İkidebirin bu haftaki konukları İnci Aral ve Ayşe Kulin ikisde yazar ve ikiside kadın. Herkes onları okuyor peki onlar ne diyor?
Yazmaya yeteneğimin olması. Yetenek öyle birşey ki yazı, müzik, resim, heykel farketmez mutlaka akacak bir yol bulur fışkırır ve yeryüzüne çıkma ihtiyacı hisseder. Denize dökülür bunu önlemek mümkün değil. Bende yazmaya başladığımdan beri yazıya dönük bir insanım. En sonunda denize ulaştığını düşüyorum.
Eleştirmenlerden bu tür bir eleştiri almadım. Köşe yazarları eleştirmen değillerdir.
Bu soruyu öyle düşünenlere sorun. Ama bana yapılan eleştirilerden ders çıkarıyorum. Kitabımı okuyup ona eleştiri yapan ve vakit ayıran herkese teşekkürediyorum. Ben boşa yazılan tek bir satırım olmadığı görüşündeyim.
Elbette her yazar beğenilmek ve okunmak ister. Neticede emek ve zaman harcıyorsunuz. Yayıncım kendi isteği ile kitaplarımı 100 bin adetle satışa sunuyor. Bu benim için bir kıstastır. Bu çok insana ulaştığı anlamına geliyor. Bu istikrarı görünce beğenildiğini anlıyorum.
Kendimi popüler bir yazar olarak görümüyorum. Her popüleriteyi yakalamış kişiye yazar demek doğru olmaz. Kendimi 'yazar' sınıfında görüyorum.
Hayır etkilenmiyorum. Ailemde o dönemden yaşayan kimse kalmadığı için etkilenmem mümkün değil. Ben derin araştırma yaparak bu kitapları yazıyorum.
Evet kısıtlıyor çünkü bu kişilerin dostları ve yakınları oluyor ve onlar sevdikleri kişileri tanıdıkları gibi kitapta görmek istiyorlar. Bunları aşmaya kalktınığınız zaman kırgınlıklar ortaya çıkıyor. Mesela; 'Füreya' kitabını kızı (evlat edindiği yiğeni) yazmamı istemişti ve hiçbir müdehalesi olmadı. Ama başka akrabaları bundan hoşlanmadı. Bu durum yazarı kırıyor çünkü büyük bir emek veriyorsunuz ve en iyi şekilde yapmaya çalışıyorsunuz.
Aylin'i kedime yakın bulmuyorum çünkü Aylin karekter olarak hayata kendini kolay atabilen bir insan. Ben her zaman çocuklarımı ve hayatımı düşündüm. Yakın çevrem manevi olarak elimi ayağımı çok sıkı bağlamışlardı. Aylini ben çok taktir ediyorum. Ama mutluluklarını yaşatmamasını uygun bulmuyorum. Füreya'ya da yakınlık duymuyorum.
Veda benim ailemi konu alan bir kitap. İkinci kitabım da Ahmet Reşat'ın dönüşünü ve doğumuma kadar olan bölümümü konu alıyor. Yavaş yavaş ailem çıkıyor ama onların üzerinden bir dönem anlatıyorum. İkinci romanımda babamın üzerinden anlatmak istiyorum .Onun yazdığı mektupları da kitapta değerlendirmek istiyorum. Sonra üçüncü serisinde kendi doğumumdan alıp günümüze kadar olan bölümü işlemeyi düşünüyorum.
Evet, bu insanların özel hayatlara ve dedikoduya düşkünlüğünden kaynaklanıyor. Merak ediyorlar gerçek hayatta ne olup ne bitiyor. Daha çok ilgileniyorlar.
Ünlü, ünsüz pek çok kişiden talep geldi. Adlarını vermem doğru olmaz. Biyografi yazmanın getirdiği sorunlarla uğraşmamak için, biyografi yazmaktan vazgeçtim.
O dönemde bugüne getiren çok önemli gelişmeler var.. Cumhuriyet kurulduğu zaman ana topraktan başka hiçbirşey yoktu. Bazıları cumhuriyet döneminde ne yapıldığı soruyor...Çok şey yapıldı. Bütün anadoluya yol, su, elektirik getirildi ve evler yeniden yapıldı o dönemde. Ben Cumhuriyet döneminde doğdum. Cumhuriyet çocuğuyum ve Cumhuriyet taraftarıyım. Bu sebeple yazıyorum.
Ne o ne de öteki, sadece bir karakter biçimi. Kıskanç olmamın nedeni belkide kardeşimin olmamasıdır. Çünkü kıskanılacak birşey yoktu. Tek olduğum için herşey bana aitti. Paylaşmak zorunda kalmamıştım..Ama kıskançlık duygusunun eksikliği çok da iyi değil esasında. Her duygunun olması gerektiği bir taraf var.
Sinemaya uyarlanmasını isterim ama diziye uyarlanmasını istemem. Çünkü dizlerde kitabın şirazesinden çıkıyor. Yazdığınız öyküye hakim olamıyorsunuz. Yazdığınızın çok dışına çıkıyor çekilenler.
Şu sıralar birçok klasik romanlar diziye uyarlanıyor. Onların canlandırlması konusunda ne düşünüyorsunuz? Sizce yeterli mi?
Diziler, romanların dışına taşarak ana temalardan uzaklaşıyorlar. Her roman dizisi, kendiminki dahil, bende hayal kırıklığı uyandırıyor.
Tabi. Köprüde yaşıyorum. Köprünün benim kitabımla hiçbir ilgisi kalmadı. Ama anlaşmamız gereği kitabı verdim ve karışmıyorum. Zaten karışılması uygun olmaz. Diziler bunu biryerde yapmak zorunda çünkü her hafta seyirciye 90 dakikalık bir sinema filmi uzunluğunda dizi veriyorlar. Onun için bunu yapmaya mecburlar. Yazarların çok hoşuna giden birşey değil bu.
Yazarlar mesaj vermek zorunda değillerdir. Romanlarımı mesaj vermek için yazmıyorum. Sadece yazmak isteklerimi yazıp okurla paylaşıyorum.
Aylin'in niye ilgi gördüğünü bilmiyorum. Bu soruyu da okurlara sormak gerekiyor. Bana gelince, Aylin'den itibaren, hayatımı sadece roman ve öykü yazarak kazanmaya başladım. Bir insanın hayatını, çok severek yaptığı bir işten kazanması gerçekten muhteşem!
Benim okur yelpazem çok geniş. Gençlerden, seksen yaşını geçmiş okurlara, ev kadınlarından öğretmenlere, öğrencilere diplomatlara,askerlere,mahkumlara uzanan bir okur çevrem var.
Benim okurum Türklerdir. Hiçbir yazımı dışarıyı düşünerek yazmadım. Onun için kitaplarımın çok çevirisi yoktur. Ben ne yazıyorsam bu ülke sınırları içinde yazıyorum..
Hayır. Yazarlık duyarlılığından olmasından dolayı. Mesela; işgal yıllarında İstanbul'u biz bilmiyoruz. Benim kuşağım tarihi böyle ayrıntılarla öğrenmedi. Okura İşgale dair neler olduğunu aktardım. 'Sevdalinka'da Boşnak savaşının gerçeklerini yazdım. 'Nefes nefese' de öyleydi. Orda da Türk diplomatlarının nelere göğüs gerdiklerini anlatmak istedim..Çevirilsin başkalarıda okusun ama benim ilk düşündüğüm Türk okurlarım…
Bizler etek, elbise ve bikini giyebiliyoruz. Onlar giyemiyor. Başka bir farklılık yok bana kalırsa.
Kadınların bunca aşağılandığı, horlandığı, dövüldüğü, örtüldüğü, kocaya satıldığı, okutulmadığı bir ülkede elbette kadınlara taraf bir insan, bir yazarım.
Kadını tek anlatabilen erkek yazar Ahmet Altan dı hani. Başka var mı?
Güçlerinin ve samimiyetlerinin yetebildiği kadar hakimler. Ne kadar samimi ve cesur olurlarsa o kadar kadınlığı anlatabilirler.
Ben yaşarken yazılmasını istemiyorum… Çünkü hayatıma tanımadığım insanların girmesini istemem. Zaten kitaplarımda varım ben okura buradan sızıyorum. Ama hayatımı anlatmak istemiyorum…Ayrıca çok renkli bir hayatım yok benim.. Aylin'in ve Füreya'nınki gibi bir hayatım yok.
Çocuğu olan ve çalışmak zorunda kalan hayatı mücedalelerle geçen biriyim ben. Roman tadı verecek kadar renkli bir hayatım yok. Ben öldükten sonra ne yaparlar bilmiyorum.
'Bir Gün' kitabını yazarken çok iyi duygularla doluydum kürtlere. Türklerin onları uzun yıllar ezilmeleri beni üzüyordu ve etkiliyordu. Ama şimdi görüyorum ki onların kafalarının arkasında bir gündemleri var oraya doğru gitmeye çalışıyorlar. Kitap öncesi kadar iyi niyetleri olmadıklarını görüyorum. Bu beni çok kırdı, kitabı yazmış olduğum için pişmanlık duymuyorum ama her zaman kendi vatanı içinde yaşayan insanların dost geçinmeleri geretiklerini düşünüyorum. Şimdi saf düşünceyle yaklaştığımı hissetmeye başladım. Benim zannettiğim kadar masumane bir ilişki kurmuyorlar. Ve bu beni çok rahatsız etti.
301 bir milleti kısılayan birşey…Sadece yazarları değil herkesi…Çağdaş bir ülkede 301 olmaz çağdaş bir ülkede bizim ülkemizde yaşanan bir çok şeyin olmadığı gibi…Ama bu ülkede böyle sorunlar var yapılabilecek birşey yok. Ben kaldırılması taraftarıyım.
Bu ülkede mahalle baskısı her insanın üzerinde, külçe gibi asılıdır.
”Benim roman tadı verecek kadar renkli bir hayatım yok” diyor. Acaba nasıl olurdu Ayşe Kulin'i yazmak? Önce 7 Kuşak Osmanlıya uzanan bir hayatın parçası olmaktan başlayıp kalemini aykırı yaşamış insanların üzerine kımıldatan ve başından iki evlilik geçen 5 torun sahibi, yazarlıkta geç kefedelilen ama çok okunan bir yazar olmasından mı? Ayşe Kulin'i yazmak..Hanımefendi, soylu ve vakur duruşu o dönemden bizim için kopup gelen tavrıyla Levent'te Kadın konulu bir seramik sergisinde sohbet ettik. Bu mekanda heykeller kadın.. herkes kadın






