Bedenimin derinliklerinde gizlenmiş olup, bir ömür boyunca kendini çekincesizce gösterebileceği “gerçek dostlar” bekleyen ikinci ve asıl “ben” söz konusu olunca, zaten çocukluk çağlarımdan bu yana alabildiğine yalnızdım. Fakat, “orijinal adamlar tarikatı”nın iki önemli üyesini bu kadar kısa aralıklarla öte âleme yolcu edince, şu anlaşılması zor dünyada kendimi giderek daha yoğun bir biçimde yalnız hissetmeye başladım.
Yeryüzünün her köşesinde, her gün, her saat, her dakika ve her saniye birileri ölüyor. “Ölüm”, o kadar sık karşımıza çıkan bir gerçeklik ki, sınırlı alana sahip kalbimizde, tanık olduğumuz bütün ölümler için -doğamız gereği- aynı boyutta birer “keder köşesi” oluşturamıyoruz. Çünkü, eğer ki kahramanını tanıdığımız ya da tanımadığımız istisnasız bütün ölümlerde benzer şiddette bir kederi yüklenseydik, kalan hayatlarımızı omuzlarımızda taşımayacak hale gelip, biz de tez zamanda kederden ölürdük.
Ancak, hasletlerini yakından tanıyıp bildiği; kıymetinin ve ayrıcalıklı kişiliğinin farkında olduğu has dostlarının ölümü bir başka koyuyor insana…
Miraç'tayken cenneti, cehennemi, melekleri, gelmiş geçmiş peygamberleri, ahıretin bütün o erişilmez sırlarını ve en önemlisi de “âlemlerin yaratıcısı”nı görme ayrıcalığına erişmiş yüce peygamberimin güzel gözlerinden bile kızını toprağa verirken bir kaç damla gözyaşı süzülebiliyorsa, ben de kendime “gündelik duygusal anaforlardan etkilenmeyen, beton gibi sağlam İslâmcı” olmak adına, içimde yaşayan o çocukça duygusallığı bugüne kadar hiç yasaklamadım. Çünkü, bizler herşeyin ötesinde ve başlangıcında birer “insan”ız. Gerçek insanlar da gerektiğinde hüngür hüngür ağlamayı bilmelidir.
* * *
Önce, 22 Haziran 2007 günü, bütün hazırlıksızlığımızla Nusret'i gönderdik ahırete… Güzeller güzeli Nusret Özcan… Meslektaşım, ağabeyim, sırdaşım; hem iş hem de özel hayatımdaki az sayıda gerçek dostumdan biri… Şu dünyada yaptığım esprileri en iyi anlayan ve onları daha havadayken yakaladıktan sonra en muhteşem karşılıkları veren nadide adam…
Gazetede yokluğu da varlığı da ânında hissedilen, binaya adımını attığında da yegâne soluklanma -ve sigara dumanına boğulma- noktamız olan Yeni Şafak kafeteryasını tek başına bir şenlik yerine dönüştüren büyük nüktedan…
Her görüştüğümüzde, ortalık yerlerde zırt pırt alçakgönüllülük gösterileri yapıp da aslında enâniyetten çatlayacak hâlde bulunan zengin ve nüfuzlu “klasik dönem İslâmcıları”nı taklit etmek üzere karşılıklı olarak öpmek için birbirimizin ellerine saldırışımızı, yine aynı “insan türü”nün hicvini yaparken yüzlerimize alabildiğine riyâkâr ve ağlak bir bir ifade takınarak “Şu ahir zamanda en çok da duaya ihtiyacımız var. Lütfen bizim için çok, ama çok dua ediniz muhterem. Bu arada, bana olan borç senedinizi de bir an önce ödeyiniz, yoksa Allah'ın izniyle size hacze geleceğim” şeklindeki şamatalarımızı, onun gidişinin ardından bir başkasıyla tekrarlamak mümkün mü?
İnsan; bir ömür boyunca kurduğu toplumsal ilişkilerde binlerce başka insanla tanış ya da ahbap olabilir. Ancak, aynı sürede -o da şansı yaver giderse- bir elin parmakları kadar “gerçek dost” kazanabilecektir. Nusret aynen öyle biriydi işte. Herşeyinizi emanet edebileceğiniz gerçek bir dost…
Bütün büyük ruhlu Müslümanlar gibi, o da yalnızca 49 yıla sığdırdığı ömrü boyunca hep kıt kanaat yaşadı ve öyle de öldü.
Çok miktarda parayı bulmanın dince “temiz” ya da “kirli” addedilen muhtelif yolları vardır. Ancak, bu yolların görece en “nötr” ya da “masum” sayılanları dahi böylesi “cins” adamlara ters geldiği için, onun hiç bir zaman çok parası olmadı. Ay sonunu hiç denk getiremedi. Hiç bir zaman bir kitapçıda, bir film-müzik eserleri satıcısında şöyle ağız tadıyla, korkmadan, tedirgin olmadan, keyifle ve geniş geniş alışveriş edemedi. Meslekî uğraşlarıyla ya da sanatsal hobileriyle ilgili küçücük bir “şey” satın almaya kalkıştığında, o “şey” mutlaka kendisi ya da sevdikleri için elzem olan bir başka “hayatî şey”in yerine, onu uzun bir süre boyunca ertelemek pahasına girebilirdi çantasına…
Bu durum, bizim gibilerin değişmez yazgısıdır.
Kalp krizi geçirdiği 22 Haziran 2007 sabaha karşı, bilincini kaybetmeden hemen önce son olarak, canından sevdiği, güzeller güzeli oğulcuğuna “Ali Murat ağabeyini ara! Ona vakıf Gureba Hastanesi'ne gittiğimizi söyle!” demesinin altında yatan mantığı da çok iyi tanırım ben. Çünkü, bu insanlık modelindeki adamlar ölürken bile “Sigorta kartımın geçerli olduğu masrafsız bir hastaneye gideyim de çoluk çocuk ben kendimden geçtikten sonra veznedeki görevlinin bitmez tükenmez ödeme talepleri için ondan bundan para bulmaya çalışmasın” diye düşünürler. Adım gibi biliyorum ki, tıkanan kalp damarları kendisini boğarken, yakınlarına iki adım ötedeki “havalı” Çapa Hastanesi'ne değil de “alabildiğine iddiasız” Garipler Hastanesi'ne gitme talimatını vermesi yine aynı sebeptendi. Ben de bundan yaklaşık kırk yıl önce lapa lapa kar yağan bir mart sabahı aynı hastanede doğmuş ve anamla birlikte orada dört gün boyunca rehin kalmıştım.
* * *
Son kez morg masasında gördüğüm o huzurla kaplı, çevresine nur saçan yüzünü hâlâ unutmadığım Nusret'in özlemi yaz boyunca içimi yakıp kavururken, hayat maçını oynadığımız bu büyük stadyumun diğer tarafından âni bir atakla orta çizgiyi geçip ceza sahasına dalan bir başka dostum; karikatürist, yazar ve yönetmen Metin Demirhan da ikinci sürpriz golü kaydetti.
Metin ile ilk kez 1983 yılında, ikinci sınıftan itibaren okuyacağım Gaziosmanpaşa'daki Plevne Lisesi'nin koridorlarında tanıştık.
Ailecek büyük bir ekonomik felaket yaşamış, bunun sonucunda da hep beraber “attan inip eşeğe binmiştik”. Değişen evimize ve sosyal çevremize paralel olarak okulumu da değiştirmek zorunda kaldığım, sayısız üzüntülerle bezeli günlerdi. İkametgâh uyuşmazlığı nedeniyle kaydımı, o günlerde “daha bir beyaz olan” Türk çocuklarının okuduğu Şehremini Lisesi'nden, bugün için olmasa bile aynı dönemde “kentin varoşu” sayılan Gaziosmanpaşa'daki Plevne Lisesi'ne aldırmış, yeni arkadaş çevreme alışmaya çalışıyordum. Günlerden bir gün, dış görünüm olarak Harry Potter'ın biraz daha iricesi görünümünde, yuvarlak gözlüklü, kirpi saçlı bir çocuk beni koridorda durdurarak şu cümleyi sarfetti:
“Birader, sen galiba sinemaya falan meraklı biriymişsin. Gelecek teneffüste beni bul da biraz konuşalım. Ben tembeller (okulda “edebiyat” koluna ayrılmış olan tek sınıfın öğretmenler ve “fenci” öğrenciler arasındaki popüler adı) sınıfındayım.”
İşte, Metin ile 24 yıl önce arkadaşlığımızı başlatan cümle aynen budur. Onu ertesi teneffüste buldum, herkesin hem kılık-kıyafet hem de ruh yapısı açısından şaşılacak düzeyde birbirine benzediği, duvarları baştan başa griye boyalı bir “tek tip adam üretme” tapınağında âdeta oradan kaçma planları yapan iki isyancı gibi, fırsat bulduğumuz her boşlukta sinemadan, resimden, karikatürden, edebiyattan, velhasıl sanatın ilgi duyduğumuz bütün alanlarından sohbete susamış bir hâlde konuşuyorduk. Sonrasında da bu dostluk giderek gelişti ve okul dışı saatlere taştı.
İkimiz de ekonomik açıdan “sınırda” yaşayan ailelere mensuptuk; o yüzden başkaları için en doğal sayılabilecek harcamalar bile bütçelerimizi alabildiğine zorluyordu. Buna karşılık, şartları sonuna kadar zorlayarak, okul bünyesinde bir “sinema dergisi” çıkarmaya başladık. Aslında bir dergiden çok bir “fanzin”di bu. Matbaa makinesi yerine ozalit ve fotokopi gibi tekniklerle çoğaltılan bu tür amatör yayınlara batıda “fanzin” adı verilir. Biz de kendisine “Büyüyünce ne olacaksın bakiim yavrucuğum” diye sorulduğunda istisnasız bütün ağızların “Doktor olucam, mühendis olucam, pilot olucam” diye histerik sayıklamalara girdiği gayet renkli bir düzen içinde, “Bizler sinemacı olucaz” tarzında acayip ötesi cevaplar veren iki sevimsiz adam olarak, gelecek hakkındaki düşlerimizi, hazırladığımız fanzine yansıtmaya başladık. Ta ki her sayısına en az bir aylık harçlığımızı harcadığımız bu fotokopi dergi müdür yardımcısının masasına ulaşana kadar…
Sosyal dersleri canavar gibi, fakat matematiği, fiziği ve de kimyası zayıf iki “yitik tip” olarak karşısına dikildiğimiz müdür yardımcısı, “Akıllı olun beyler, sinema da gazetecilik de kesinlikle karın doyurmaz. Ayrıca Millî Eğitim Müdürlüğü yetkilileri, bu okulda anarşistler gibi ne idüğü belirsiz dergiler çıkarttığınızı duyarlarsa ikinizi de oyarlar. Sonra sizi ben bile atılmaktan kurtaramam” dediğinde, bu güzel maceraya da ister istemez son noktayı koymuş oluyorduk.
Bugün hâlâ, 1984 sonbaharında birlikte çıkardığımız o derginin ilk sayısından bir adet fotokopi nüshaya sahibim. İçinde benim yazılarım, Metin'in de çizimleri var. Aynı sayıda bir de “O sokağa girmemeliydin sevgili Linda” başlıklı bir korku-gerilim hikâyesi kaleme almış dostum…
Aradan bunca zaman geçtikten sonra, okul günlerimizle ilgili olarak en çok da neye yanarım biliyor musunuz?
Eşek yüküyle fizik, kimya ve matematik öğretilen “fen” sınıfına -bürokratik bir zorunluluktan dolayı- gönülsüzce düşen benim durumum hadi neyse de, Metin -bol miktarda sosyal ders görebilmek için- okulun “edebiyat” sınıfını gayet bilinçli tercih etmiş biri olarak, öğretmenler nezdindeki saygınlığını zaten ilk günden kaybetmiş bir adamdı. Her sorulduğunda “Gazeteci ya da sinemacı olucam” diyen ben, sonraki yıllarda -aynen dediğim gibi- gazeteci ve sinemacı oldum. Aynı şekilde, öğretmenlerin biraz da aşağılayan bakışları altında “Pekiyi, sen olmayı düşünüyorsun bakiim” diye sordukları Metin de o zamanlar dürüstçe ifade ettiği meslekî hedefi her ne ise, sonradan aynen o mesleklerin erbabı oldu. Karikatüristik ve sinema yazarlığı…
Ancak, ilerleyen yıllarda, aynı sınıflardan yetiştiğimiz o yüzlerce “doktor”, “pilot”, “mühendis” ve de “subay adayları” arasından bir Allah'ın kulunun da papağan gibi telaffuz ettiği (ya da daha dürüstçesi kendisine ailesi tarafından telaffuz ettirilen) o “süper saygın meslekler”den birine erişip, ulusal ya da uluslararası çapta bir başarıya imza attığını ne duydum, ne de gördüm.
“Balkan göçmenleri”nin gözde semti Taşlıtarla'nın yamuk yumuk arka sokaklarından sıyrılıp da yapmayı istediği işleri yapan ve adlarını meslekleri adına kalıcı bir şeylerin üzerine yazmayı başarabilen yalnızca ikimiz olduk.
* * *
Şimdi anlatacaklarımı çok az kimseler bilir…
Metin, sıkıntılarla dolu hayatının ilk büyük sağlık darbesini 20'li yaşlarında aldı. Yaşadığı ciddi bir kaza sonucunda bir yıl boyunca yürüyemez hâle geldi benim sevgili dostum. Çok ağır bedensel ve ruhsal travmalar yaşadı; onu neredeyse yatalak kalmaya mahkûm biri olarak görmeye başladı çevresindekiler…
Ancak, müthiş inadı ve engin hayâl gücüyle bu büyük felaketi atlatmayı başardı. Yaklaşık bir yıl sonra yeniden ayağa kalktığında da sanki vücudunun dört bir tarafı tuz-buz olmuş o genç adam kendisi değilmişçesine sağlıklıydı.
Karikatür ve sinema çevrelerinde geçen dolu dolu çalışma yıllarından sonra, sağlığına yönelik ikinci büyük darbeyi de güzel bir yaz gününde, Beyoğlu'nun arka sokaklarında kadim bir dostuyla yanyana yürürken aldı bu ağır sınavların insanı… Türkiye'de film müziği alanında yetişmiş, daha doğrusu kendisini bizzat yetiştirmiş en değerli araştırmacılardan biri olan Dr. Sadi Konuralp, sürekli mekânı Ankara'dan kısa bir ziyaret için İstanbul'a gelmiş ve bu ziyaretinde de Metin Demirhan'ı aramıştı. Metin ile Sadi, sinema tarihindeki “kült filmler”e duydukları derin merak nedeniyle gerçek birer kankaydılar. Karşılıklı olarak plaklar, kitaplar ve video kasetler alıp verir, ellerinde meslekî bilgi adına her ne biriktiyse çekincesizce paylaşırlardı.
Sinemaseverlerin İstanbul'daki değişmez mekânı Beyoğlu'nda, 1 Temmuz 2003 günü yeniden biraraya geldi iki dost. Sıkı bir sohbete daldılar; bu arada da çaylandılar, sigara tüttürdüler, alacaklarını alıp, vereceklerini verdiler. Sonrasında Sadi'yi uğurlamak üzere kalkıp Beyoğlu'nun asırlık taş yapılarla bezeli arka sokaklarından Taksim'deki otobüs duraklarına doğru ilerlemeye başladılar. (Bütün bu süreci, Metin'in bana aynı yerde bir kaç ay önce gerçekleştirdiğimiz muhabbet sırasında anlattıklarından dolayı böylesine ayrıntılı olarak bilmekteyim.)
Bizim adam, tam da ara sokaklarda sinema tarihinin tozlu raflarında yitip gitmiş bir filmin keşfedilmeyi bekleyen müziklerine dair heyecanlı heyecanlı bir nutuk atarken, en sert korku filmlerinde bile rastlanmayacak kadar ürkütücü ve can acıtıcı bir kare yansıdı hayatının perdesine. Beyoğlu'nun, o hiç kimsenin bakım ve onarım yapmaya gerek duymadığı- 100-150 yıllık köhne hanlarından birinin pencere pervazlarından iri bir taş bloğu koptu. Blok, iyice hız alarak yere doğru düşmeye başladı ve o an, o saniye tam da taşın menzili içinde bulunan Sadi'nin başına çarptı.
Çarpmanın ve yaşanan dehşetin etkisiyle Metin bir tarafa, Sadi bir tarafa düşmüştü. Çevreden koşanlar her ikisini de kontrol edip telaşla sordular: “Arkadaşlar, iyi misiniz, bir şeyiniz var mı?”
Lanet olası bir Beyoğlu vurdumduymazının, kopmasına ramak kalmasına rağmen ciddiye alıp da yarım saat uğraşarak yerine iyice sabitlemediği o moloz parçası, Sadi'nin 39 yıllık ömrü boyunca beyninin kıvrımlarına binbir emekle yerleştirdiği milyarlarca sinemasal bilgi ve hatırayı topu topu bir kaç saniyede alıp götürmüştü. Üstelik, yalnızca hatıralarını değil, aynı zamanda hayatını da…
Gözünün önünde beyni parçalanarak ölüp giden bu dostun kaybı, Metin'i yıllar sonra ikinci kez derin bir travmaya soktu. Her şeyi boşverdi ve çalışmayı bıraktı. Bir altı ay kadar oradan oraya savuruldu. Kendi alanında böylesine değerli çalışmalara imza atmış özel bir adamın bu kadar ucuza gitmiş olmasını bir türlü içine sindirememekteydi. (Bu arada, Sadi'yi 39 yaşında öldüren bu utanç verici ihmalin sorumluların, aradan geçen 4 yılda hâlâ doğru düzgün bir ceza almadığını ve açılan kamu dâvâsının bitmez tükenmez bilirkişi raporlarıyla, karşılıklı suçlamalarla, sanık durumundaki kişi ve kurumların cilalı savunmalarıyla sürüp gittiğini de hemen belirtelim.)
Sonrasında, senaryosunu bu travmatik dönemde yazdığı, sinemada öteden beri çok sevdiği bir tür olan “gore” (bol kanlı korku filmi) temalı bir film projesiyle yeniden hayata döndü dostum… İçinde bulunduğu yılgınlık psikolojisinden silkindi ve Sadi'ye adamayı planladığı bu proje için harıl harıl çalışmaya başladı. Bütün hayatı boyunca saygınlık kazandırmak için uğraştığı ve “Dünyayı Kurtaran Adam”, “Killink”, “Turist Ömer Uzay Yolunda”, “Üç Dev Adam” gibi bazı ünlü örneklerine de sonunda dünya çapında şöhret kazandırdığı “no-budget movie” (bütçesi olmayan film) türünde bir eser de nihayet bizzat kendisi ortaya koyacaktı. Bir miktar boş mini DV kaset aldı, ödünç bir el kamerası buldu ve bu işlere sevdalı bir grup dostuyla birlikte 2004 yılından itibaren “Baltam Gelecek, Kellen Gidecek” adlı “gore” denemesini çekmeye başladı. “Teen-slasher” (genç kahramanların metruk bir mekân ya da ormanlık bir kamp alanında kimliği belirsiz bir manyak tarafından tek tek katledildikleri korku filmleri ekolü) alt-türünün bütün bildik klişelerini tepe tepe kullanan, türe saygı duruşu niteliğinde bir çalışma olacaktı bu. En çok da prodüktörlüğünü Suriyeli Müslüman yönetmen Mustafa Akkad'ın yaptığı, şimdilerde artık bir korku klasiği olarak kabul edilen 1978 yapımı “Halloween”den (Cadılar Bayramı) etkilenmişti adamım. Bu yüzden de görüşmelerimizde filmini Akkad'a ithaf etmekten söz edip duracaktı.
Metin ve ekibi, filmi bitirmek için hiç mi hiç acele etmediler. Çünkü, yapılan iş, tıpkı konusu ve çekimlerindeki ilkellik gibi, çekim öyküsüyle de “no-budget movie” kültürüne yüksek sadâkatini muhafaza etmeliydi. O yüzden, Trakya'daki ormanlık alanlara ancak aracın benzini için para bulundukça ya da ekibin tamamı serbest kaldıkça gidildi. Bazen iki çekim arasında 4-5 aylık bir zaman diliminin geçtiği dahi oldu. Zaten çekimler de tamamen bir eğlence havasında sürdürülmekteydi.
Metin, ölümünden kısa bir süre önce, “Baltam Gelecek, Kellen Gidecek”in çekimlerini bitirmiş ve kurgu aşamasına geçmişti. Hatta, Youtube'a “Pek yakında geliyor” ibaresiyle filminin bir-iki tane fragmanını eklemeyi dahi ihmal etmemişti.
İşte, sinema üzerine diğer bütün planları gibi hayatının son üç yılını verdiği filminin gösterişli galasına ilişkin o büyük hayâli de, bayramın ikinci günü Bakırköy'de bir evde kendisini bulan tehlikeli bir başağrısı nöbetinin ardından dondu kaldı. Takdir-i ilahi, çok sevdiği bir alanda dur durak bilmeksizin yeni bir şeyler üretmeye çalışan bu yorgun kulu için artık “pause” düğmesine basıyordu.
O an yanında bulunan arkadaşları, beyin kanaması geçiren Metin'i apar topar en yakındaki tıp merkezine, Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi'ne kaldırdılar. Ve kendisi orada beynine yapılan müdahaleler sırasında “derin koma” durumuna girdi. Ki ben de bu olayı ancak üç-dört gün sonra, internet sitelerine yansıyan iki paragraflık bir haber sonucunda öğrenebilecektim.
Düşündükçe hâlâ tüylerim diken diken oluyor. Çünkü o gün, tam da o saatlerde, yine Bakırköy semtinde, büyük bir alışveriş merkezinin müzik mağazasında gözüme çarpan “Cazcı Kardeşler” posteri yüzünden bir anda onu hatırlamış ve bayramlaşmak amacıyla kendisini aramıştım. Bana -fiziksel bir benzerlikten mi yoksa başka bir sebepten miydi, gerekçesini şimdi tam olarak hatırlayamıyorum- “Cazcı kardeşler” filminin yönetmeni John Landis'e atfen, son yirmi yıldır her gördüğünde “Landis” diye hitap ederdi dostum…
Alışveriş merkezindeki dükkanın duvarına asılmış o nostaljik postere uzun uzun bakarken, Metin'in yüzünün ansızın hafızamdan süzülüp gözümün önüne asılmasını ise, televizyon gazeteciliği yaptığım bir dönem yoğun olarak uğraştığım “parapsikoloji”nin bana oynadığı ilginç bir oyun olarak görmeliyim sanırım. Çünkü, sonradan oturup hesapladım ki ben cep telefonumun tuşlarına basıp “Ulaşılamıyor” mesajını dinlerken, o da aynı dakikalarda yavaş yavaş komaya giriyormuş.
O gün “pause” düğmesine basan takdir-i ilahi, tıpkı Nusret'te ve genç yaşta ölen diğer bütün iyi kalpli kullarında olduğu gibi, çok geçmeden onu da yanına almayı ve kendisine en göz kamaştırıcı fantastik serüveni yaşatmayı diledi. Bu yüzden de 20 gün boyunca rölantide bekleyen film makinesinin düğmesi 1 Kasım Perşembe sabahı “pause” pozisyonundan “stop” pozisyonuna doğru çevrilecekti.
* * *
Netice, itibarıyla, yeryüzünün her köşesinde her gün, her saat, her dakika ve de her saniye birileri doğmakta… Ancak, Yüce Allah, adına “fark yaratmak” denilen o nadide özelliği ve buna ilişkin yetenekleri dünyaya getirdiği herkese aynı oranda bahşetmiyor. Varlığınızı kendiniz, aileniz, toplumunuz ve insanlık için bazı özel yetenekler ve değerlerle donatmazsanız, yalnızca “yaşayıp gitmiş” oluyorsunuz. Ancak, çevresindeki herkese sürekli bir şeyler öğreten, onlara yeni ilgi alanları ve yetenekler kazandıran, varlığıyla insanlara neşe ve mutluluk saçan biri olduğunuzda, dostlarınızın sizi son nefesinizi verdikten sonra dahi öyle hemencecik unutmaları mümkün olmuyor. Çağlar boyunca sayısız hükümdarın peşinde koştuğu “ölümsüzlük” iksirinin sırrına işte asıl o zaman vâkıf oluyor ve gönüllerde sonsuza dek yaşıyorsunuz.
İnsanları kılık-kıyafetlerine, sakalının ve bıyığının boyuna göre değerlendirmeyi huy edinmiş odun ruhlu bazıları şimdi söyleyeceklerimi asla anlamayacaklardır. Ancak ben yine de anlayanlar bir gerçeği çok iyi bilsin diye vurgulamak istiyorum. Metin Demirhan gayet “inançlı” bir adamdı. Onun, bir sinemacı ve karikatürist olarak yıllar yılı -içinde yer aldığı kültürel çevrenin doğal yapılanması gereği- şeklen büründüğü o savruk, nihilist görünümü ise yalnızca oyunun bir parçasıydı.
Kendisiyle bundan bir kaç ay önce Beyoğlu'ndaki bir kafeteryada yaptığımız son ve en uzun (ne yazık ki bu da aslında bir veda sohbetiymiş) görüşmede kulaklarımın duydukları nedeniyledir ki cenazesinde İmam'ın sorduğu “Kendisinin iyi bir mümin olduğuna şehadet edip, ona haklarınızı helâl eder misiniz?” sorusuna bütün kalbimle ve tereddütsüzce cevap verdim: “Ederim!”
Zaten, Türk sinemasına en zorlu rollerde yıllarca emek vermiş olmasına rağmen kıymeti asla bilinmemiş bir aktör olan Aytekin Akkaya'nın, 20 gündür hastanede sürüp giden bu mücadele ve sonunda gelen ölümden haberi olmadan evinde sessiz sakin otururken, Metin'in ölümünü o gece benden gelen tesadüfî bir telefonla öğrenmesi, yaşadığı şokun ardından hemen ertesi gün de cenazeye koşarak caminin avlusunda dostunun tabutunu taşıması, bana göre Allah'ın bu garip kulunu ne denli sevdiğinin bir başka kanıtıydı.
Metin Demirhan, “Dünyayı Kurtaran Adam' asla kötü bir film değildir. O, Türk sinemasında bilim-kurgu türünün esamesi bile okunmazken, George Lucas'ın Yıldız Savaşları'yla büyüyen Türk gençliğine iyi-kötü böbürlenebilecekleri bir film yapmaya çabalayan meteliksiz yönetmen Çetin İnanç'ın, parlak kariyerinin yavaş yavaş sonlarına doğru yaklaşan Cüneyt Arkın'ın ve onun aksiyon filmlerindeki değişmez ekürisi Aytekin Akkaya'nın, kıymeti ancak gelecekte anlaşılabilecek olan yurtseverce bir çırpınışıdır” derdi hep…
Metin'in bu ünlü filmi salt bir “film” olarak değil, “sosyolojik bir vak'a” olarak görmesini sağlayan o müthiş ileri görüşlülüğünü, bu konuda ilk kez konuşmaya başladığı zamanlarda “Sıyırmış bizim deli çocuk” diye düşünerek dinlemiştik hepimiz. Oysa, zaman bizi değil, onu haklı çıkardı. 80'lerde gırgır geçmek için dilimize pelesenk ettiğimiz bu ucube film, 90'larda ve özellikle de 2000'lerde Amerikan mağazalarında DVD'si 25 dolara satılan, üzerine doktora tezleri yazılıp festivaller düzenlenen bir “kült yapıt”a dönüştü. Çünkü, “Dünyayı Kurtaran Adam” gibi üçüncü dünya filmlerine, Amerikan sinemasının ucu bucağı görünmeyen mâlî ve teknik imkânlarının perspektifinden bakarsanız, olsa olsa kocaman bir “çöplük” görürsünüz. Ancak, bu gibi yapımlara bir de Metin'in o “merhametli” perspektifinden baktığınızda, alabildiğine garibanca koşullarda çekilmiş böylesi filmlerin, aslında her biri Türk sinemasının tarihçesi içinde çok önemli birer yapı taşı oluşturan nadide kültürel değerlerimiz olduğu yargısına varırsınız. Günümüzde Cem Yılmaz gibi sanatçılar “Gora” gibi yüksek bütçeli filmlerde Türk animatörleri eliyle milyonlarca dolar maliyetli uzay savaşı sahnelerinin yapımına girişebiliyor ve bu tür iddialı teknik gösterilerin altından da rahatça kalkabiliyorlarsa, sahip olunan o yüksek özgüven duygusunun ardında “Turist Ömer Uzay Yolunda”, “Killink”, “Üç Dev Adam”, “Türk Şeytan”, “Dünyayı Kurtaran Adam” gibi denemelerle başlayan bir milat vardır.
Bilenler bilir; Hollywood'un 1950'lerde çektiği düşük bütçeli bilim-kurgu filmlerinde de dekorlar zangır zangır titriyor, uçandaireleri havada tutan ipler belli oluyordu. Ancak, bütün o filmler şimdi birer “klasik” sayılıyor ve yönetmenlerinin hatırasına özel gösteriler düzenleniyor.
İşte o yüzdendir ki bu yazıya da Metin'in cenazesinde çektiğimiz fotoğraflardan geriye kalan en anlamlı enstantaneyi koydum. O ne mi? Her biri inanılmayacak kadar ilkel koşullarda yapılmış düzinelerce serüven filminde üstlendiği roller nedeniyle vücudunda kırılmadık bir tek kemik bile kalmayan, buna karşılık Türk sinemasına verdiği onca emek nedeniyle kendisine takdim edilmiş bir tek ödülü bile bulunmayan sevgili Aytekin Akkaya'nın, gazeteler, dergiler, internet siteleri ve de yurtdışında yayımlanan yabancı kökenli DVD'lerin menüsü için kendisiyle sevgi ve hayranlık yüklü söyleşiler yapıp adını yıllar sonra yeniden gündeme getiren Metin Demirhan'ın cenazesinde onun tabutunu taşıması, ebedî yolculuğuna uğurladığı bu genç dostuna son bir sevgi bakışı göndermesi…
Metin Demirhan, “Dünyayı Kurtaran Adam”ı -biraz gecikmeli de olsa- dünya çapında bilinen bir “kült film”e dönüştürmüştü. “Dünyayı Kurtaran Adam” da onun bu iyiliğini unutmayıp, evrenin en uzak köşelerinden cenazesine koştu.
Yaşarken birbirlerini hiç tanımamış olan; buna karşılık hayatımın iki farklı cephesinde yer alarak o sıcacık dostluklarıyla bana daima neşe vermiş, ışık saçmış bulunan Nusret'e de Metin'e de bu saatten sonra gönderebileceğim yegâne armağanı, bütün kalbimle inanarak okuduğum birer “fatiha”yı gönderiyorum. İkisinin de ruhları şâd olsun…
Hayatımın bundan sonraki dönemi -hiç kuşkusuz ki- onlarsız çok daha sıkıcı geçecek.






