EKSTRA KÖŞE YAZISI / Elin oğlu 'Zenne' için ta İng
Türkiyeli dindarlar, hele de bunların karşı mahallede meşruiyet kazanmak için yapmayacakları soytarılık kalmamış (şeklen 'havas'a mensup) çok tehlikeli bir bölümü, hayatın istikametini belirleyen bir çok kritik konu başlığı gibi son dönemlerde 'eşcinsellik' karşısında da semavî dinlerin binlerce yıllık tutarlı ve kararlı yaklaşımından koparak, oldukça ciddi çözülme emareleri sergilemekteler... Özellikle, gözlerinde haddinden fazla büyüttükleri 'merkez medya'da çember sakalları ya da tesettürleriyle birlikte etkili olup yükselmeyi fena hâlde hırs yapmış kimi liboş ruhlu Müslümanlar, bu konuda 'Eski çağların kutsal kitaplarında her ne denmişse denmiş, şimdilerde artık o eski sözlerin pek fazla hükmü kalmadı. Böyle bir çağda eşcinsellik çok da şaşılacak bir şey değil, bizi de o kadar rahatsız etmemeli' eşiğine kadar başarıyla evrilmiş, giderek o eşiğin de sınırlarını zorlayan pişkinlikte bir yaklaşım içindeler...
alimuratg@yahoo.com
Eşcinsel İngiliz aktör
Rupert Everett
, bir travestinin hayat hikâyesini anlatan
“Zenne”
filmine destek vermek üzere bugün
(26 Şubat Pazar)
İstanbul
'a gelip
“!f İstanbul”
adlı festival kapsamında anılan filmin gösterimine katılacak; yanı sıra da Türkiyeli eşcinsel toplumu lehine bazı propagandif faaliyetlerde bulunacak.
Everett
'i ülkemize davet eden
“!f İstanbul”
, eşcinselliği ve diğer marjinal hayat tarzlarına yönelik yapımları gösterim programında ilk yılından beri hiç atlamayan, sinema dünyasında bunlara ilişkin iyi kötü her ne üretilmişse çeşitli ülkelerden mutlaka bulup buluşturup sırf söz konusu özelliklerinden dolayı bazı özel bölümlere, seçkilere, toplu gösterilere konu eden
“misyon sahibi”
bir festival...
Aynı şekilde,
“Zenne”
nin ardındaki ekibin de bu yılın başlarından itibaren göz yaşartıcı bir propaganda mücadelesi verdiğini görmekteyiz. Gösterime girdiği
13 Ocak Cuma
gününden beri toplam
85 bin kişi
tarafından izlenip sosyolojik açıdan yerini dört dörtlük bulmuş olmasına rağmen, mâlûm filmin ziyadesiyle abartılı lansmanı ve medyada bu yapımın çevresinde kopartılan fırtınalar, hem ortaya konulan işin öz kalitesini, hem de cürmünü kat be kat aştı.
Memleketin eşcinsel lobisi demokratik sistemden
“haklarını”
söke söke almak için bir çalışıyor, bir çalışıyor ki sormayın gitsin! Öteden beri kendi küçük dünyalarına hapsolmuş, varlıkları ancak
4-5
yılda bir seçim sandığında hissedilen, sonra yeniden o iddiasız hayatlarına geri dönen mütedeyyin mahallenin uyuşuk sakinleri farkında olmasalar bile,
Türkiye
'deki eşcinsel topluluğunun en gözde
“nefret objeleri”
nden biri olarak bendeniz, gidişâtın gayet berrak bir şekilde farkındayım. Çünkü, mümkün olduğunca uyumuyor ve bizim piyasada olup bitenleri yıllardır ilgiyle izliyorum.
Bir toplumsal kesimin o toplumun genelini kendi ideallerine uygun bir kıvama dönüştürebilmek için sahip olması gereken etki gücünün aynı toplumdaki
“kelle sayısı”
yla doğrusal ilişkisi
yüzde 5
'i bile geçmez. Böylesi dişe diş kültürel mücadeleler sırasında asıl önem kazanan başarı
"kuru kalabalık yapmak"
değil,
“toplumu dönüştürebilecek kudrete sahip koltuklarda oturuyor olmak”
tır. Ki bu anlamda bir gazetenin ya da bir televizyonun
genel yayın yönetmeni
, bütün gününü
“Bizim hanım akşama ne pişiriyor acaba, kuru fasulye mi, yoksa nohut mu?”
diye arpacı kumrusu gibi düşünerek geçiren
10-15 milyon
etkisiz elemandan çok daha fazla iş başarır. Toplumu
iyiliğe, güzelliğe, olgunluğa, taş gibi sağlam bir imâna doğru çekme
yönünde de, adım adım yozlaştırıp zıvanadan çıkarma yönünde de…
Birbirlerini her gittikleri yerde hemen tespit edip kolayca örgütlenen eşcinseller,
televizyon, sinema, yazılı basın, moda, reklâmcılık
gibi stratejik sektörlerde kurdukları güçlü hegemonyanın yanına, son yıllarda artık
“sanal medya”
yı da eklemiş durumdalar… İktidarlarının duvarlarını örerken öylesine hırslı, dâvâlarına o kadar bağlılar ki, bizim hacı amcalar, hacı teyzeler erkenden horul horul uyurken, iki tane yönetmen adı ezberleyince kendilerini
Tarkovski
'nin,
Mecidî
'nin öz yeğeni sanmaya başlayan taze mücahitler orada burada bizim gibi din kardeşlerine kırık dökük internet Türkçeleriyle sefil giydirmeler yapmakla uğraşırken,
“üçüncü cins”
in mensupları ise gözleri kan çanağına dönmüş bir vaziyette sabahlara kadar bilgisayar başında, âdetâ politik manifestolar hazırlar ciddiyette habire yazıp çiziyorlar. İnternet ansiklopedilerinden sanal sözlüklere kadar her yerdeler bu arkadaşlarımız ve boş buldukları bütün sütunları hiç zaman yitirmeksizin kendi perspektiflerine uygun eşcinsellik güzellemeleriyle doldurmaktalar…
Sözgelimi, sanal ansiklopedi
Wikipedia
'nın yeryüzündeki en yalama, en taraflı, en laçka edisyonunu oluşturan
Türk Vikipedi
'nin
“eşcinsellik”
maddesini açıp bir
. Bu tür sapkın davranışların karşı cinse ilgi duymaya dayalı normal cinsel dürtülerden
(heteroseksüalite)
bile
çok daha olağan
, artık yeryüzünün neredeyse her karışında çok kesin hukukî ve ahlâkî kabul görmüş bir yönelim olarak tanımlandığını göreceksiniz. Hani, öyle ki aradan bir beş yıl daha geçtiğinde,
“heteroseksüel”
olmamızdan dolayı neredeyse
utanıp nedamet getirmemiz
talep edilecek bizden!
Bu gibi sitelerin editöryal ekiplerine de bolca sızdıklarından dolayı, medyada nicedir
“etiketlenmiş”
biri olarak bunlara
“Yahu, site yöneticisi kardeşlerim, benim sanal ansiklopedinizdeki derli toplu özgeçmişimin üzerinde neden 3-4 yıldır 'Bu maddenin tarafsızlığı konusunda kuşkular bulunmaktadır' ibaresini inatla ve ısrarla tutuyorsunuz? Bu konuda ya benden kuşku uyandırdığını ileri sürdüğünüz bölümü düzeltmemi isteyin, ya da o anlamsız etiketi kaldırın”
şeklinde mesajlar gönderdiğimde asla tek satırlık bir cevap dahi alamıyorum. Aynı şekilde, eşcinsel topluluğuna mensup olup kafayı benim canımı yakmaya pek sağlam takmış birileri haftada en az bir kez
Vikipedi
'ye girip özgeçmiş metnimin başına, ortasına, sonuna açık hakaret içeren bir ifade eklediğinde de ansiklopedideki metinlere dışarıdan müdaheleleri an be an görüyor olmalarına rağmen, bunları engellemek ya da sonradan düzeltmek için kıllarını bile kıpırdatmıyorlar. Çünkü söz konusu olan kişi benim, onların deyişiyle bir
“homofobik”
… Dolayısıyla, bu toplumsal kesimin sahip olduğu
yüksek adalet duygusu
gereğince, benim gibi birine her an, her yerde, her türlü çamur atılabilir. Yeter ki onların ağızlarının tadı kaçmasın!
“Ekşi Sözlük”
gibi sanal forumlar derseniz, zaten o kategorideki internet forumlarının hemen hepsi bunların
“babalarının çiftliği”
ne dönüşmüş durumda; bir tek Allah'ın kulu bile eşcinselliğe ilişkin iki satırlık aleyhte bir yorum (ki seviyesiz ifadeler kullanıp hakaret etmekten falan söz etmiyorum, yalnızca soğukkanlı bir dille yazılmış karşıt bir yorumu kastediyorum) yapsa, on dakika içinde
20-30 tane eşcinsel
onun altına destan gibi cevapları yapıştırmakta gecikmiyor. Sanırım, böyle durumlar için, her satırı normal cinsel tercihlere sahip insanlara nefret püskürten o uzun uzadıya açıklamaları
“word dokümanı”
olarak da bir kenarda sürekli hazır tutmaktalar; biri kendileri hakkında bir söz söylemeye cüret edince o dakika
kes/yapıştır
uygulamasına başvuruyorlar.
Popüler haber portallarının bazılarında da bu gibi konuları gayet olağan ve hayatın
(bizim gibi
“kütük kafalı gericiler”
in tez elden kabullenip içlerine sindirmesi gereken)
sıradan gerçekleri olarak pompalayıp duran foto-galerilerden, çocukları ve gençleri cinsel yönden manipüle edici haber başlıklarından, sapkın cinsel tercihleriyle sosyal kimlik oluşturup şöhrete ulaşmış yerli-yabancı sanatçılara övgüler düzen metinlerden geçilmiyor.
Kısacası, eşcinsel arkadaşlarımız ve meslektaşlarımız gayet sıkı çalışmaktalar…
Onlar kendi dâvâlarının mücadelesini kıran kırana sürdürürken,
Hazret-i Peygamber
'in aziz torunları ise bu konuda artık
beyaz bayrağı
bütünüyle direğe çekmiş,
“en iyi hacı yağının hangi bujiteride, en yağlı peynirin hangi markette bulunduğunu”
tespit etme derdindeler…
Sanal sözlüklerin dünyasını çok iyi tanıyan dindar bir dostum, kuruluşunu ben dahil bir sürü insanın büyük umutlarla karşıladığı, ancak sonrasında havagazı çıkıp bizim gibi
“dostlarına karşı acı konuşan”
adamların gözü kara bir düşmanına dönüşen
İHL Sözlük
'ün de artık hissedilir ölçüde
ateistlerin, hedonistlerin, nihilistlerin, tarikatını-cemaatini dininin fersah fersah önünde tutanların
ve en önemlisi de
kamufle olmuş bir eşcinsel topluluğunun
fikrî denetimine geçmek üzere olduğunu söyledi. Buna dayanak olarak da eşcinsellerin azgınlıklarını eleştiren yakın tarihli bir yorumunun yarım saat içinde diğer kullanıcılardan
30
dolayında
“eksi”
yemesini gösterdi. Hattâ, bazı mütedeyyin yazarlar (ki bunların önemli bir bölümü de tesettürlü kızlar) kendisine hiç üşenmeden bizzat mesajlar atıp,
"Sen ne anlayışsız bir adamsın. Allah da senin oğlunu, kızını eşcinsel yapsın inşaallah, bırak öyle yaşamak istiyorlarsa yaşasınlar, biz hiç rahatsız olmuyoruz bu durumdan"
şeklinde pek ateşli beddualar ve pek rasyonel yorumlar göndermişler. Tepkilerden dolayı oldukça şaşkındı bizim arkadaş,
“Ben bugüne kadar yazdığım hiçbir konu başlığı için bu kadar çok protesto mesajı almadım. Biz ne hâle gelmişiz yahu, Müslüman sözlüğünde bile fiil-i livataya en küçük bir eleştiri yapamıyoruz artık”
deyip duruyordu.
Bence, bu bizim henüz iyi günlerimiz… Sözlük, blog ve site moderasyonları, çok değil birkaç yıl sonra, internette eşcinsellere yönelik en soğukkanlı ve bilimsel eleştirileri bile
“eşcinsel kişilere hakaret edildiği”
gerekçesiyle silmeye başlayacaktır.
İslâmî câmiâda çok güçlü ve kararlı bir bilinç dönüşümü gerçekleşmeden, tıpkı
İHL Sözlük
gibi, başlangıçta idealist yaklaşımlarla kurulan her türlü medyatik örgütlenmede benzer türden kültürel çöküşler yaşanması kaçınılmazdır. Çünkü, ödünü veren taraf daima
Müslümanlar
, adına büyük bir saftoriklikle
“toplumsal uzlaşma”
dediğimiz her yeni durum da dindarların diğer mahallelerin sakinlerine doğru hiçbir dostâne karşılık almaksızın cömert adımlarla yaklaşmasından ibaret… Yoksa, karşıdakilerin sadre şifâ olması için bile bizimkilere doğru bir tek adım attığı yok!
İşin en kötüsü de toplumsal arenada bir tatsızlık çıkmasın, elimizdeki üç kuruşluk kazanımları kaybetmeyelim diye bizden ölesiye nefret edenlerin yoluna
“muhataplarımız yoruldukça sürekli han dikmekten”
, onlara şirin gözükecek türlü şaklabanlıklar yapıyor olmaktan dolayı hiç mi hiç şikayetçi değiliz. Çünkü, bilinçaltlarımız
“uzlaşma”
nın yalnızca böyle irili ufaklı ödünlerle olabileceğine feci şekilde iknâ edilmiş bir kez; kendimizi
Türkiye
topraklarındaki
“hâkim kültür”
olarak görmeye bir türlü cesaret edemiyoruz.
Kafam bu acı gerçeğe nicedir dank ettiğinden beridir de
“sinema derneği”
kurup
“sektördeki meslektaşlarımızı, gönüldaşlarımızı bir çatının altına toparlamak, heveskâr gençlerimize yeni ufuklar açmak”
gibi bazı ham hayâllerden en azından birkaç yıllığına uzaklaşmış durumdayım.
Biz Müslümanlar, örgütlü bir hareketi kolay kolay yürütemeyiz. Çünkü, başkalarının bilinçlerini etkileyip dönüştürmeye kalkışmadan önce, kendi kafataslarımızın içinde inancımızla yaşadığımız birbirinden vahim paradoksları çözmek zorundayız. Ki son dönemlerde o inancın pek çok yerinde, tıpkı
Fatih
'in şâhî topuyla dövülmüş
Konstantiniyye
surları gibi koca koca
gedikler
açılmış durumda…
Daha da berbatı, adına
“haset”
,
“kıskançlık”
,
“çekememezlik”
, artık her ne derseniz deyin, bu amansız hastalık nedeniyle din kardeşlerimize muhabbet beslemeyi, onların çeşitli alanlardaki mücadelelerine samimiyetle destek vermeyi, ortak bir ahlâkî dâvâ karşısında ortak bir tavır almayı nicedir
unutmuş
bir ümmetiz biz…
Örgütlü bir sosyo-kültürel hareket, mensupları arasında karşılıklı saygı ister; hedefine doğru kesintisiz bir muhabbet, yardımlaşma ve omuzdaşlıkla yürür.
Şu anda piyasada serseri mayın gibi dolanıp duran mütedeyyin kitlenin, hele de genç kuşağa mensup dindarların ise böylesi incelikli vasıfları hemen hiç kalmadı. Özellikle,
İslâmî kisveli medya
ve
kültür-sanat piyasasındakiler
birbirinin kuyusunu kazmak için âdetâ can atarken, ortalık iyice azgınlaşmış bir
”gıybet hastalığı”
ndan geçilmiyor.
Belli bir noktadan sonra, gerçekte her birini
“kurban”
olarak gördüğüm bu düşük ruhlu genç insanlara da kızamıyorum doğrusu; çünkü
1980
'lerin sonlarından itibaren doğan çocuklara adam satmaktan, acımasız bir rekabet duygusuyla hareket etmekten,
“köprüyü geçene kadar ayıya dayı demek”
ten, yükselmek için gerekirse başkalarının sırtına acımasızca basmaktan gayrı hiç bir şey öğretmedi ki bizim mahallenin anlı şanlı ağabeyleri… İmam sinkaflı konuşursa, cemaat ağzını daha da sağlam bozar. Sonuçta, üzüm üzüme baka baka pek güzel karardı ve piyasamız
İslâm ahlâkı
dediğimiz davranışlar bütününün derilerinin yüzeyinden yalayıp geçmesiyle yetinen, o ahlâkın ruhlarına hemen hiç nüfuz edemediği bir sürü
“hayâlet mü'min”
ile doldu.
Bu anlamda, Türkiyeli dindarlar, hele de bunların karşı mahallede meşruiyet kazanmak için yapmayacakları soytarılık kalmamış
(şeklen
“havas”
a mensup)
çok tehlikeli bir bölümü, hayatın istikametini belirleyen bir çok kritik konu başlığı gibi son dönemlerde
“eşcinsellik”
karşısında da semavî dinlerin binlerce yıllık tutarlı ve kararlı yaklaşımından koparak, oldukça ciddi
çözülme emareleri
sergilemekteler…
Özellikle, gözlerinde haddinden fazla büyüttükleri
“merkez medya”
da çember sakalları ya da tesettürleriyle birlikte etkili olup yükselmeyi fena hâlde hırs yapmış kimi liboş ruhlu Müslümanlar, bu konuda
“Eski çağların kutsal kitaplarında her ne denmişse denmiş, şimdilerde artık o eski sözlerin pek fazla hükmü kalmadı. Böyle bir çağda eşcinsellik çok da şaşılacak bir şey değil, bizi de o kadar rahatsız etmemeli”
eşiğine kadar başarıyla evrilmiş, hattâ giderek o eşiğin sınırlarını bile zorlayan pişkinlikte bir yaklaşım sergilemekteler…
Pekiyi, neden? Çünkü, artık İslâmî idealler için çarpışmaktan yoruldular. Daha genç kuşaktan olan bazıları ise zaten hiç çabalamadan, ilk adımlarını liboşizme kafadan teslim olarak attı bu piyasaya… O yüzden de entelektüel kesim içinde sayıları iki elin parmaklarını bile geçmeyen bir
“ak sakallı bilgeler”
topluluğu ve -kimilerine göre
“câmiânın dinozorları”
nı temsil eden- o kesimin yıllardır hiç tökezlemeyen imânî direnci dışında, cinsel sapkınlıklara karşı bu türden bir ahlâkî karşı duruşun günümüzün -içine iyice aklaştırıcı kahve kreması katılmış- İslâmî entelejansiyasında herhangi bir somut ahlâkî karşılığı yok. Safların iyice ayrışıp belirginleştiği böyle bir dönemde, bundan böyle herkes
Hz. Lut
'tan
Hz. Muhammed
'e kadar uzanan silsilede
“kadın ve erkek eşcinselliği”
üzerine
Yüce Allah
ve
pür-i pak resûlleri
tarafından neler söylendiğine, insanlığa hangi öğütlerin verildiğine dikkatlice bakıp kendi yollarını kendi vicdanlarının kılavuzluğunda belirlemek zorunda… Çünkü yeni çağ ultra-entel İslâmcı hareketinin mensuplarına artık kendi gazeteleri, televizyonları, radyoları, dergileri, internet siteleri yetmiyor.
“Büyük oynama”
konusunda iyiden iyiye gözü dönmüş olan bu kesimin
“merkez medya”
da -her ne pahasına olursa olsun- boy göstermeye fena hâlde ihtiyacı var.
Öte yandan, aynı
“merkez medya”
nın da sütunlarını, ekranlarını, imkânlarını bizimkilere açmak için bazı
“ufak tefek”
şartları olacaktır elbette…
Bu gayet dünyevî bir alışveriş; tıpkı
Goethe
'nin
“Faust”
undaki gibi…
Umarım, işin sonu o klasik romanda yaşandığı türden acıklı yönlere doğru gitmez ve her iki taraf da bir ömür boyunca
“alan memnun, satan memnun”
vaziyetinde kalmayı başarır.
Neden derseniz, bu fânî dünyayı bilerek ve isteyerek ahirete tercih etmek, aynı zamanda
“geri dönüşü olmayan bir yol”
un başlangıcıdır da ondan…








