
Kişi bilerek doğmaz, bildiğini unutarak doğar. Çünkü dünya unutkanlıktır, o unutkanlıktan uyanıp unuttuğunu hatırlamak için hakikat arayışıyla gün gün yol alır, ömür süreriz. Hakikat bizde yokken bulduğumuz bir şey değildir, bizde varken unuttuğumuz, nasibimiz varsa göçmeden önce adım adım yeniden hatırlamaya başlayacağımız bir şeydir. Malûmunuz olduğu üzere, hakikat dünyadan büyüktür, dünya sonludur ve fakat hakikat sonlu değildir. Dolayısıyla hakikatten hafızamıza geri dönen her şey bu aşkın mahiyetiyle kalbimizde ve zihnimizde bir tatlı kamaşma hissi uyandırır. Eskilerin ‘hayret’ dediği şey! Şimdilerde aslı esasınca varamıyoruz pek ‘hayret’in hakiki mahiyetine. O hayret, ‘Ben bildim!’ ya da ‘Ben bilirim!’ demenin önünde de hayırlı bir mânidir esasen. Çünkü hakikati bilmek insana özgü bir kabiliyet değildir, insana bahşedilen, lütfedilen, ikram edilen bir şeydir. Bunun için peygamberler gelir, kutsal kitaplar, suhuflar iner. İnsana unuttuğunu hatırlatmak, bilemez hale geldiğini bildirmek için…
Daha basit manada bilme mazhariyetine dahi zihnin müşahede ettiklerinden ya da hiçbir belirli sebep yokken zihnimize düşenlerden erişiriz. Esasen müşahede ettiklerimizin manasını çözebilmemiz ve oradan edinerek kendimize katabildiklerimiz de nasibimiz miktarıncadır.
Kişi bildiğini kendinden vehmettiğinde bilginin asli kaynağına dair hikmeti kaybeder. Bilme kabiliyetini kendinden sanmakla bilginin umman olduğu iklimle irtibatını koparmış olur. Hem şeyleri asliyle bilemez hem bilemediğini bilemez hem de bilemediğini bilemediğini bilemez hale gelir. Bu böyle gider. Etraftan bulup sakız gibi tekrar edince, kendini bilgi merdivenlerinde nice basamaklar çıkıyor zanneder. O çıktığı basamaklar kibir basamaklarıdır oysa! Bu yolda aldığını sandığı kıdem, cehalet kıdemidir gerçekte!
Bilginin kaynağı hakikat değilse, duru suya çamur karışır gibi berrak zihne bulanıklık karışır. Şimdinin insanına bilmenin kendi kabiliyeti olduğu öğretildi. O da buna inandı. Bilmenin kendinden menkul bir şey olduğu vehmi, bildiğini sandığı her şeyi inkârı kabul edilmez hale getirdi. Buradan hikmeti (!) kendinden menkul tek kişilik deforme ve butlan ‘hakikat’ler türedi. Bunca şey bildiği iddiasındaki zamane insanının burnunun ucunu dahi göremez hale gelişinin acıklı hikayesi belki de budur.
Sıhhati fazlasıyla şüpheli, kesif, ekseriyetinin lüzumu tartışmaya açık devasa enformasyon yığınlarının dalga dalga kıyılarımıza vurduğu bir zamanda gaflete düşüp bu bulanık sulara sürüklenmemek ve hoyrat dalgaların kucağında boğulup gitmemek için can simidimizi yanımızdan eksik etmemek mecburiyetindeyiz. O adı üstünde can simididir. Canı besler.
Zihnimizi emniyette tutacak aslî bilgiyi ve onun esas kaynağını tastamam hatırımızda tutmalıyız. Her şeye açık olmak, bizi kapıp götürebilecek dalgalara ‘buyurun gelin’ demektir. Bilgi lüzumundan alır icap ve meşruiyetini. Kişiye hatırlama seyrinde lüzumu olmayanın, hakikat nezdinde bir meşruiyeti yoktur.
İmam Maverdi, Edebü’d-Dünya ve’d-Din’ isimli eserinde hikmet sahiplerinin şöyle söylediğini rivayet ediyor: “İlim talep eden ve iyilik yapan kişi yemek yiyen insana benzer. Yemek yiyen kişi yeteri kadar yerse kendini helâk olmaktan korur; eğer aşırı yerse rahatsızlanır, ihtimal ki ölümü de bundan olur. İlaç kullanmaktan maksat aslında şifa bulmaktır. Aşırı şekilde almak ise ilacı öldürücü zehir haline getirebilir.”
“Bil ki” dedi meczup, “aslında bilemezsin!”
BIST isim ve logosu "Koruma Marka Belgesi" altında korunmakta olup izinsiz kullanılamaz, iktibas edilemez, değiştirilemez. BIST ismi altında açıklanan tüm bilgilerin telif hakları tamamen BIST'e ait olup, tekrar yayınlanamaz. Piyasa verileri iDealdata Finansal Teknolojiler A.Ş. tarafından sağlanmaktadır. BİST hisse verileri 15 dakika gecikmelidir.