Bayramda salonlar tam tekmil 'komedi'ye emanet

00:007/12/2008, Pazar
G: 7/12/2008, Pazar
Yeni Şafak
Bayramda salonlar tam tekmil 'komedi'ye emanet
Bayramda salonlar tam tekmil 'komedi'ye emanet

Ciddi filmleri gösterime sunmalarıyla tanınan işletmeci firmalar, artık neredeyse her bayramda bir geleneğe dönüştüğü üzere bu bayramda da kenara çekilerek meydanı bütünüyle Türk usûlü iki güldürüye, “Arog” ve “Muro”ya bıraktılar. Söz konusu yapımların bu yüksek teveccüh ve onunla birlikte gelen rakipsizliğe lâyık olup olmadıklarına ise izleyiciler karar verecek.

AROG
Yapım Yılı ve Ülkesi:
2008, Türkiye

Türü:
Komedi

Yönetmenler:
Ali Taner Baltacı ve Cem Yılmaz

Senarist:
Cem Yılmaz

Oyuncular:
Cem Yılmaz, Özge Özberk, Zafer Algöz, Hasan Kaçan, Ozan Güven, Özkan Uğur, Nil Karaibrahimgil

Yapımcı Şirket:
Fida Film-CMYLMZ Fikirsanat

Dağıtıcı Şirket:
UIP

İçerik Uyarıları:
Bir kaç sahnesinde kaba diyaloglar bulunmaktadır.

Yıldız Puanı:
* * ½


MURO
Yapım Yılı ve Ülkesi:
2008, Türkiye

Türü:
Komedi

Yönetmen:
Zübeyr Şaşmaz

Senaristler:
Raci Şaşmaz, Bahadır Özdener ve Cüneyt Aysan

Oyuncular:
Mustafa Üstündağ, Şefik Onatoğlu, Selim Erdoğan, Eray Türk, Evrim Alasya, Demir Karahan

Yapımcı Şirket:
Pana Film

Dağıtıcı Şirket:
Özen Film

İçerik Uyarıları:
Bir kaç sahnesinde kaba diyaloglar bulunmaktadır.

Yıldız Puanı:
* *

Film işletmeciliği sektöründe öylesine istisnai bazı hafta sonları vardır ki memleketteki bütün sinema yazarları bir araya gelseler ve izleyicilere “Filanca film iyidir, zariftir, yararlıdır, ona mutlaka gidin; filanca da kötüdür, kabadır, zararlıdır, ona asla gitmeyin” deseler, izleyici o yazarların bir tek cümlesini bile kaale almayıp yine de bildiğini okuyacaktır.

İşte, iki-üç yılda bir yaşanan bu tür “özel” hafta sonlarından birine daha girmiş bulunuyoruz. Kurban Bayramı'nın arefesinde, memleketin bir düzineden fazla dağıtıcı şirketi, adlarının çevresinde daha aylar öncesinden anormal bir beklenti oluşturulan Türk usûlü iki komedi filminin karşısında resmen “havlu atmış” durumdalar. Çok uzun zaman sonra ilk kez bir hafta sonunda yalnızca iki film -ve de yalnızca Türk filmi- gösterime sunuluyor: Ali Taner Baltacı ve Cem Yılmaz'ın ortaklaşa yönettikleri “Arog” ile Zübeyr Şaşmaz'ın -bir “Kurtlar Vadisi” yavrulaması olan- “Muro”su…

Diğer bütün alternatifleri bir kenara süpürerek gayet tantanalı bir biçimde gösterime giren bu yapımların genel hâl ve tavrına, sinema filmi yapmak için seçilen konuların “ağırlığı”na bakınca (ki son dönemlerde gösterime giren Türk filmlerinin ezici çoğunluğunda varolan genel bir sorun bu), Kurban Bayramı'nda salonlarımızda ortaya çıkan böylesi bir rakipsizliğe sevinmek mi gerekir, yoksa bir parça endişelenmek mi, gerçekten bilemiyorum.

Çünkü sinema; dramı, serüveni, “art-house” yapımları, politik entrikaları, animasyonu, bilim-kurgusu ya da mizahıyla bir bütün olarak güzel ve anlamlı bir sanat dalı…

Bundan on yıl kadar önceki yazılarımızda, “Türk sineması öldü-bitti can çekişiyor, nerede geleneksel sinemamızın o sadık izleyicileri” diye seslenirken elbette ki haklıydık. Çünkü, bir ülkede yabancı filmlerin izlenme potansiyelinin o ülkenin ulusal kültür ürünleri karşısında bu denli baskın olması kabul edilebilir bir durum değildi.

Şimdi ise bambaşka ve o oranda da acayip bir manzara oluştu sinema sektöründe…


'KABA KOMEDİ'DEN GAYRI HERŞEY KAHROLSUN!


Doğrudur, Türk sineması bilet kesme adedi olarak ortalığı kırıp geçiriyor, her çok-salonlu sinemanın en mutena salonları mutlaka yerli filmlere ayrılmakta… Dahası, bugün Avrupa'da -Fransız sinemasıyla birlikte- kendi filmleri için en fazla bilet kesen iki ülkeden biri konumundayız ki buna da hiç bir diyeceğim yok.

Ancak, bir toplumun, en küçük yaştaki izleyicisinden en yaşlı sinefiline kadar -tiyatrodaki “vodvil” türüne denk düşen- kaba saba bir güldürü anlayışına bu kadar abanması, sizce normal bir durum mudur?

İyi niyetli bir yönetmen, ciddi, ağırbaşlı ve de sinema adına gayet anlamlı bir “politik drama” yapıyor, izleyicide tık yok. Film -artık rahatça öngörebildiğimiz üzere- gişede iki seksen yere uzanıyor ve ikinci haftasında da apar topar gösterimden kaldırılıyor.

Bir başka iyi niyetli yönetmen “psikolojik bir drama” yapıyor, onda da tam bir hezimet…

Türk sinemasının en ünlü, en karizmatik yıldızları, politik bir öyküde ya da her karesi duygu yüklü bir aşk filminde rol alıyorlar. Genç kuşağın umurunda bile değil bu tür kaliteli öyküler, kıvamını bulmuş oyunculuk gösterileri…

Varsa yoksa, bir biçimde tutmuş televizyon kahramanlarından devşirme şip-şakçı komediler, bol argo, bol sululuk ve üstüne de bir ölçü erotik sos… Alın size çağdaş Türk sineması!

Açık söyleyeyim; beni çok rahatsız ediyor bu durum… Ardında, Cem Yılmaz gibi, zekâsı ve kişisel yetenekleri kuşku götürmez bir adam yer alsa bile rahatsız oluyorum. Çünkü bendeniz, “Herşey Çok Güzel Olacak” ve “Hokkabaz” gibi -içinde dibine kadar Cem Yılmaz bulunan- iki modern başyapıtın birkaç yıl önce gişede düştüğü hâlleri de yakından gözlemlemiş bir sinemaseverim. Türkiye'nin en yetenekli senarist ve oyuncularından biri olan Yılmaz, “sanat hayatının en iyi gösterileri” sayılabilecek bu iki nitelikli yapıtı kitlelere sunduğunda, genç kuşağa mensup izleyici kitlesi onları bile lâyık oldukları düzeyde sahiplenmedi. Oysa ne kadar da zarif ve değerli filmlerdi her ikisi de…

Fakat, ne zamanki Yılmaz beyazperdede sinkaflı konuşmaya başlıyor ve sık sık belden aşağıya vuruyor, işte o zaman bu yeni izleyici profili de mest olup salonlarda koltuklarından yere düşüyor.

Sizce bu vur patlasın çal oynasın iltifat, bu abartılı ilgi furyası, Yılmaz'ın sahip olduğu o yüksek sanatsal yeteneklere mi, yoksa küfürlü monolog ve diyaloglarının karşı konulmaz çekiciliğine mi?

Bir doğu toplumu olarak içimizdeki “şopar” tarafa seslenen böylesine düşük zekâlı bir güldürü anlayışından bu ülkeye ne sanat, ne de insanî kalitenin düzeyini artırma noktasında hiç bir yarar gelmeyecektir.

“Komedi”, Charles Chaplin'den Peter Sellers'e, Laurel-Hardy ikilisinden -“Mr. Bean” olarak tanıdığımız- Rowan Atkinson'a kadar uzanan geniş bir tarihsel perspektif içinde, sinemanın hep en gözde alt-türlerinden biri olageldi. Ancak, zaman zaman İngilizler'in ve Almanlar'ın başvurduğu, salt “izleyicinin gülmekten altını ıslatması”na dayalı hırt bir mizah yaklaşımı ise bu ana akım içinde asla kalıcı olamadı; yalnızca dönemsel olarak, özellikle de ekonomik buhran ve savaş yıllarında gişede parsayı topladı, hepsi o kadar…


Tıpkı, ekonomik ve siyasal krizlerden dolayı bir süredir nereye saldıracağını şaşırmış durumdaki halkımızın, “Türk sinema tarihinin en çok izlenen filmi” unvanını elinde bulunduran o banallik abidesi Recep İvedik'in yellenme ve geğirmelerini bir “zihinsel kaçış yolu” olarak görmesi gibi…

Malûmunuzdur, adını bile anmaktan rahatsız olduğum bu filmin şimdilerde ikincisi çekiliyor. Ve ben, bir Türk sinemaseveri olarak, “Recep İvedik”in ulusal sinema tarihimizde en çok izlenen yerli yapım olarak hasılat listesinin zirvesine kurulmasından dolayı gurur falan değil, yalnızca hicap duyuyorum.

“Neo-banal Türk komedisi”, 2000'lerin kendine özgü konjonktüründen de güç alarak bu şekilde parsayı toplarken, sinemamızda “Zübük”, “Züğürt Ağa” ve “Selamsız Bandosu” gibi başyapıtlarla bir dönem en asil örneklerini vermiş olan “nitelikli komedi” arayışı ise izleyiciden artık hiç bir yakınlık görmüyor. Bu da sinemamız adına hayra alamet bir gelişme değil doğal olarak…


GERÇEKLERDEN KAÇMAK: NEREYE KADAR?

Dert edindiğimiz mesele özetle şudur: Komedi sinemasına “evet”; gülmeye de “evet”… Son yıllarda komediye dönük abartılı ilginin büyük ölçüde toplumsal ve ekonomik sıkıntılarımızdan kaynaklanıyor olduğunu göremeyecek kadar da ülkemin insanî dokusuna Fransız değilim.

Ancak, Türk sinemasının uzun vadeli çıkışı, kesinlikle bu tür bir mizah yaklaşımının peşinden koşarak gerçekleşemeyecektir. Böyle bir yönelim, belki kriz içindeki salonları kısa vâdede ferahlatmaya yarayacak bir “kolonya etkisi” yapar, ancak izleyiciyi “nitelikli sinema”dan adım adım uzaklaştırmak gibi bir başka -köreltici- etkisi olduğunu da henüz yol yakınken görebilmek lâzım…

Çünkü, zekâ çıtası varoş beğenisi düzeyinde çakılıp kalmış, espri üretim mekanizması temelde yoğun argoya dayalı, bir kaç hafta gündemi meşgul edip sonrasında da sinema tarihinin çöplüğünü boylamaya mahkûm bu tür örneklerden geriye kalabilen o kadar az olumlu şey var ki…

Velhasıl, bayramda “Gülelim, eğlenelim, kime kalacak bu dünya” modunda zaman geçirmek isteyenler için “Arog” ve “Muro”, birbirinden sosyo-kültürel olarak hafifçe farklı iki alternatif olarak sinemalarda…

Bunlardan ilki, yani tamı tamına 1300 kopyayla gösterime çıkan “Arog”, Cem Yılmaz'ın uluslararası gözlemlere dayalı o “fırlama mizah”ına daha yatkın, entelektüel kalibresi biraz daha yüksek bir izleyici kitlesi için, diğeri ise hayatının merkezine evindeki -üstü dantelle kaplı- televizyon kutusunu ve “Muro”nun serüvenlerini koymuş, avam zevklerine daha dönük bir toplusal kesime sesleniyor.

Her iki yapımın konusunu da öyle uzun uzadıya aktarmaya gerek yok; çünkü konu dediğin şey kimin umurunda ki? Gülecek miyiz, katılana kadar güleceğiz, gerisi rahvan gitsin. Daha gösterime girmeden aylar önce, yığınla fragman, ön tanıtım filmi, gizli reklâmcılık faaliyeti ve medya dedikodusuyla zaten her karesi çarşaf çarşaf deşifre edilen öyküler değil mi bunlar… Çağdaş izleyici profilimiz, “gülmekten kırıp geçirme” noktasında alabildiğine yüksek beklentiler yaratarak gösterime giren her yeni filmde olduğu gibi, (sinema yazarları olarak bizler ne söylersek söyleyelim) bunlardan birini ya da her ikisini, seçtiği hayat tarzına göre “tüketecektir” nasıl olsa…

Ancak, bu marazî gidişte belirleyici ya da değiştirici bir role sahip ol(a)mamak, aynı gidişe bir “akil adam” şerhi koymamıza da engel oluşturmuyor elbette…

Türkiye Cumhuriyeti, dünyanın büyükçe bir bölümüne fena hâlde batan tarihinden, kurulu bulunduğu kaotik coğrafyadan, sahip olduğu az gelişmiş ekonomik ve siyasal düzenden; yanısıra da halkının genel kültür ve inançlarının ülkeyi son yüzyıldır iyice kuşatmış durumdaki jakobenist yapıyla çatışmasından kaynaklanan son derece ciddi sorunlarla boğuşup duran bir ülke. Ve böylesi çalkantılı ülkelerde, topluma istikamet verme kudretine sahip bütün aydınlar gibi sinema sektöründe söz sahibi olanların sırtlarında da “hava-cıva ticareti yapmak”tan çok daha büyük bir ahlâkî sorumluluk bulunuyor.