
Dünyayı coşku dolu ve samimi yazılar üzerinden değiştirebileceğimi sandığım geçmiş yıllarda, İslâm''a ya da en az onun kadar kutsal saydığım diğer bütün semâvî dinlere karşı açıkça gardını almış herhangi bir sinema-televizyon filmiyle karşılaştığımda, başlardım bilgisayar başında saatler boyu döşenmeye… Planlı-programlı bir misyon çerçevesinde çekildikleri her hâllerinden belli olan bu tür filmler hakkında sayfalarca anti-tezler üretirdim. Sözgelimi, 2007 yılında çekilen ve o yıl ülkemizde de gösterime giren İran İslâm rejimi karşıtı animasyon film “Persepolis” hakkında o kadar uzun bir yazı hazırlamıştım ki yazdığım incelemenin sinema sayfamıza ancak küçük bir bölümü sığmış, geri kalanı ise internet edisyonumuza aktarılmıştı.
Çok açık söyleyeyim; bu türden geniş kapsamlı, meselenin ıcığını cıcığını ortaya koyar nitelikte yazılar kaleme almaya artık ne kişisel hevesim var, ne de ideolojik ve sanatsal anlamda buna gerek duyuyorum. Neden derseniz, zaman içinde, adına “hidayet/imâna gelme” denilen o büyük mucizenin, “toplumun iyiliğe doğru evriltilme” sürecinde kendilerini bir halt sanan bizim gibi fazla heyecanlı mücahitlerin dünyevî çabası ve cüz''i iradesiyle değil, doğrudan doğruya “tanrısal bir etki”yle oluştuğuna inanır hâle geldim. Ki bu durumu da “imânımın olgunlaşması” olarak görmekte ve kesinlikle hayra yormaktayım.
Konuyu böyle bir perspektiften görmeye başladığımdan beri şunun çok iyi farkındayım ki İslâm''ın ne olduğunu ve ne olmadığını doğru biçimde kavradıkları yüksek bir bilinç düzlemine ulaşmış olan mü''min insanlar, binbir badire atlattıktan sonra kazandıkları o inançlarını zaten böyle yüzeysel ve ucuz materyalist-feminist taarruzlarla öyle kolayca yitirmezler. Sözgelimi, yeryüzündeki her gerçek Müslüman, “sadâkat” in aile kurumunun, dolayısıyla da bütün bir toplumun yapı taşı olduğunu, o yüzden de bu ulvî değere ihtirasla sahip çıkılması gerektiğini bilir. Aynı şekilde, gerek kadın gerekse erkek hiç fark etmez, o değeri paspasa çevirmeye kalkışanların -bütünüyle toplumun menfaatine olmak üzere- belli hukukî kurallar, sınırlar ve ölçüler çerçevesinde cezalandırılmasının gerektiğinin de farkındadır bu bilincin temsilcileri…
Ha, zaten çok kesin bir Kur''anî ceza olmayan “recm” değil de bambaşka bir yöntem olabilir bu; cezanın yöntemini tartışmak İslâm hukukçularının işi… Fakat, öyle ya da böyle, herhangi bir ceza sisteminin yürürlükte olmadığı toplumlarda ahlâkî ve ailevî algının nerelere doğru kaydığı, sözünü ettiğim o şuurlu kitlenin ötede beri mâlûmudur. O yüzden de ülkemizde bir haftadır gösterimdeki “Süreyya''nın Taşlanması” filminin İran''ı hiç görmeden İran hakkında ahkâm kesen Amerikalı yönetmeni Cyrus Nowrasteh, Türkler''in ailevî değerlerine Avusturya''dan fazlaca iddialı bakışlar fırlatan Feodora Aladağ, Kırgızistan bozkırlarına feminist bir ahlâk sistemi taşımaya çalışan Fransız sinemacı Marie-Jaoul de Poncheville gibi batılı sinemacılar anti-İslâmcı bir dalgayı yeryüzüne yaymak için kendilerini ne kadar helâk ederlerse etsinler, hakikati bilenler için İslâm''ın bireye ve topluma verdiği değer tartışılmaz bir gerçekliktir.
Aynı şekilde, eğer ki tünelin ucunda kişi için bahşedilmiş bir hidayet ışığı gözükmüyorsa, bizler bu yönde düşünmeye meyyal -aydınlara değil- “mürekkep yalamışlar”a Kur''an''ın bütüncül hukuk ve ahlâk sistematiğini ne kadar samimiyetle anlatmaya çalışırsak çalışalım, onlar bu sistematik içinden (parçalara ayrıldığında iyice anlamsızlaşan ve bazen de son derece sadistik önermelere dönüşen) küçük küçük kesitleri alıp onlar üzerinden derme çatma bir İslâm karşıtlığı üretmeye devam edeceklerdir.
Peygamber''den daha büyük ve kudretli olmadığının artık iyice farkına varmış bir fânî olarak, ben de yazılarımda son birkaç yıldır hiç kimseye peygamberlik falan taslamıyorum. Hakikati bir tarafından yakalamayı başarmış olan yazarların yegâne görevi, o hakikati dinlemeyi açık yüreklilikle talep edenlere heybelerindeki bu muazzam hikâyeyi uygun zaman ve zeminlerde "anlatmak"tır; muhataplarını ne yapıp edip mutlaka "hidayete erdirmek" değil… Kaldı ki bu Kur''an''da Peygamber''e bile yasaklanmış, haddi fazlasıyla aşan bir tavır bana göre…
Almanya''daki Türko-Germen melez neslinin son yıllarda adı sinema dünyasında fazlaca yankılanan simâları arasındaki Sibel Kekilli hanım, kendisini bu sektöre kazandıran porno yıldızlığını bırakalı epey oldu gerçi; fakat önce Fatih Akın''ın 2004 tarihli “Duvara Karşı”sı, ardından da Feodora Aladağ''ın çektiği “Ayrılık” gibi yapımlar açıkça göstermekte ki Kekilli''nin beyni hayatın genelini de bir “hard-porno” gibi okumayı sürdürüyor. Tıpkı, sokaklara düşmüşlüğünün bütün faturasını mensubu olduğu “muhafazakâr aile yapısı”na kesen 6 yıl önceki “Duvara Karşı”nın kahramanı gibi (hâlâ çok ciddi bir rahatsızlık duygusuyla hatırladığım o filmde, Kekilli''nin aşırı geniş mideli kocasına kızarak pişmemiş biber dolmalarını tuvalete dökme sahnesini unutmak ne mümkün!) “Ayrılık”ta da eğlence için merkezine ok atılan dart tahtalarının yerinde yine “İslâm” ve “ondan beslenen muhafazakâr Türk gelenekleri” var.
Türkiye''de zibidinin biriyle mutsuz bir evlilik yapıp ondan bir de çocuk doğurduktan sonra, gördüğü zalimâne davranışlar nedeniyle hayat canına tak edip oğlunu da yanına alarak Almanya''ya geri dönen Umay''ın karşısına ilk çıkanların, “yontulmamış birer öküz” görünümündeki aile üyeleri olduğunu müşahade ediyoruz “Ayrılık”ta... Film, böylesi bir durumda “kadın”a (ya da pekâlâ erkeğe) verilen duygusuz tepkilerin, o kişilerin kendilerini yetiştirmemesi ve aydınlatmamasıyla doğrudan ilişkili “standart bir cehalet durumu” değil, doğrudan doğruya o aile yapısını biçimlendiren “İslâm örfü”nden kaynaklandığını savlıyor. Ki bunu da ailenin gündelik hayatına sinen dindar jargon ve her adımda karşımıza çıkan dinsel ritüeller üzerinden altını kalın kalın çizerek belirtiyor senaryo… Böylelikle, biz de anlıyoruz ki bu ailenin reisi de onunla kafadaş olanlar da “cahil oldukları” için değil, doğrudan doğruya “dindar oldukları" için zalim ve sevgisizdirler. Özel hayatında da çocukluğundan itibaren bu tür bir muhafazakâr aile yapısıyla derin bir hesabı bulunduğunu bildiğimiz bayan Kekilli filmdeki rolünü büyük bir keyifle canlandırırken, hitap ettiği Avrupalı izleyici de “İslâm''ın kasvetli yüzüne" ilişkin nefis bir güdüleme örneği daha izlemiş olmanın rehavetiyle salondan çıkacaktır hiç kuşkusuz…
Fransız kadın yönetmen Marie-Jaoul de Poncheville''in ülkemize biraz gecikmeli ulaşan filmi “Tanrı: Mavi Cennet” ise Avrupa kıtasından epeyce uzaklarda, Kırgızistan bozkırlarında cereyan ediyor. Burada da büyük kentin karmaşasından illallah deyip uzun yıllar sonra yeniden atalarının köyüne dönen Timur adlı orta yaşlı bir kahramanımız var. Ve bu adam, baba ocağına adım attığı ilk günden itibaren yüzleşmek zorunda kaldığı yerel dindarlıktan dolayı (film yöre halkındaki bu gibi ahlâkî refleksleri net bir biçimde “bağnazlık” olarak görüyor ve gösteriyor) yavaş yavaş gerilmeye başlıyor. O sırada tanıştığı Amira adlı “evli” bir kadın ise herkesin “Allah”, “kitap” diye sayıkladığı bu sıkıcı ve tutucu köyde kendisi için tek teselliye dönüşüyor. Yalnız, ortada “küçük bir sorun” bulunmaktadır ki bir süre sonra onu da aşmayı başarır kahramanlarımız. Amira''nın mücahit kuvvetlerine katılmış olan bir kocası vardır ve kadın uzaklarda savaşan bu kocanın mevcudiyetinden dolayı Timur''a duyduğu aşkı özgürce yaşayabilecek bir durumda değildir. O yüzden de “tebdil-i mekânda ferahlık var” diyerek köyü terk eder ikili, yeni bir diyarda kafalarına göre takılmak üzere yollara koyulurlar. Tabiî, bu arada “gerici ve zalim” köy ahalisi de boş durmayacak, kaçakların cezasını vermek üzere peşlerine düşecektir.
Sonuç itibarıyla, Allah bize ömür verirse, hayatımız boyunca bu yönde daha pek çok manipülatif film izleyeceğimizi düşünüyorum. Çünkü, “hedonizm/hazcılık” ideolojisinin önüne “mü''min kişinin bireysel ve toplumsal sorumlulukları”nı diken İslâm dini, bu ödünsüz tavrıyla bireysel haz beklentilerini yeryüzündeki her şeyin üzerinde tutmaya eğilimli insanların hedef tahtası olmaya devam edecektir. Özellikle de bedeninin saygınlığını “onu başkalarıyla çok kolay paylaşabilmek” olarak tanımlayan kadın ya erkek bakış açısının bu yöndeki hıncı hiç bitmeyecek gibi görünüyor.
Her kim ne yaparsa yapsın, sonuçta herkesin hesabının üzerinde Yüce Yaratıcı''nın bir hesabı vardır ve O da elbette ki nurunu tamamlayacaktır. İslâm''ın, dünya tarihinde görülmüş en büyük İslâm karşıtı provokatif eylem olan “11 Eylül saldırıları”na karşın sonraki 9 yıl boyunca insanların kalplerinde yine de hiç hız kesmeden yayılışı ve bu akıl almaz câniliğin gölgesinde -inadına inadına- gelişerek günümüzde yeryüzünün en büyük dinine dönüşmesi de yukarıdaki nihai sözlerimin en büyük kanıtıdır.
BIST isim ve logosu "Koruma Marka Belgesi" altında korunmakta olup izinsiz kullanılamaz, iktibas edilemez, değiştirilemez. BIST ismi altında açıklanan tüm bilgilerin telif hakları tamamen BIST'e ait olup, tekrar yayınlanamaz. Piyasa verileri iDealdata Finansal Teknolojiler A.Ş. tarafından sağlanmaktadır. BİST hisse verileri 15 dakika gecikmelidir.