Yazarlar Bozkurtlarla Almanyanın verdiği sinyal

‘Bozkurtlar’la Almanya’nın verdiği sinyal

Ayşe Böhürler
Ayşe Böhürler Gazete Yazarı

Geçen hafta, öncesini yazmıştım. Bu hafta kaldığım yerden devam edeyim. Almanya Federal Meclisi iki gün önce Türk sivil kuruluşları arasında yer alan Ülkücü hareketin incelenmesini isteyen önergeyi kabul etti. Federal Meclis’e verilen önergelerden Sol Parti’nin ve aşırı sağ partilerin verdiği önergeler kabul edilmedi. Meclis’in kabul ettiği önerge Hristiyan Demokrat Birlik CDU/CSU, SPD/FDP ve Yeşiller’in verdiği önerge oldu. Tüm Meclis kapatılma isteğinde ittifak etti. Önergenin protokolü yayınlanmış, burada yayınlanan konuşmalardan birisi AFD yöneticisi Beatrix von Storch’ın konuşmaları tuhaf ötesiydi: “Bozkurtları Erdoğan’ın 5. Kolu” olarak tanımladı. Avrupa kültüründe 5. Kol, gizli, şüpheli, ülkeyi istila eden gruplara verilen isim. Federal Milletvekili Hristiyan Demokrat Thorsten Frei de; “Biz bozkurtları yasaklama sinyaliyle şu mesajı veriyoruz; birincisi Erdoğan’ın muhaliflerinin susturulmasına ve Türkiye’deki siyasi tartışmaların buraya aktarılmasına izin vermeyeceğiz…” diyor. Nereden bakarsanız bakın tuhaf ve ne alaka dedirtecek önergenin en büyük destekçisi Sevim Dağdelen gibi orada yıllardır siyaset yapan sol kökenli Türk ismi taşıyan Alman milletvekilleri.

Bildiğiniz gibi değil, sağ-sol çatışması 1980 öncesi burada yaşanan tüm tartışmalar hatta sol fraksiyon tartışmaları bile Almanya’da devam ediyor. Parlamentoya getirilen ve kabul edilen incelenme isteğinin en büyük savunucusu da böyle isimler. Türkiye’ye kendi doğrularına göre biçim vermek isteyen grupların sözcüleri Türkler aleyhine lobi yapıyor. Burada bitmeyen düşmanlık ve kavgaya orada devam ediyorlar. Yanına bir de Hristiyanları ekleyince ortaya pek çok kavram karmaşası da çıkıyor.

Tepki verilen kavramlar, isimler değişiyor elbette. Şimdiki isimleri “Erdoğanizm”. Alman Anayasası’nın garanti altına aldığı “dini inanç” özgürlüğüne dokunamıyorlar, bu sefer Almanya’nın en hassas karnı olan ırkçılık damarı üzerinden söylemlerini bina ediyorlar. “Erdoğan’ın Bozkurtları” diye bir kavram üretip oradan kamuoyunu yönlendirmeye çalışıyorlar. Kamuoyunu manipüle eden konuşmalar arasında; “insan onuruna önem vermediği, biyolojik ırkçılık yaptığı ve antisemitik ve antiliberal oldukları ve tüm bunların da demokrasi prensibiyle uyuşmadığı ve anayasal düzeni tehdit ettiği…” iddiaları havada uçuşup duruyor.

Bu sefer hedefleri Ülkücü Hareket başlığında yıllardır takip edilen Türk dernekleri. Bunlardan birisi Almanya Demokratik Ülkücü Türk Dernekleri Federasyonu (ADÜTDF). Bu federasyondaki derneklerin PKK üyeleriyle yaşadığı çatışmalar istihbarat raporlarında güvenliği tehdit edici sebepler arasında zikrediliyor. 2019 raporuna göre Almanya’da 12 bin 500 “Türk aşırı sağcısı” bulunuyor.

Meclise verilen önergede incelenmesi istenen ikinci dernek ise ATİB. İçinde Alevilerden Kemalistlere pek çok kesimi barındıran Avrupa Türk İslam-Kültür Dernekleri Birliği (ATİB), 1987’de Türk Dernekleri Federasyonu’ndan ayrılarak kurulmuş. Dini ve kültürel farklılığın korunması amacını güden derneğin faaliyetlerinde iddia edilen eylemlerin hiçbirisi yer almıyor.

Yeni kavramsallaştırmalar, eski düşmanlıklar ve yeni ittifaklarla; Almanya’daki Türkler dini, fikri ve siyasi özgürlükleri üzerinde tartışma oluşturularak sindirilmek isteniyor. Kamuoyunu etkilemeyi amaçlayan bu siyasetin bir tarafında Amerika’nın aşırı sağ çizgisiyle birleşen Avrupa sağının ortaklığı var. Bu ülkelerin popülist aşırı sağ siyasetinde bir ideoloji gibi sunulan ”Erdoğanizm” bu hatta kavramsallaştırılıp içi dolduruluyor.

“Bozkurtlar”, “Erdoğan’ın Bozkurtları” ya da “Ülkücü Hareket yasaklansın” söylemini ilk olarak Fransızlar dile getirdi. Ardından Avusturya, bu hafta Almanya ve önümüzdeki hafta da Hollanda parlamentolarının ortak gündemi oldu. Bu söylem Avrupa’nın kültür kodlarında ortak bir kök buldu.

Daha önce İslâmcı siyasetin temsilcisi olarak sunulan Erdoğan, Milli Görüş ile özdeşleştiriliyordu. Hafızam beni yanıltmıyorsa Stern ya da Spiegel bir kara sayfa yapmış ve İslâm’ı bu karanlığın içinde terör odağı, Erdoğan’ı da bunun temsilcisi olarak sunmuştu. Bu çerçevede en az iki üç kapak hatırlıyorum. 2000-2010 arası İslâm düşmandı, şimdi Türkler… 2020’de söylem aynı kavram farklı. Bu sefer Ülkücülerle özdeşleştiriliyor. (Dün ve bugün Alman medyasında Türkler ve Tayyip Erdoğan üzerine keşke bir tez çalışılsa…)

Avrupa parlamentolarına verilen inceleme önergelerinin kabul edilmesinin pratikte bir karşılığı yok. Meclis inceleme yeri değil. Ayıca 2019 Anayasa Koruma Dairesi raporu da gösteriyor ki zaten bu federasyonlar kurulduğu günden itibaren istihbarat tarafından düzenli takip edilip müşahede altında tutuluyor. Ve istihbarat birimleri bu derneklerle yakın diyalog halinde. Federal Meclis’in kabul ettiği bu önergenin kamuoyunda Türk-Müslüman imajını etkilemek, sindirmek dışında hiçbir karşılığı yok. Fransa’da olmayan derneklerin kapatılma kararı gibi Almanya Parlamentosu’nun zaten gözlem altında tuttuğu Türk sivil kuruluşlarına yönelik iddiaların araştırılma kararı da hipokrasi örneği sayılabilir. Ama somutta karşılığı olmayan bu kararların Türk siyasetini dizayn etme çabalarına katkısı olabilir.

Görünen o ki; amaç Türkiye’deki seçimler ve bu seçimlerde AK Parti’ye çıkacak oyları etkilemek. Diğer taraftan tuhaf olan şöyle bir durum daha var. Almanya istihbaratının 2019 raporunda kendisine sadece birkaç sayfa ayrılan Ülkücü Hareketi’in yasaklanması istenirken raporda büyük yer ayrılan; finansal kaynakları, terörist devşirme metotları ve ceza kovuşturmaları listelenen PKK konusunda böyle bir talep hiçbir zaman gündeme gelmiyor.

‘Kapitalizmi kurtarmak’

Bugün izleme önerisi olarak sizlere bir belgeselden söz etmek istiyorum. “Saving Capitalism” (Kapitalizmi Kurtarmak)… İsmin kendisi ayrı bir tartışma konusu ama içerik etkileyici. Hikâye, Goldman Sachs CEO’su Robert Rubin’in 1964’te bakan olmasıyla başlıyor. Amerika’yı Wall Street gözüyle gören bir bakanlığın içinden kapitalizm çarklarının devlette nasıl işlediğini gözlem ve verilerle sunuyor. Amerikan halkının parasını koruyan yasaların kaldırılmasını, ticaret ve yatırım bankalarının birleşmesini milat olarak ortaya koyup demokrasinin iki kutbunu halk ve şirketler olarak belirliyor. Devlet burada nerede duruyor sorusu belgeselin odağında yer alıyor. “Amerika’da şirket refahı halkın refahından daha öndedir… Endüstriler çıkarlarına göre kuralları belirliyorlar… Büyük şirketler birleşip küçük şirketleri eziyorlar. Siyasete, piyasaya istedikleri yönü vermek için etki ediyorlar… Cumhuriyetçi, Demokrat ayrımı yok, halk ve şirketler ayrımı var… Sıradan vatandaşın etkisi sıfır… Google devletin veri merkezi inşası için para aldı, finansı vergi mükellefleri yüklendi...”

Bunlar, izlerken aldığım notlardan. Siyaseti yeniden düşünmek adına izlemenizi öneririm.

Abone Ol Google News

6698 sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanunundaki amaçlar ile sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerezler kullanılmaktadır. Detaylı bilgi için çerez politikamızı inceleyebilirsiniz.