Özer Kızıltan'ın aylardır merakla beklenen 'Takvâ'sı, kimi teknik sorunları ve gidişâtına yakışmayan zayıf finaline karşın, yine de 2006 yılının en önemli Türk filmi olmaya aday...
45 yaşlarında ve Balkan göçmeni bir ailenin çocuğu olan Muharrem, artık hayatta olmayan anne-babasından yadigar mütevazı evinde anılarıyla birlikte yaşayan dindar bir adamdır. Bir tarikatın mensubu olan kahramanımızın hayattaki en büyük mutluluğu da işten arta kalan zamanlarda katıldığı zikir âyinleridir. Gündüzleri işinin, akşamları da tarikatın dar çevresi dışında yabancılarla herhangi bir sosyal ilişkiye girmeyen bu yalnız adam, gıpta uyandırıcı saflığı ve dürüstlüğü nedeniyle, günlerden bir gün şeyhi tarafından kritik bir göreve seçilir. Muharrem artık "tarikatın kasası" olacak ve grubun İstanbul'un değişik bölgelerinde bulunan gayrımenkullerinin kira toplama, ayrıca bakım-onarım gibi işleriyle ilgilenecektir.
Adamımız, şeyhinden gelen bu istek karşısında boynu kıldan ince olduğu için, içindeki kimi tereddütlere karşın, yine de verilen görevi kabul eder. Ancak, kirliliği de temizliği de son derece tartışmalı paralarla, dinin değerlerine göre biçimlenmemiş kozmopolit bir hayatla ve -elbette ki- "kadınlarla" ister istemez fazlaca yakınlaşmayı gerektiren bu süreç, hayattaki en büyük sermayesi saflığı olan kahramanımızı, tıpkı ondan önceki milyonlarcası gibi adım adım zihinsel bir çürümeye doğru sürükleyecektir.
Gerçekte, kendini "mütedeyyin" olarak tanımlayan, bu yönüyle nâm salmış kıdemli sinemacılarımızdan herhangi birinin çekmesi gereken böylesine anlamlı bir öyküyü, ne kadar ilginçtir ki siyasal açıdan ne bu yönde bir manifestosu ne de kaygısı olmayan (ya da olup da benim henüz bilemediğim) gencecik bir sinemacı çekmiş bulunuyor. Hem de bazı hassas toplumsal dengeleri azamî bir dikkatle gözetip, bu dikkat sayesinde de sorunu beyazperdeye yansıtırken "kalpleri kırma" riskini büyük ölçüde bertaraf ederek...
Özer Kızıltan'ın uzun süredir merakla beklenen "Takvâ"sı, normal koşullarda gayet başarılı bir oyuncu olan Güven Kıraç'ın bu filmin dokusuna pek uymamasını ve biraz aceleye gelmiş izlenimi uyandıran finalini bir kenara bırakırsak, bana göre hem bu haftanın, hem de bitmek üzere olan 2006'nın tartışmasız en önemli bir kaç filminden biri olmaya aday.
Bir kere, mevcut sistemle ciddi uyum sorunları olan -ki aralarına rahatlıkla şahsımın da dahil edilebileceği- geniş bir toplumsal kesimin, yani Türkiye'nin bir taraftan kendini "dindar"diye tanımlayan, ancak diğer taraftan da moderniteyle ister istemez uzlaşmaya (ya da barışmaya) çalışan insanlarının "sapına kadar gerçek" öyküsü bu... Hem de öylesine gerçek ki özellikle son yıllarda bizim câmiada yaşanan derin kokuşmuşluk ve çürümeye paralel olarak her geçen gün daha sıklıkla konuşur olduğumuz bir sürü tatsız olayı, olguyu, kavramı ya da kavram kargaşasını perdede -bu câmiayı uzaktan, ama büyük bir dikkatle gözlemlediği belli olan- bir sanatçının yorumuyla ardı ardına gördükçe tek kelimeyle afallıyorsunuz. Film hiç bir şeyi kötülemiyor, sadece tek tek durum tesbitleri yapıyor. Duvarında "Atatürk" tablosu asılı olup da "Vakit gazetesi" okunan küçük esnaf yazıhanelerinden dergâhın bahçesine yanyana parketmiş "06 plakalı makam araçları"na kadar, her biri son derece isabetli gözlemler bunlar...
Bu gibi gerçekçi, fakat muhataplarını yargılamaktan da özenle kaçınan "gözlemci" sahneler karşısında aklıselim sahibi hiç kimse, "Takvâ" için, "İslâmî kesimde olup bitenleri çok abartmış" gibi uç bir yargı serdedemez. Çünkü filmin kesinlikle böyle bir art niyeti yok. Aksine, bence "Takvâ", bırakın yaşananları abartmayı, aslında bu derin meselenin gayet sınırlı bir bölümünü, o da alabildiğine oto-sansür uygulayarak anlatmış! Meselâ, Muharrem'i çepeçevre kuşatan o şeytanî haz dünyasının yolunu açanlar, bu şekilde ortaya çıkan kişi ve cemaat bazındaki yozlaşmaya "stratejik nedenlerle" göz yumanlar arasında Şeyh'e hiç işaret etmiyor film. Eğer ki böyle bir proje bana kalsa, günde 85 kere elini öptürmeye pek bayılanlara, çevrelerindeki kapitalistleşme temayülüne -kurulu düzenleri aksamasın diye- müdahil olmaktan kaçınanlara, almış oldukları "nefs terbiyeleri" genç kadınlar ortalığı sardığında rahatça "terbiyesizlik sınırları"nı aşanlara ve haklarında "uçmaz, uçturur" rivayetleri türetilmesine dünya hesaplarıyla, bile bile seyirci kalanlara da çok özel vurgular yapardım! O bakımdan "Takvâ"yı çeken arkadaşlar yine de vicdanlı davranmışlar bazı konularda.
Hoş, iyi de etmişler doğrusu; çünkü bu kadar hassas konularda film yapmaya soyunup daha ilk adımda "sanıklara" bodoslama girmeye gerek yok. "İslâmî kesimdeki köylülük" ile yakından ilişkili bu çetrefilli konudan, câmianın ikibinli yıllardaki en önemli gündem maddesi olmaya aday bu kültürel travmadan ileride daha bir çok film çıkacaktır hiç kuşkusuz...
Öte yandan, "Takvâ"nın oyunculukları konusunda da mutlak surette bir şeyler söylemeliyim. Son yıllarda ardı ardına rol aldığı bazı sinema filmlerinde "Çiçek Taksi"nin çok ötesinde bir oyuncu olduğunun ilk önemli sinyallerini vermiş olan Erkan Can, bu filmde ise âdeta infilak ediyor ve adını sinemamızın gelmiş geçmiş en muhteşem performanslarından birinin tepesine altın harflerle yazdırıyor. Şu kadarını söyleyeyim: Muharrem'i başka birine oynatmak gerekseydi, yönetmen Kızıltan mevcut aktörler arasında asla bunda daha iyisini bulamazdı.
Can'ın yanısıra, filmin hemen hemen bütün oyuncuları çok başarılı. "Şeyh"i oynayan Meray Ülgen, "Muharrem'in patronu Ali Bey" rolündeki Settar Tanrıöğen, hattâ öyküde diğerlerine göre nisbeten küçük bir rolü bulunan "Kosovalı savaş göçmeni Muhittin" rolündeki Erman Saban tek kelimeyle müthişler. Yalnızca, şimdiye kadar başka bir çok filmde keyifle izlediğim Güven Kıraç'ı bu öyküdeki "Şeyh'in sağ kolu Rauf" rolünde biraz yadırgadığımı belirtmeliyim. Fazla "kentli görünümlü" ve "Beyaz Türk" bir aksana sahip olan Kıraç'a bu kritik rol, sesi ve görünümü itibarıyla tam oturmamış. Fakat, onun da filmin başarısı adına ortaya koyduğu iyi niyetli çabanın hakkını yemek istemem. Çünkü, öyle fazlaca kılı kırk yarmadan düşünüldüğünde, Kıraç'ın performansı da geleneksel Türk oyunculuk standartlarının iki gömlek üzerinde duruyor.
Bu arada, "Takvâ"da görüntü yönetimiyle ilgili bazı teknik sorunlar da gözüme çarptı. Çekim ekibi, zaman zaman gereğinden az ışık kullanımı ve yanlış objektif tercihleri nedeniyle, bu önemli filmin sanatsal iddiasına uymayan bazı görsel hatalara imza atmış. Ancak bunlar bir bütün olarak bakıldığında filmin seyir zevkini o kadar da zedelemiyor.
Bir başka eleştirim ise alelacele bağlanmış izlenimi uyandıran final bölümüne... "Takvâ" o kadar güzel başlıyor, o kadar güzel ilerliyor ki izleyici olarak ister istemez aynı sarsıcılıkta bir final bekliyorsunuz. Ancak, ortaya konulan final, doğrusu böyle bir film için bana biraz yavan geldi. Ancak o konuda da hoşgörülüyüm; bu öyküde böyle bir son noktayı beğenecekler de çıkabilir hiç kuşkusuz...
Son bir bilgi de özellikle filmi görmeye gidecek olan "mütedeyyin" okurlarıma... Filmin öyküsü gereği, bazı bölümlerde çok kısa da olsa - birer "rüya sahnesi" biçiminde cinsel imgelerle karşılaşacaksınız. Bunların filmin bütünü içindeki toplam süresi belki bir, hadi bilemediniz bir buçuk dakika... Ki bence böylesine "acıtıcı" bir öykü anlatırken bu tür bir vurguya belli ölçülerde gerek vardı. Ancak, "Ben o kadarından da rahatsız olurum" diyorsanız, savunduğunuz değerler (ki ben de aynı değerleri savunmaktayım) adına haklısınız. O zaman bu film sizin için doğru bir tercih değil.
Onun dışında, "Takvâ"yı bu ülkenin son 10-15 yılında "kadın" (kadınlar için de "erkek"), "para" ve "makam"dan oluşan bir şeytan üçgeni içinde dâvâ arkadaşlarını, akrabalarını ve belki de bizzat kendi ruhunu yitirmiş olan herkese ibretle tavsiye ediyorum.






