Târih sandığında tozlanmış nice esrârengiz rüyâlar var. Genç Osman, gördüğü korkunç rüyâsının tâbirinden şehîd olacağını anlamış, Yavuz Sultan Selim de, hilâfetin ve Haremeyn-i Şerifeyn idâresinin Hânedân-ı Ali Osmân'a verileceği müjdesini kapuağası Hasan Ağa'nın rüyâsından öğrenmişti. Cevat Paşa ise, satın aldığı bir rüyâ sâyesinde sadrazam olmuştu. İşte herbiri birbirinden garip Osmanlı tarihindeki rüyâlar âleminde bir ân-ı seyyâle...
Devlet-i Âl-i Osmâniye'nin şanlı sultanı cennetmekân Osman Gazi Han, bildiğiniz üzere Osmanlı Hânedânının dünyâ hâkimiyetini bir gece rüyâsında görmüştü. Osman Gazi bir gece Şeyh Edebâlî'nin zâviyesinde misâfir kalmıştı. Gece, vakit hayli ilerleyince istirahat etmek üzere odasına çekildi. Fakat yatmak üzereyken rafta gözüne ilişen Kur'an-ı Kerim'e saygısından dolayı yatamadı. Uyuyamadı. Kur'an'ı alıp okumaya başladı. O gece sabaha kadar Kur'an okudu. Tam 6 saat. Hikmet-i İlâhî, Osman Gazi Han'ın Kur'an'a olan bu saygısından dolayı her okuduğu saate bir asır lütfedilmiş, hânedânı 6 asır hükümrân olmuştur 7 Cihâna. O hanedan hep rüya...
Rasulullah'a olan saygısı da had safhada olan Sultan 1. Ahmed, Mısır'da Sultan Eşref Kayıtbay Türbesi'nde bulunan Peygamber Efendimiz'in ayak izinin bulunduğu taşı İstanbul'a getirterek Eyüp Sultan Camii'ne koydurmuş, daha sonra da Sultanahmet Camii'nin inşâsı tamamlanınca câmisine nakletmiştir. Lâkin Nakş-ı Kadem'in Sultanahmet Camii'ne nakledildiği gece bir rüyâ görür. Rüyâsında bütün padişahların toplandığı yüce bir divanda yargılanmaktadır. Yeryüzünde gelmiş geçmiş ne kadar sultan varsa orada. Mahşerî bir kalabalık. Sultan Ahmet sanık sandalyesinde. Dâvâcı koltuğunda ise Eşref Kayıtbay var. Az sonra Kâinatın Efendisi Rasulü Ekrem (as) salona girer. Herkes ayağa kalkar. Rasulullah heybetli bir şekilde kalabalığın arasından ilerler ve hâkim koltuğuna oturur. Sultan Kayıtbay izin alarak konuşmaya başlar. Kadem-i Şerif'i türbesinden alıp, kendi camisine nakleden Sultan Ahmet'ten dâvâcıdır. Rasulü Ekrem (as) tarafları dinledikten sonra, Kadem-i Şerif'in alındığı yere tekrar iâde edilmesine ferman buyururlar, dava kapanır.
Sultan Ahmet Han, mahzun ve mükedder Kadem-i Şerif'i gönderir ve kendini tesellî için Kadem-i Şerif şeklinde bir sorguç yaptırarak önemli günlerde kavuğuna takar. Ayrıca bir tahta üzerine nakşedilen Kadem-i Şerif'in kenarlarına şu dörtlüğü kendi elleriyle yazarak şeyhi Aziz Mahmud Hüdâyi Hz'ne gönderir:
N'ola tâcım gibi başımda götürsem dâim
Kadem-i pâkini ol hazreti şâh-ı rusül'ün
Gül-i gülzâr-ı nübüvvet o kadem sâhibidir
Bahtiyâ durma yüzün sür kademine o gülün
Evliyâ Çelebi'nin anlattığı ilginç hikâyelerden biri de Selimiye Câmii'nin yapılış hikâyesi. Hâdise şöyle: Sultan 2. Selim Kıbrıs'a sefer hazırlıkları içerisindedir. Lala Mustafa Paşa kumandasında bir donanmayı Kıbrıs'ın fethi için gönderir. O günlerde bir rüyâ görür. Rüyâsında Peygamber Efendimiz (as) şöyle buyurur:
- Selim, Kıbrıs'ı fethedince Edirne'me bir câmi yap.
Sultan Selim sorar:
- Ya Rasûlâllah, Edirne'ye mi, Edirne'nize mi?
Peygamber Efendimiz tekrarlar:
- Edirne'me Selim. Edirne'me bir câmi yap.
Sultan Selim heyecanla uyanır. Bunu bir müjde sayarak şükür secdesine kapanır. Zira Peygamber Efendimiz kendisine Kıbrıs fethinin nasip olacağını işâret buyurmuştur bu isteğiyle. Nihâyet fetih gerçekleşir. Fakat o telaş ve sevinçle savaş hengâmesinde Sultan Selim bu rüyâyı unutur. Bir gece rüyâsında tekrar Peygamber Efendimiz'i (as) görür. İki cihan serveri Sultan Selim'e sitemle der ki:
- Sen sözünü unuttun.
2. Selim heyecanla kalkar. Ve o günün sabahında derhal mimar başı Koca Sinan'ı çağırarak fermân eder:
- Bre Koca Sinan, gönlümüzün Sultânı'nın fermânıdır. Tez kutlu şehir Edirne'ye Peygamberimiz'i hoşnûd edecek bir cami yapasun.
Ve Rasûl-ü Ekrem'in sahiplendiği şehr-i Edirne'ye, hem de en mümtaz tepesine, Mimar Sinan'ın şâheseri Sultan Selim devri Devlet-i âliyenin ihtişâmını simgeleyen Selimiye Camii mağrur bir edâ ile kurulur.
Bâzı rüyâlar da vardır ki izah-ı aklen kâbil değil. İşte böyle ilginç rüyâlardan biri de Sadrazam Cevat Paşa'ya âit. Sultan 2. Abdülhamit Han'ın sadrazamlarından Cevat Paşa küçük yaşta hem öksüz hem yetim kalmıştı. Aksaray'da bağlandığı bir Şeyhin dergâhına her cuma gider, ilmen ve manen o şeyhten müstefid olmaya çalışırdı. Yine bir gün şeyhini ziyarete gittiği sırada dergâha, kendisinin demirci olduğunu söyleyen bir çingene gelir. Ve gördüğü bir rüyayı anlatarak şeyhten tabirini ister. Şeyh hazretleri, bu sırada 11 yaşlarında olan Cevat'a dönerek:
-İki mecidiyen var mı Cevat?"
diye sorar. Cevat, iki mecidiyeyi şeyhine uzatır. Bunun üzerine şeyh, çingeneye:
-Rüyanı iki mecidiyeye bu çocuğa satar mısın?" deyince çingene kabul eder ve sevinçle parayı alıp dergâhtan çıkar. Çingene gidince şeyh:
-Bu rüya sadrazamlık rüyasıdır. O yüzden henüz rüyanın sahibi o iken rüyayı tabir etmedim. Çingeneleri de sadrazam yapacak değiliz ya..." der ve Cevat'a dönerek:
-Evladım, satın aldığın rüya sadrazamlık rüyasıdır. Bir gün Yüce Allah nasip eder de sadrazam olursun devlet-i âliyeye inşallah..." Nitekim Cevat Paşa, çok kısa bir zamanda, henüz 40 yaşlarında iken Sultan 2. Abdülhamit Han zamanı devletlerinde sadrazam olmakla pâyidâr olur.
Tâlihsiz pâdişah Genç Osman'ın, devrinde vâkî olan her şey gibi rüyâsı da tam bir kâbus. Yeniçeri ocağını kaldırmaktan başka çâre kalmadığını anlayan Genç Osman, yoğun bir şekilde gece-gündüz çalışıyor, yapacağı işleri planlıyordu. O günlerde bir rüyâ gördü Genç Osman. Korkunç bir rüyâ. Rüyasında bir taht üzerinde oturuyor ve Kur'ân-ı Kerim okuyordu. Ansızın, Hz. Peygamber karşısında belirdi. Padişahın elinden Kur'ânı sırtından da cübbesini aldı. Sonra bir tokat vurup kendisini yere düşürdü. Padişah, Peygamber Efendimiz'in ayağına kapanıp yalvarmak istemiş, fakat bunu başaramayarak, kan ter içinde uyanmıştı. Dehşete kapılarak, Hocası Ömer Efendiye bu rüyânın tâbirini sordu. Ömer Efendi: Tokat, hacca gitmekte tereddüt etmenizden dolayı bir ihtardır. Rüyânızda Peygamber Efendimiz'in ayağına yüz süremediğiniz için üzülmeyin. İnşaallah, mübârek kabirlerine yüz sürmeniz nasip olur. Padişah, bu tâbirden tatmin olmamıştı. İmamını çağırtarak, Üsküdar'a gönderdi. Aziz Mahmud Hüdâyi Hz. nin fikrini sordurdu.
Aziz Mahmut Hüdâyi Hz. bir mektupla, şu tâbiri yazarak gönderdi genç pâdişâha: Okuduğunuz Kur'ân, Allah'ın hükmünü işâret eder ki, ona uymanız lâzımdır. Oturduğunuz taht ise, bedeninizin kaftanıdır. Bu rüyâ, oldukça tehlikeli görünüyor. Allahu â'lem korkunç hâdise yakında vukû bulur. Hemen tevbe ve istiğfâr ile talep buyurun, sıkıntılar def olsun.
Az zaman sonra Aziz Mahmud Hüdâyi Hz. nin tâbiri doğru çıkacak, genç padişah isyancıların elinden kurtulamayarak katledilen ilk Osmanlı sultanı olacaktır.
Ya da Hırsız Sofrası. Nasıl ki hırsızlar soymak için bir yere girdiklerinde, en kısa zamanda çarçabuk alabildiklerini alıp, orayı terk ederler. Alelacele, hazır yiyeceklerden oluşan ve pratik bir şekilde kurulan sofralara da çilingir sofrası denirdi. Böyle sofralarda eskiden lop lop yeyip hemen kalkılır, sofra kurulduğu hızda kaldırılırdı. Son zamanlarda akşamcıların içki sofraları da böyle pratik ve hazır yiyeceklerden oluştuğu için, onlara da çilingir sofrası demek âdet olmuş. “Çeşnigir Sofrası”ndan gelmiş, zamanla “Çilingir Sofrası” şekline dönüşmüş diyenler de var. Osmanlı saraylarında Padişahları, zehirlenme tehlikesinden korumak için, yemeklerini tadan çeşnigir ya da çeşnicibaşının sofrasına benzemesinden kaynaklanmış. Sadece tadına bakacağı için çeşnicibaşının sofrasına, padişahın sofrasına konan yemeklerden birer kaşık numûne konurdu. Bu sunulan küçük tabaklar sonraları meze tabağı olarak kullanılmaya başlanmış çilingir sofralarında. Rakı sofraları da küçük tabaklarda doyumluk değil tadımlık mezelerden oluştuğu için, evvelâ çeşnigir sofrası olarak adlandırılmış. Sonraları bu deyimin yerini çilingir sofrası almış. Zaten meze sözcüğü de tat, lezzet anlamına geliyor.
Üçüncü bir rivâyet de şöyle: Osmanlıda, mevki sahibi devlet ve ticaret adamları, yanlarında çalıştıracağı elemanları işe almadan önce rakı sofrasına oturturlarmış. Bu sayede alkolün de etkisiyle kapalı bütün kapıları açıp bütün sırlarını ortaya döken, kişiliği ve insanlığı hakkında bilgi sahibi oldukları elemanı, yanlarında çalıştırıp çalıştırmayacaklarına karar verirlermiş. Rakı, sofranın çilingiri olurmuş.






