İlk anayasamız da darbenin ürünüydü

00:0031/01/2010, Pazar
G: 3/09/2019, Salı
Abdullah Muradoğlu

Tarihimizin ilk anayasası 1876''da ilan edildiğinde Sultan Abdulaziz''i deviren asker-sivil karışımı bir cuntanın hakimiyeti devam ediyordu.Cunta, Abdulaziz''i devirmiş (belki de öldürmüş), ardından da “alkolik”, “mason” ve “hasta bir adam” olan Beşinci Murad''ı tahta geçirmişti.Sultan Abdulaziz''i özgürlüklerin ve Batı tipi bir anayasal monarşinin önünde engel gördükleri için devirenler kendi aralarında bile anlaşamamışlardı.Her ikisi de meşrutiyet taraftarı olan Mithat Paşa ve Süleyman Paşa birbirlerine

Tarihimizin ilk anayasası 1876''da ilan edildiğinde Sultan Abdulaziz''i deviren asker-sivil karışımı bir cuntanın hakimiyeti devam ediyordu.

Cunta, Abdulaziz''i devirmiş (belki de öldürmüş), ardından da “alkolik”, “mason” ve “hasta bir adam” olan Beşinci Murad''ı tahta geçirmişti.

Sultan Abdulaziz''i özgürlüklerin ve Batı tipi bir anayasal monarşinin önünde engel gördükleri için devirenler kendi aralarında bile anlaşamamışlardı.

Her ikisi de meşrutiyet taraftarı olan Mithat Paşa ve Süleyman Paşa birbirlerine diş biliyorlar ve bir araya geldiklerinde “ne olur ne olmaz” diyerek masaya tabancalarını koyuyorlardı.

Bir keresinde Mithat Paşa masaya kocaman bir revolver koymuştu ve Süleyman Paşa bunun üzerine “Canım, bu kocaman revolver ne oluyor? Onun böyle küçükleri de iş görür” diyerek cepte taşıdığı bir tabancasını gösteriyordu.

Meşrutiyet isteyen cuntacılar Kanun-i Esasi (Anayasa) meselesini konuşmak için bir araya geldiklerinde Sadrazam Mütercim Rüştü Paşa sözlerine, “Ehl-i vatanda meşrutiyet-i idareye kabiliyet yoktur. Hürriyet-i ehalide enva-i mazarrat mevcuttur” diye başlıyor ve şöyle devam ediyordu:

“Biz ahaliye bazı serbestlikler gösterelim ki, onlar devletten hukukumuzu temin ettik zannetsinler. Gerçekte ise bir şey vermiş olmayalım”.

Süleyman Paşa ise bu sözlere öfkelenerek, Sultan Abdulazizin padişahlıktan indirilmesinin sebebinin halihazırdaki baskı idaresini muhafaza etmek değil milletin istikbalini temin etmek olduğunu haykırmıştı.

Rüştü Paşa ise şöyle cevap vermişti:

“Canım bu ahaliye imtiyaz vermeye gelmez. Verdikçe, daima ziyadesine talip olurlar, kanaat getirmezler.”

Benzer sözleri aradan 130 yıl geçtikten sonra bile duymak şaşırtıcı değil midir sevgili okurlar.

Anayasa kelimenin gerçek anlamında siviller tarafından yapılmadığında halka bakış açısı böyle oluyor, gizli, açık vesayet maddeleri Anayasaya şırınga ediliyor.

“Referandum” zikredildiğinde sivil görünümlü bazı şahısların tüylerinin diken diken olmasının sebebi de, halktan korkmaları ve halka güvenmemeleridir.

Öyle ya, her askeri darbenin ardından yapılan seçimlerde darbecilerin umdukları olmamıştı ve her defasında halk kendisinden bekleneni değil gönlünden geçenleri tercih etmişti.

1876 Anayasası''na dönelim..

Akıl sağlığını yitirmiş bir Beşinci Murad''tan cuntacılar istedikleri muradı alamadıklarından yeni bir padişah şart olmuştu.

Oysa İngilizler Sultan Abdulaziz devrilmeden 1 yıl kadar önce Beşinci Murad''ın tahta geçmesinden mennuniyet duyacaklarını cuntacılara bildirmiştiler.

Osmanlı donanmasında amiral olan İngiliz Hubert Paşa Sultan Abdulaziz''in devrilmesinde önemli rol oynamıştı.

Ne var ki kader, İngilizleri büyük bir hayal kırıklığına uğratmıştı.

Kanunu Esasi''yi ilan etme işi Sultan İkinci Abdulhamit''e kısmet olmuştu.

Kanun-i Esasi hazırlanırken Haliç Tersanesi''nde toplanan yabancı devletlerin elçileri Osmanlı İmparatorluğu''nun kaderini ellerine alacakları bir müzakereyi başlatıyorlardı.

Ve tersanedeki toplantının başladığı atılan toplarla ilan ediliyordu.

Yabancı elçiler Osmanlı imparatorluğunda yaşayan hıristiyan azınlıkların durumunu müzakere ediyorlardı..

Kanuni Esasi için toplanan bizim adamlar ise “Kanun-ı Esasi''yi ilan ediyor bu toplar” diyerek pişkince geçiştiriyorlardı meseleyi.

Aslında Kanun-i Esasi''nin ilan edilmesiyle tersnae konferansının iptal edilmesi bekleniyordu.

Tam tersi oldu, konferansa katılan devletler aldıkları kararları Osmanlı devletine bildirdiler.

Osmanlı devleti bu kararları kabul etmedi ve arkasından Rusya Osmanlı''ya savaş açtı.

Osmanlı Rus Harbi böyle başladı.

Dolayısıyla ne Kanun-i Esasi''ye ne de Parlamentoya ihtiyaç kalmıştı.

Bu arada Sadrazam da olan Mithat Paşa, Kanuni Esasi''ye ilave ettirdiği bir maddenin kurbanı oldu.

Abdulhamit bu maddeye dayanarak Mithat Paşa''yı Sadrazamlıktan azlederek sürgüne gönderdi.

Halbuki Mithat Paşa, Sadaret''te uzun yıllar kalacağını hesap ediyordu.

Kanun-i Esasi ilan edildikten sonra yapılan bir toplantıda, Şehremaneti Meclisi azalarından biri Sadrzamanlık makamının beş altı yıl kendisine ihtiyaç duyduğunu belirterek güya Mithat Paşa''ya iltifat ettiğini düşünüyordu.

Mithat Paşa kızarmış bozarmış ve “Cifir ilmini bilen birisi bu sabah gelmişti. Sadarette onaltı yıl kalacağımı müjdeledi, sizin ifadeniz müddeti kısalaştırıyor” diyerek cevap vermişti..

Büyüklük hastalığına yakalanan Cumhuriyet dönemi ihtilalcileri için de geçerliydi bu.

Eski ihtilalcilerden albay Emin Aytekin “ihtilal çıkmazı” kitabında bir anekdot anlatır.

“İstanbul''da bir general vardı ki hangi taşı altından kaldırsanız altından o çıkardı. Görevi değildi ama kendisi bundan hoşlandığı için bunu görevi zannederdi. Odasında masasının üstünde bir Atatürk büstü vardı. Çalışma masasının arkasında duvarda Atatürk portresi, ayrıca florasanla yapılmış bir Atatürk profili, önünde Atatürk''e ait kitaplar. Odasında otururken, dolaşırken kendini Tanrının Türkiye''ye gönderdiği Atatürkün bir muakkibi olarak görürdü.

Bir gün ordu komutanı Korgeneral Cemal Tural bana, ''Odasını Atatürk''ün resimleriyle donatmış ve bunların arasında kendisini bir Atatürk olduğu inancına kaptırmış bir adam'' diye tanımlamıştı. Teşhis mükemmeldi.

İşin garip tarafını bu generali bir gün ziyarete gittiğimde gördüm. Telefonu çaldı. Karşısında konuşan bir falcıydı. Cinsiyeti meçhuldü. Erkek miydi? Kadın mıydı? Onu söylemiyordu. Falcı, generalin o günkü falına bakmış ve o günkü tutumunu görerek değerlendirmişti. Falcının generalimizin zaafını keşfeden çok kurnaz bir kişi olduğu belliydi. Bütün konuşmalarında ona Atatürk olacağı inancını telkin ederek yapılması lazım gelenleri yönlendirmeye çalışıyordu. Ben iki telefon konuşmasına şahit oldum. Aklımı kaçıracaktım. Fakat büyük bir zorlama ile renk vermemeye çalıştım. Hatta karşıda konuşanı da çok merak ediyordum. ''Paşam ne olur bir de benim falıma baksın'' dedim. ''Olmaz'' dedi. ''O yalnız benim falıma bakar, başka kimseninkine değil.'' Ama general çok saf bir nsandı. Zaten falcıya inanmak için bu derecede büyük bir safiyet lazımdı. Bu nedenle bana falcının dediklerinden bazı pasajlar nakletti. Pasajlardan telefon falcısının mahir bir yönetici olduğu inancına sahip oldum.”

Biri Osmanlı, diğeri Cumhuriyet döneminden iki eski ihtilalcinin ruh halini yansıttık. Bu ruh hali darbelerden sonra yaptırılmış anayasalara da bir şekilde sirayet ediyor. Sivillerin yanlış yapmaya askerlerden daha meyyal bulundukları ve bu yüzden sivillerin vesayet altında kalmalarını sağlayan bir bakış açısının anayasalara egemen olduğunu söylemek durumundayız.

Ferman anayasaları

Anayasa hazırlanırken önemli bir hatamız da başka ülkelerin anayasalarını taklit etmek. Elbette evrensel hukuk ilkelerinin anayalara bir şekilde geçirilmesini kastetmiyoruz burada.

Toplumun taleplerinin ve ihtiyaçlarının sağlıklı bir şekilde değerlendirilmeden devlet ve toplumu bağlayıcı anayasaların yapılmasını kastediyoruz.

Askeri darbeler sonrasında kabul edilen 1961 ve 1982 Anayasalarının mevcut sorunları çözemediği ve tam tersine bu sorunların çözümsüz kalmasını sağladıkları aşikardır.

1876 Anayasası da Fransız, Belçika ve Prusya anayasaları örnek alınarak yapılmıştı.

“Cemiyeti Mahsusa” adındaki bir kurul tarafından hazırlanan Kanun-i Esasi Bakanlar Kurulu''ndan geçtikten sonra Sultan Abdulhamit tarafından kabul ve ilan edilmişti.

Dolayısıyla 1876 anayasası bir ''ferman anayasası''dır.

Cumhuriyet döneminde askeri darbeler sonrasında hazırlatılmış anayasalar da bir yönden ferman anayasalarına benziyor.

Halka ise bu ferman anayasalarını onaylamaktan başka bir seçenek bırakılmamıştı.

1908''de İkinci Meşrutiyet''in ilanı ve Kanuni Esasi''nin yeniden yürürlüğe girmesi de içerdeki ve dışardaki tepkilerin zorlamasıyla gerçeklemişti.

Yeni anayasa yapılmadı ama Sultan Abdulhamit''in tahttan indirilmesinden sonra, 1909''da Kanuni Esasi''de değişiklikler gerçekleştirildi.

1876''da “Bulgaristan''ın ıslahatı” meselesi birinci anayasanın ilanında büyük rol oynamıştı.

1908''de ise “Makedonya meselesi” İkinci Meşrutiyetin ilan edilmesini ve Kanun-i Esasi''nin yeniden yürürlüğe girmesini zorlamıştı.

1921 Teşkilat-ı Esasiye Kanunu ile 1924 Anayasası da olağanüstü şartların sonucunda hazırlanmışlardı.

1961 ve 1982 Anayasaları ise askeri darbe dönemlerinin ürünüydüler.

Böyle bir tarihsel perspektiften baktığımızda “halkın anayasası” yahut meşhur olan şekliyle “sivil anayasa” hiçbir zaman mümkün olmadı.

Demek ki 134 yıldır sivil bir anayasa yapamamışız.

Şimdi yapabiliriz..

Tarihin önümüze koyduğu bu fırsatı politik ihtiraslara ve kısır çekişmelere kurban etmenin alemi yok.

''Halkın onaylayacağı anayasayı arıyoruz''

“12 Eylül” askeri idaresinin 1983 seçimleriyle yerini sivil bir hükümete bırakmasınından itibaren “sivil anayasa” tartışması yapıyoruz.

Askeri bir darbenin ardından hazırlatılan ve aleyhinde hiçbir propagandaya izin verilmeyecek biçimde halka onaylatılan 1982 Anayasası''nın üzerinden bakıyorum da tam 28 yıl geçmiş.

1990''ların başında Süleyman Demirel “Halkın anayasasını arıyoruz, çağdaşlığın birinci şartı budur” dediğini belki yaşı genç olanlar hatırlamıyor olabilirler arşivler yalan söylemez.

12 Eylül''ün başbakanlıktan ettiği ve sonra da siyasetten uzaklaştırdığı Aynı Demirel, yeniden Başbakan ve ardından da Cumhurbaşkanı olduğunda halkın anayasasını aramaktan vazgeçmişti.

Demirel “halkın anayasasını arıyoruz” dediğinde ''askeri anayasalar''ın vesayetinden kurtulmamız gerektiğini kastediyordu hiç şüphesiz.

Şimdi bile ''vesayet'' tartışması yaptığımıza göre hala halkın anayasasını arıyoruz demektir.

İşin tuhafı başta CHP olmak üzere siyasal partiler öteden beri 12 Eylül anayasasından kurtulmamız gerektiğini beyan edip dururlardı.

Peki neden bir ''sivil anayasa'' yapamıyoruz hiç düşündünüz mü?

1924''ten bu yana, belki de ilk defa sivil anayasa yapma imkanı önümüze çıkmıştır..

Ne ki AK Parti tarafından hazırlanan bir anayasa taslağı sivillerin yönettiği diğer partiler tarafından tepkiyle karşılanmıştı.

İşin tuhafı, sivil anayasanın önünde siviller duruyor, tarih bu pozisyonu elbette kaydedecektir.

Bizim şimdiye kadar bir sivil anayasamız olmadı mı peki?

Bu soruya “oldu” demek için elimizde yeterli veri yok.

1921 ve 1924 Anayasaları her ne kadar Meclisler tarafından yapılmış olsa bile olağanüstü şartların bir ürünüydü.

İlkinde bir kurtuluş savaş veriliyordu, ikincisinde ise Cumhuriyet yeni kurulmuştu.

Aslında her iki anayasa gerek hazırlanış biçimleri ve gerekse kabul ediliş biçimleriyle 1876 ve 1908''deki anayasalardan daha sivildi.

Prof. Bülent Tanör''ün vurguladığı gibi 1921 Anayasası, Osmanlı-Türk anayasacılığının en demokratik, belki de tek demokratik örneğiydi.

Türkiye''nin tek partili sistemden çok partili sisteme, Milli Şef''likten demokratik yönetime geçerken cari olan anayasa da 1924 Anayasası idi.

Atatürk''ün Cumhurreisliği döneminde kabul edilen 1924 Anayasasını rafa kaldıranlar da 27 Mayısçı darbeciler oldu.

27 Mayısçıların hazırlattığı 1961 Anayasasını ortadan kaldıranlar da 12 Eylülcü darbeciler idi.

Gerçi 1971''de “9 Martçılar” olarak bilinen sivil-asker karışımı bir cunta idareyi ele geçirseydi ''özgürlükçü anayasa'' ilan ettikleri 1961 Anayasasını iptal edip Baas tipi bir anayasa yapacaklardı ama olmadı.

“12 Martçılar” 1961 Anayasasında önemli değişiklikler yaptırarak bu anayasayı da kuşa çevirdiler.

Darbe dönemleri kapandığına göre 12 Eylülcülerin hazırlattığı 1982 Anayasası''nı kaldırarak halkın anayasasını yapma imkanı artık sivillerin eline geçmiştir.

Bu tarihi fırsatı heba etmek bu memlekete yapılabilecek en büyük kötülük olacaktır.