Kısa yol bir yere çıkmaz

00:004/10/2012, Perşembe
G: 6/09/2019, Cuma
Gökhan Özcan

Hayata dair bütün meselelerin ideolojik biçimde tartışıldığı, değerlerin ideolojik söz kalıplarına terkedildiği bir zamandaymışız gibi geliyor bana. Modern ideolojiler, bu dünyanın hali vakti ile ilgili kavramlardır. İdeolojilere bundan daha fazla bir misyon yüklemeniz, onların bu temel karakterlerini değiştirmez.Siz kendi kutsallarınızı salt ideolojik bir zemine indirgemeye başladığınızda; doğaldır ki karşınıza buna karşıtlıklar üreten bir başka ideoloji ya da ideolojiler çıkıyor. O andan itibaren

Hayata dair bütün meselelerin ideolojik biçimde tartışıldığı, değerlerin ideolojik söz kalıplarına terkedildiği bir zamandaymışız gibi geliyor bana. Modern ideolojiler, bu dünyanın hali vakti ile ilgili kavramlardır. İdeolojilere bundan daha fazla bir misyon yüklemeniz, onların bu temel karakterlerini değiştirmez.

Siz kendi kutsallarınızı salt ideolojik bir zemine indirgemeye başladığınızda; doğaldır ki karşınıza buna karşıtlıklar üreten bir başka ideoloji ya da ideolojiler çıkıyor. O andan itibaren ideolojinin "dünyevi" minderinde, hem de ideolojik silahlar kullanarak savaşmak zorunda kalıyorsunuz.

Bunun tam da batılılara özgü bir süreç olduğu kanaatindeyim. Yani hayatı salt ideolojik bir bakışla kavramayı kabul ettiğiniz andan itibaren, sözün karşısına aynı kalibrede bir söz, karşıt önermeleri dengeleyecek bir ideolojik çözüm arayışına giriyorsunuz. Tek belirleyicisi olmadığınız çeşitli toplumsal ikilemlerde rol üstlenme mecburiyetiniz oluyor.

İdeolojileri kulaklarından tutup hayatın dışına atmamız gerektiğini söylemiyorum elbette. Söylediğim; şu anda Türkiye"nin siyasi ve düşünsel manzarasında sadece ideolojik refleksler hüküm sürdüğü ve bunların bütün yaşama alanını kaplar hale geldiğidir.

Sloganlar tabiatı gereği gürültücüdür ve bu gürültüde adam akıllı sözü olanların söylediklerini duymak pek mümkün olamıyor. Seslerin yükseldiği, meramların en az kelimeyle ifade edilir hale geldiği böyle bir zeminde; tırnak içinde söylersek "incelikler"e haliyle pek yer yok. Bizi bir zamanlar "medeniyet" kılan değerlerin ve bu medeniyetin inşa ettiği fikirlerin bu inceliklerle yakın ilişkisi vardı halbuki.

Modern ideolojik konumlanmalar, tamamlandığı varsayılan bir düşünsel sürecin söz kalıplarıyla konuşuyorlar. İdeologların teorik gerekçelendirmeleri sıcak tartışmalar içinde pek hatırlanmıyor. Ayaküstü üretilen modern önermeler, hayat ve insan hakkında esastan bir arayış içerisinde değiller. İddia etme ve savunma noktasında olduklarını varsayıyorlar. Bunun adı "bilme" vehmidir ve boş gururdan ibarettir.

Hayat, yüzeysel ideolojik gözlüklere sığmayacak genişliklere ve derinliklere sahip. Üstelik zaman da onu sürekli değiştiriyor, farklılaştırıyor, başkalaştırıyor. Bildiğini düşünenlerin, hayat ve zaman ikilisinin aklımıza sığmayacak bu gelgitlerine karşı savurduğu yüzeysel salvolar ne kadar işimize yarayabilir?

Bizim medeniyetimizin temelinde "bilme" önyargısı yoktur. Biz kendi değerlerimizden medeniyetler inşa ederken yola bildiğimizi varsayarak çıkmıyorduk. Biz en "bulduğumuz" görüntüsü verdiğimiz zamanlarda bile aslında arayan bir iç kültüre sahiptik. Bugün ideolojik itiş kakışlar arasında asıl gözümüzden kaçırdığımız şey budur.

Hakikati aramıyoruz artık biz. Onun her zaman heybemizde olduğunu, bizim doğal bir parçamız olduğunu ve biz nereye gidersek bizimle geldiğini sanıyoruz.

Öyle olmadığı ortada...

İnsanların aramadığı, hakikatin peşine düşmediği, hakikatin kendi peşlerinden gelmesini beklediği bir zamandayız. Bu yolun çıkmaz sokak olduğu aşikar... Kısa yollardan gitme alışkanlıklarından bir an önce vazgeçmek ve "arama"yı yeniden göz almak durumundayız. Bunu tek tek hepimiz yapmalıyız. Aksi halde bu "bilme" gururu hepimizi birer kuru gürültüye dönüştürecek.