Türk Sineması'nın enkazını toparlayan adam

Ali Murat Güven
00:004/08/2011, Perşembe
G: 4/08/2011, Perşembe
Yeni Şafak
Türk Sineması'nın enkazını toparlayan adam
Türk Sineması'nın enkazını toparlayan adam

50 yılı aşkın bir süredir sinema sektörümüzün içinde yer alan ve akla hayâle gelebilecek her türlü teknik sorunu âdetâ kırmızı renkteki şu meşhur 'İsviçre ordu çakıları' gibi çözmesiyle tanınan bir ses ve görüntü sistemleri duayeni Erdoğan Bidav... Erdoğan Usta'nın son yıllardaki en öncelikli misyonu ise elde kalan 16 ve 35 mm'lik kopyaları hurdaya dönmüş durumdaki eski Türk filmlerini titiz bir onarım eşliğinde yok olmaktan kurtarıp, televizyonlarda yayımlanabilecek kıvama getirmek!

alimuratg@yahoo.com

Eski dönemlere ait olup,
negatif
ve
pozitif
kopyaları artık iyice yıpranmış durumdaki sinema filmlerinin restorasyonu, günümüzde artık yalnızca
ABD
ve
Avrupa
'da değil,
Türkiye
'de de rahatlıkla yapılagelen rutin bir işleme dönüşmüş durumda… Nitekim, ben de yakın geçmişte, özellikle bu konuda öncü bir rol üstlenen
İstanbul
merkezli şirketlerden
VİPSAŞ A.Ş.
'nin çalışmalarına ilişkin bazı
sinema sayfalarımızda…
Sözgelimi, Türk sinemasının
“Selvi Boylum Al Yazmalım”
,
“Kapıcılar Kralı”
,
“Kurbağalar”
gibi artık klasikleşmiş bazı önemli yapıtları son yıllarda hep
VİPSAŞ
'ta restore edildi ve izleyenlerin şaşkınlıkla karşıladıkları bir görsel-işitsel kaliteye kavuşturuldu. Ses kayıtları boğulmuş, her karesi çizik ve leke içinde kalmış, akışlarında hikâyenin bütünlüğünü bozan kopuklar ve rahatsız edici sıçramalar gözlenen daha pek çok film,
VİPSAŞ
'ın yaklaşık
1 milyon ABD Doları
'na ithal ettiği çağdaş bir teknolojik altyapıyla âdetâ günümüzde çekilmişçesine berrak bir görünüme kavuşturuluyor.
Bütün bunlar elbette ki çok güzel gelişmeler… Fakat, şu da unutulmasın ki restorasyon konusunda uzmanlaşan şirketler yorgun bir filmi
“ameliyata yatıracakları”
zaman, yapımcısından en öncelikle onun
“master kaydı”
nı talep ediyorlar. Yani, daha ilk çekildiği zaman kameradan çıkan
orijinal negatifini
… Dijital restorasyon işlemi ancak o zaman gerçek anlamda verimli olabiliyor çünkü... Bunun dışında, yapımcı şirket uzun yıllar boyunca
Anadolu
'yu kent kent dolaştığı için hurdaya dönmüş bir ikinci jenerasyon kopya teslim ettiğinde, restorasyon çalışmasını yürüten teknisyenlerin ellerinden çok fazla bir şey gelmiyor. Yenileme operasyonuna temel oluşturan kopyanın durumu içler acısı olduğunda, ses ve görüntüde mucizevî bir düzelme beklemek de abesle iştigâl…
Pekiyi ya, restore edilmesi istenen yapıt, bırakın kameradan çıkan orijinal negatifini, dünya üzerinde doğru düzgün bir pozitif kopyası bile kalmamış, var olan son
16
ya da
35 mm
'lik şeridi de perişan durumdaki çok eski tarihli bir Türk filmi ise ne oluyor?
İşte, o zaman,
Beyoğlu-İstiklâl Caddesi
üzerindeki
Sadri Alışık Sokak
'ın derinliklerinde bulunan küçücük bir dükkana,
"Bidav Telesine"
adlı o dükkanın içinde neredeyse tek partili Türkiye yıllarından kalma sinema makineleri, kameralar ve film şeritlerinin arasında sabırla boğuşup duran
73
yaşındaki bir adama başvuruyorsunuz. İlerlemiş yaşına rağmen, sıra işini yapmaya gelince inanılmaz zinde ve çevik olan bu güleç yüzlü er kişinin adı
Erdoğan Bidav
Kendisi, benim de -bir sinema yazarı ve aynı zamanda bir amatör filmcilik meraklısı olarak- adını bu sektörde ta uzun yıllar öncesinde tıpkı bir
“efsane”
gibi dilden dile dolaşırken duyduğum, fakat yüz yüze tanışmamızın ancak geçen yıl nasip olabildiği gerçek bir ses ve görüntü teknolojileri duayeni…
13
yaşlarında atıldığı çalışma hayatında, son
60
yıldır makinist çıraklığından başlayarak kesintisiz bir şekilde sinemayla yatıp sinemayla kalkmış olan Erdoğan ağabeyin yaptığı işi, gazete sayfalarının iki boyutlu yüzeyinde anlatmak o kadar zor ki aslında… Sizlere ancak dilim döndüğünce aktarabilirim bu çok özel adamın sinemamıza verdiği el emeği göz nuru hizmetleri… Girizgâhı kendi koleksiyonculuk serüvenimden güncel bir örnekle yapmak, belki de en doğrusu olacaktır.
Bundan
7-8
ay önce,
eBay
adlı uluslararası müzayede sitesinden yaklaşık
2-3
dakika süreli ve oldukça nadide bir film şeridi satın aldım. Amerikalı bir koleksiyoncunun elinde bulunan bu kısa çekim, İstanbul kentinin
1910
'da çekilmiş siyah-beyaz görüntülerini içermekteydi. Gelin görün ki benim film, dünyada artık ne kamerası, ne de gösterici makinesi kalmamış, sürükleme delikleri yanlarda değil şeridin tam orta yerinde gömülü olan arkaik bir model; Fransız
Pathe
şirketinin bir dönem yaygınlaştırdığı, sonrasında ise yok olup giden
9,5 mm
formatındaydı.
ABD
'den kargoyla gelen küçük bobini nasıl izleyebileceğimi, bu kısacık çekimdeki eşsiz görüntüleri hangi yöntemle kurtarıp gün ışığına çıkartabileceğimi kara kara düşünürken, sektörde tanıdığım herkes,
“Bu işi çözse çözse Erdoğan Bidav çözer”
diyerek,
Beyoğlu
'nun arka sokaklarındaki o mütevazı dükkanı işaret etti.
Sesi ve görüntüsü yok olmanın eşiğine gelip kullanılamayacak kadar hurda olmuş, kendisini oynatabilecek herhangi bir mekanik sistem kalmamış ne kadar antika film varsa bunları ne yapıp edip modern video bantlara aktarabilmesiyle tanınan Erdoğan ağabey, kendisine duyulan o yüksek güveni benim işimde de boşa çıkartmadı ve ülke içinde tek bir göstericisi bile olmayan
9,5 mm
'lik o tarihî
“İstanbul filmi”
ni bir yolunu bulup beyaz perdenin üzerinde sağ salim oynattı; sonra da aynı görüntüleri
“telesine”
işlemiyle profesyonel bir kasete aktararak bana teslim etti. Bunun için ne ücret mi alarak? Yalnızca 100 TL!
Aynı işlemi
ABD
'de,
İngiltere
'de ya da
Fransa
'da yaptırmaya kalkışsam canıma okuyacaklarını gayet iyi bildiğim için, böyle bir jest karşılığında kendisine duyduğum saygı ve minnettarlık daha da arttı.

YARIM YÜZYILI AŞKIN BİR SÜREDİR SİNEMA SEKTÖRÜNÜN HİZMETİNDE

1938
doğumlu
Erdoğan Bidav
, Balkan göçmeni bir ailenin çocuğu olarak
Eskişehir
'de dünyaya gelmiş. Mesleğe radyo tamircisi olarak başlayan Erdoğan Usta'nın çocukluk ve gençlik yılları, babasının memuriyeti nedeniyle kent kent dolaşarak geçmiş.
Adana
'da önce
Erkek Sanat Enstitüsü
'nü, ardından da elektrik-elektronik üzerine diğer bazı destekleyici kursları başarıyla tamamladıktan sonra,
1960
'larla birlikte yavaş yavaş sinema sektörüne yönelmiş. İlk aşamada sinema salonlarının ses sistemlerini kurmakla başlayan bu ilgi, daha sonra yine başka bir kurstan aldığı
“sinema makinistliği”
ehliyetiyle daha profesyonel bir boyut kazanmış. O tarihten itibaren de sinema teknolojilerine ilişkin olarak meslektaşlarını fersah fersah aşan düzeyde bir uzmanlık noktasına erişmiş. Sektörün eskilerinin de kabul ettiği bu tespitim kesinlikle bir mübalağa değil; öyle ki Erdoğan Usta'ya ormancı baltasıyla paramparça edilmiş bir sinema makinesi kalıntısı verin; bir hafta sonra yanına gittiğinizde onu eskisinden daha bakımlı ve sorunsuz şekilde film oynatır durumda bulabilirsiniz!
İçi tıklım tıkaş eski film şeritleri, her formattan film gösterim makineleri, antika film kameraları ve her ne ararsanız bulunan esaslı bir tamirat setiyle dolu dükkanında Bidav'ın meslekî hatıralarını dinlediğinizde, anlattığı şeylerin aslında Türk sinema tarihindeki çok önemli dönemeçlere işaret ettiğini fark ediyorsunuz. İlk renkli filmler, kömür ışıklı makinelerden lambalı makinelere ilk geçiş, ilk çift kanallı/stereo sesli filmler, ilk 70 mm'lik filmler, ilk Dolby Digital 5.1 ses sistemleri… Nitekim, üniversitelerin sinema-TV bölümlerinde okuyan gençler de onun hatıralarının Yeşilçam tarihine ışık tutan değerini keşfetmiş olacaklar ki dükkânı haftanın her günü genç sinemacı adayları ve kıdemli sinema tarihçilerini ağırlıyor. Sözgelimi, Türkiye'de yalnızca
Beyoğlu-Emek
sinemasında bulunan ve
1970
'ler boyunca
10-15
tane önemli filmin gösteriminde kullanılan
70 mm
'lik dillere destan geniş perde sinema makinesini,
1974
yılında bir İngiliz mühendisiyle birlikte o kurmuş. Bunun gibi, daha pek çok salonun sinema makinelerinin bakım ve onarımı, gelişen teknolojilere paralel olarak revize edilmesi, hükmünü uzun yıllar sürdüren tek kanallı/mono donanımların ardından Türkiye'deki ilk
stereo
ses çıkışlı, hemen ardından da
Dolby Digital
düzenekli salonların teknik dönüşümlerinde çoğu kez onun emeği var. Son yıllarda bu tür teknik hizmetler daha ziyade yurt dışı bağlantılı ekipler eliyle yürütüldüğü için, ağabeyimiz de çalışmalarında ağırlığı hurdaya dönmüş eski Türk filmlerinin derlenip toparlanmasına vermiş.
Elinde sinema makinesine takılamayacak kadar hurda şeritler olan her kim varsa soluğu Beyoğlu'ndaki
“Bidav Telesine”
de alıyor ve Erdoğan Usta'dan filmini kurtarmasını istiyor. Onun ise böyle durumlarda yaptığı işlemler tek kelimeyle akıllara zarar… İki saatlik bir sinema filminin
3200 metre
dolayında olduğunu göz önünde bulundurursak, filme ait makaraları tezgâhına takıyor ve neredeyse kare kare fiziksel inceleme yaparak sarıma başlıyor. Bu süreçte de şeridin üzerine yapışmış bant, leke, yabancı madde, yanı sıra sürükleme deliklerinde kırıklar, kötü yapıştırılmış noktalar, oynatımı bozabilecek her ne sorun varsa, gariban pantolonuna yama yapar gibi tek tek onararak ilerliyor. Sabırsız birini çatlatma potansiyeli yüksek olan bu işlemin aşırı yorgun filmlerde iki haftaya kadar yayıldığını da özellikle belirtelim. Ardından, onardığı üç kilometreyi aşkın şeridi üst üste bir kaç kez, üzerine bu iş için üretilmiş özel bir solüsyonun döktüğü narin yüzeyli bir bezle silip, filmi
“video transfer”
e uygun duruma getiriyor. Son aşamada ise kıra döke ilerleyen o filmi, bir kaydedici kamera ile bir gösterici makineden oluşan telesine sistemine bağlayıp dijital ortama aktarıyor. Artık geri döndürülmez nitelikteki fiziksel yıpranmalar ve kırıklar nedeniyle, transfer amaçlı oynatım da defalarca duraklayarak gerçekleştirilen son derece sıkıntılı bir işlem…
Ondan bu tür
“hayata döndürme operasyonları”
nı talep eden belli başlı kuruluşlar ise ya eski Türk filmlerine ait toz toprak içindeki makaraları
“kiloyla”
satın almış, fakat bunları rahatça oynatabilecekleri video bantlara dönüştürmekte zorluk çeken televizyon kanalları, ya da depolarındaki eski filmleri
VCD
ve
DVD
formatında piyasaya sürerek o yapıtlardan yıllar sonra ek bir gelir elde etmeyi planlayan Yeşilçam'ın kıdemli yapım şirketleri… Eldeki kopya ne kadar kötü durumda olursa olsun, Bidav'ın bugüne kadar
“Yapamadım, pes ettim”
dediği bir vak'a da çıkmamış.
Geçtiğimiz mayıs ayında, mesleğine verdiği
50
küsur yıllık emekleri nedeniyle
Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Vakfı
tarafından başkente davet edilerek, üniversitede düzenlenen bir törende
“takdir belgesi”
yle onurlandırıldığını öğreniyoruz Erdoğan Usta'nın… Duvarına asmış olduğu o belgeyi bize gururla gösteriyor.
Günün birinde, gecenin bir yarısında televizyonun karşısında otururken, gözleriniz siyah-beyaz yıllardan kalma, görüntüleri çizik içinde, sesleri yalpalayan, fakat buna rağmen zamanın yıpratıcılığına elinden geldiğince direnerek akıp giden
1940
'lar,
50
'ler ya da
60
'lardan kalma yorgun görünümlü bir Türk filmine takılırsa, bilin ki o filmin sizlere ulaşmasında Erdoğan Usta'nın şahin gözleri ve mahir ellerinin de ciddi bir hakkı vardır.

Klasik dönem Türk sinemasının artık hiç bir bilgisayarın kurtaramayacağı kadar kötü durumdaki yâdigarlarını günümüzde bile iyi kötü hâlâ izleyebiliyorsak, bunun sebebi onun simgesel bir el hakkı karşılığında ortaya koyduğu hayranlık uyandırıcı sabrıdır.


* * *

Sinemacılıkta “telesine işlemi” nedir?

Batı dillerindeki yazılışı
“telecine”
şeklinde olan bu işlem,
8
,
16
,
35
,
70 mm
ya da
IMAX
(yatay 70 mm) formatlı sinema filmlerindeki ses ve görüntünün, televizyon gösterimleri için, herhangi bir kalite kaybına yol açılmadan, dijital yayıncılıkta kullanılan profesyonel video bantlara aktarılması anlamına geliyor. Bunun için de bir tarafında
film gösterim makinesi
, diğer tarafında ise
profesyonel bir video kamera
bulunan, her biri kendi yerlerine sabitlenmiş yekpare bir cihaz grubundan yararlanılır.
Film makinesine takılan bobin, göstericinin objektifinin hemen önünde bulunan yarı saydam bir buzlu camda, ses ve görüntü berraklığı en iyi duruma getirildikten sonra küçük bir resim çerçevesi boyutunda oynatılmaya başlanır. Buzlu camın diğer tarafında bulunan dijital bir kamera da aynı resim çerçevesine odaklanarak camda oynayan filmi bir video kasette kayıt altına alır. Bu sırada sesler ise oynatıcıdan kameraya giden özel bir kablo aracılığıyla aktarılmaktadır.
Böylelikle,
“telesine”
işlemi yapılmış, yani
şeritten dijital ortama transfer edilmiş
film, bir kasetin ya da hard-diskin içinde oradan oraya rahatlıkla taşınarak televizyon yayınlarında daha pratik bir yöntemle gösterilme imkânına kavuşur. O kaset ya da hard-diskten de aynı filmin
VCD
ve
DVD
kopyaları üretilir.