Satranç, İran'da M.Ö. 4000 yıllarında savaş stratejisi olarak hazırlanmış, daha sonra oyun halini almış ve günümüze kadar gelmiş bir oyun. Satranca muhteşem bir keyif katan olay ise şüphesiz ki, İran Şah'ını Sarayı'nda bir derviş kisvesiyle mat eden Yavuz Sultan Selim...
Satrancın adı Hintçe'den geliyor. Anlamı, dört cins figürün, dört ayrı silahla sunulması. Bazılarına göre, dört figür “Hava, Ateş, Toprak ve Su” yu, bazılarına göre de, “Yaz, Kış, İlkbahar ve Sonbahar”ı yansıtıyor. Burada, en kuvvetli taş olan “vezir” ateşi ve bilginleri, “kale” toprağı, “fil” havayı, “şah” kâinatı temsil ediyor. Satrancın, M.Ö. 4000 yıllarında oynandığına dâir veriler piramitlerdeki kabartmalarda bulunuyor.
Satranç Batı'ya Arapların aracılığıyla 9. yüzyılda geçmiş. Bunu belgeleyen en güzel örnek de, Harun Reşit'in Charlemange'a hediye ettiği satranç takımı. 1500 yıllarında satranç üzerine yazılmış el yazması kitaplar var. Bu kitapların en önemlisi, Kanuni Sultan Süleyman devrinde Seferihisarlı İsmail Şaban tarafından derlenmiş el yazması. Yine 1672'de Sultan 3. Ahmet'in Polonya hükümdarına gönderdiği satranç takımı da, Türklerin her dönemde satranca meraklı olduğunu kanıtlıyor. Tavla ise satranca kafa yormak istemeyenlerin eğlencesi oldu. Bununla beraber tavlanın da temsil ettiği şeyler vardır: 4 köşesi 4 mevsimi, karşılıklı 6 şar hane 12 ayı, 30 pul 1 aydaki 30 günü, pulların siyah-beyaz renkleri gece ve gündüzü, toplam 24 hane ise günün 24 saatini simgeliyor.
Tavlanın icâdına sebep, şu hadise olarak biliniyor: Hindistan Şahı, Pers Kralına bir satranç hediye eder, yanında küçük bir notla. Notta şöyle yazılıdır: Pers İmparatoruna: KİM DAHA ÇOK DÜŞÜNÜYOR, KİM DAHA İYİ BİLİYOR, KİM DAHA İLERİYİ GÖRÜYORSA, O KAZANIR. İŞTE HAYAT BUDUR. Pers Kralı, daha önce hiç görmediği, adını dahi duymadığı bu oyunu görünce şaşırır.
Lâkin bu hediyenin ve yanında gönderilen mesajın altında kalmamalıdır. Dönemin âlimlerinden sayılan veziri Buzurcmihr'i yanına çağırır. Bu mektuba güzel bir karşılık yazmasını ve bu oyuna da rakip olacak bir oyun icat etmesini ister. Vezir Buzurcmihr ilk defa gördüğü bu oyunu, haftalarca düşünür, uykusuz kalır sonunda nasıl oynandığını çözer ve tavlayı icat eder: “İşte İmparatorum! Bu oyun, satranca bir alternatif ve aynı zamanda bir cevaptır.” Tavla hemen altun bir sanduka ile Hindistan Şah'ına gönderilmek üzere hazırlanır. Ve yanına da Şah'ın mektubuna cevap olmak üzere Vezir Buzurcmihr'in hazırladığı şu not iliştirilir: Hint İmparatoruna: EVET, KİM DAHA ÇOK DÜŞÜNÜYOR
KİM DAHA İYİ BİLİYOR, KİM DAHA İLERİYİ GÖRÜYORSA O KAZANIR. LAKİN HAYAT BİRAZ DA ŞANSTIR.
Satrançta mâhir olan Yavuz Sultan Selim Han, şehzâde iken İran Şah'ı Şah İsmail'in de satranç ustası olduğunu duyar. Rakip kabul etmeyen fıtratı, henüz şehzadeyken bile O'nu taa Acem Diyarı'na rakibiyle müsabakaya sevk eder. Üşenmez kalkıp gider. Lakin bir derviş kıyafeti ve kisvesiyle. Varır aceme bir handa konaklar. İran'da satranç çok meşhurdur ve bu oyunu bilmeyen yoktur. Yavuz Selim Han, handa kalanlarla satranç oynar ve karşısına çıkanları kolaylıkla mağlup eder. Bu hâl, hancının dikkatini çekince Osmanlı dervişinin şânı, kulaktan kulağa yayılır ve taşların sesi saraydan da işitilir. Kendisi de çok iyi bir satranç ustası olan Şah İsmail, bu hususta rakibi olmasına tahammül edemez ve haykırır: -Derhâl o dervişi huzuruma davet edesüz. Bir de biz tecrübe edelüm. Yavuz Selim Han saraya davet edilir. Şah İsmail satranç diliyle sorar: -Bre derviş! Sen misin Şahın karşısına rakip diye çıkacak piyade. Yavuz'un cevabı da yine satranç diliyle olur: -Bazen bir piyade dahi mat eder şâhı, bilmez misin ey şehinşah. Sarayın devâsâ salonunda nefesler tutulur, lakin Yavuz Selim Han kısa sürede mat olur. Şehzade Selim elbette kasıtlı olarak mağlûp olmuştur rakîbine. Evvelâ tartmak ister, metodu nedir, tarzı, tavrı, telakkîsi nicedir. Bundan sonra yapacağı hamle ona göredir. Şah İsmail, rakîbinin hemen mağlup olmasına bir anlam veremez. Bu işte bir oyun olduğunu sezer ve tekrar oynamayı teklif eder. Taşlar yeniden dizilir bu defa da çok kısa bir sürede Şah İsmail mat olur. Hem de seçimsiz ve çaresiz bırakılarak. Şah öfkelenir. Ve bu öfkeyle gürler birden rakîbine:
- Bre Derviş! Hiç Şahlar mat edilir mi? Elinin tersiyle de bu garip dervişe öyle bir tokat aşk eder ki... Yavuz Selim Han, ne bu tokadın ne de bu suâlin altında kalmayacaktır. Cevap verir:
-Şahların mat edilmeyeceği danışıklı dövüşünü bilseydim, elbette benim dahi tavrım ona göre olurdu. Tokadın ve sualin asıl cevabını ise birkaç yıl sonra verecektir. Bu tokadı unutmamak için kulağına bir küpe takar. Şah İsmail mat olmuştur. Kızar, öfkelenir, köpürür lâkin hakperesttir. -Verin şu küstah dervişe bir kese altın, uzaklaşsın buradan.
Şah İsmâil, hâlâ O'nun Yavuz Sultan Selim olduğunu anlamamıştır.
Yavuz Selim, altın kesesini alır ve Şah İsmail'in sarayını terk eder. Şehzâde Selim, Şâhın verdiği bir kese altunu, Tebriz'de şehrin taç kapısına yakın büyük bir çınar ağacının altına gizlice gömer. Ve Tebriz'i terk eder. Aradan yıllar geçer. Yavuz Selim, Padişah olur. Ve Çaldıran ovasında iki güçlü Şah karşılaşır. Yıllar önce Tebriz'de bir satranç tahtasında karşı karşıya gelen iki şah, bu gün gerçek bir savaş meydanında ilk hamleyi beklemektedirler. Yavuz, yıllar önce haksız yere yediği tokadın acısını hâlâ unutmamıştır. Ve işte bu gün o tokadın bedelini ödetme zamanıdır. Kıran kırana bir savaş olur. Ve skor tablosu 2-1 i gösterir. Şah İsmail ikinci defa mat olmuştur. Hem de bir daha ayağa kalkamayacak şekilde. Oyunda da gerçekte de mat ettiği şaha da, son darbeyi, gönderdiği mektuptaki şu cümlelerle vurur: “ Ben sana Çaldıran'da mat olacağını, yıllar önce Tebriz Sarayı'nda, satranç tahtasında gösterdim. Lâkin sen basîretsiz bakışınla, karşında sadece basit bir derviş ve basit bir oyundan başka bir şey göremedin. ” Ve mektup şu cümlelerle son bulur: -TEBRİZ SARAYI'NDA MAT OLDUĞU BİR DERVİŞE TOKAT ATMAK ERLİK DEĞİLDİR. ATACAKSAN TOKADI BÖYLE ATACAKSIN.






