Hor görme de bir görme biçimidir

00:0025/05/2014, Pazar
G: 12/09/2019, Perşembe
İbrahim Paşalı - Pazar

Dahası: Bir "dünya görüşü"dür.Adına kavram denilen çitlere takılıp kalmayanlar, düğün evi sahibi gibi, kapıda, ayakta bizi bekleyen yorgun ama mütebessim hakikatle tanışma bahtiyarlığına erişirler: Dünyada hâkim olan yegâne dünya görüşü hor görmek, görmezlikten gelmektir.Bilim, din, ideoloji, kültür, ırk ve benzeri tasnifler, haddizatında bu dünya görüşünün sadece zarfıdır. Zarfın üstünde ne yazarsa yazsın, mazruf aynıdır. Zaman ve mekân, yazan ve okuyan değişse de mektuplarımız değişmiyor; yazılanlar

Dahası: Bir "dünya görüşü"dür.

Adına kavram denilen çitlere takılıp kalmayanlar, düğün evi sahibi gibi, kapıda, ayakta bizi bekleyen yorgun ama mütebessim hakikatle tanışma bahtiyarlığına erişirler: Dünyada hâkim olan yegâne dünya görüşü hor görmek, görmezlikten gelmektir.

Bilim, din, ideoloji, kültür, ırk ve benzeri tasnifler, haddizatında bu dünya görüşünün sadece zarfıdır. Zarfın üstünde ne yazarsa yazsın, mazruf aynıdır. Zaman ve mekân, yazan ve okuyan değişse de mektuplarımız değişmiyor; yazılanlar hor görmekten mürekkeptir.

Vaktiniz çok darsa, özetin özeti de yapılabilir. "Hızlandırılmış Türkiye"yi Anlama Kursu"nun müfredatı, pekâlâ tek cümlede özetlenebilir:

"Siz eskiden insanlara Fatih Minaresi"nden bakardınız, şimdi Eyfel Kulesi"nden bakıyorsunuz."

Hakikati tek cümlede özetlemek başarısı, Mehmet Akif"indir. Olayın şahidi ise Mithat Cemal Kuntay. Sarıklıyken de çok kibirli olan bir zat, Avrupa"da tahsil görüp yurda dönmüş, artık misafiri olduğu her mecliste medeniyet dersleri vermeye başlamıştır. Sarıklı veya şapkalı olması, sonucu değiştirmez. Akif"imizden insanlık dersi alacaktır:

"Siz eskiden insanlara Fatih Minaresi"nden bakardınız, şimdi Eyfel Kulesi"nden bakıyorsunuz."

Yaklaşık yüzyıl önce söylenmiş bu sözün, güncelliğini korumadığını kim iddia edebilir?

Türkiye"de yer yerinden oynasa, her şey altüst olsa bile, sadece mekânlar değişiyor. Bakış açısı değişmiyor. Kimileri hala Fatih Camiinin minaresinden, kimileri de Eyfel kulesinden insanlara bakmaya devam ediyor.

Eğer "Türkiye hiç bu kadar kamplaşmadı" derken, kaygılarınızda gerçekten samimi iseniz, sizi sosyal medyadaki cemaatinizden edebiyata çağırmanın zamanı gelmiş de geçiyor demektir. Türkiye"de kamplaşma ve ötekileştirme yeni olsaydı, Yakup Kadri Karaosmanoğlu"nun "Yaban" romanı (var)olamazdı.

Kendisi gibi yaşamayanları "yaban" olarak gören ve insan yerine koymayanların başucu kitabı, 1932"de yazılmıştı. Yaşam tarzı farklı olanları, kendisi gibi yaşamayanları, medenileştirilmesi gereken yabanlar olarak görmek o kadar güçlü bir psikoloji (idi) ki, üstünde düşünülmeye, sorgulanmaya bile gerek görülmedi.

Yaşam tarzı farklı olanları "yaban" olarak görmenin bir doktoraya konu olması ve kitaplaştırılması için, yaklaşık 70 yıl geçmesi gerekiyordu. Bu önemli doktora çalışması, "Yabanlar ve Yerliler" adıyla ancak 2003 yılında kitaplaştırılabildi.

Yakup Kadri biz yabanların romanını yazarken, aynı sıralarda, Peyami Safa insanların romanını yazıyordu. Ayrı yaşam tarzına sahip insanların konuk edildiği "Fatih-Harbiye" romanı 1931 yılında günışığına çıktı.

Bu kamplaşmadan yorulan ve bir nebze huzur isteyenlerin romanını ise Ahmet Hamdi Tanpınar yazacaktı. "Huzur" 1949 yılında matbaada basıldı, fakat okuyucuyla buluşması için, memleketteki huzursuzluğun iç çekişten çığlığa dönüşmesi gerekiyordu. Bu da çok zaman aldı. Tanpınar öldükten uzun yıllar sonra, mal bulmuş mağribiler (Batıcılarımız) sayesinde, topluma mal oldu.

Kimseyi yormayalım, haddimizi bilelim, bildirelim: Bize yukarıdan bakıp bağıranları, ne minareden ne de kuleden indirebiliriz. Türkiye"nin gidişatından gerçekten kaygılıysanız, naçizane size çözümü göstereyim: Bu memleketi, Mithat Cemal Kuntay ile Mehmet Akif Ersoy kurtarır. Ağrınıza gidecek ama doğrusunu söylemek zorundayım: Ne Nazım, ne Necip Fazıl kurtarabilir.

Biri Moda"da diğeri Fatih"te oturan, biri papyonlu diğeri fesli iki insanın, şakalarla, kavgalarla ve gözyaşlarıyla birbirine bağlandığı ve ölene dek 35 yıl birbirinden ayrılmadığı o temiz arkadaşlıkta, bütün Türkiye"ye yetecek kadar, temiz hava vardır.

Gardıroplarımız yanıltmasın, hepimizi gericiyiz. Laiklerimiz Mithat Cemal Kuntay"dan, İslamcılarımız Mehmet Akif"ten geri kaldıkları için, ceza olarak, her gün sabahtan akşama kadar müptezeller geçidine seyirci maruz kalıyoruz.

Mithat Cemal Kuntay ile Mehmet Akif Ersoy"un hayatındaki sarsıcı tesadüfü öğrendiğimde, tüylerim diken diken olmuştu. Şaire öykünerek, "Bu tesadüflerin tesadüf olmadığı besbelli Lili!"demiştim.

Bu arkadaşlığın arkeolojisine haftaya devam ederiz, Mithat Cemal"in kaleminden o "tesadüf"ü alıntılayarak bitirelim:

"… tesadüflerden bir nevi iman çıkarıyordum ve bu iman Akif"in inanan gözleriyle artacağı için bunları ona gidip anlatıyordum. Fakat, nihayet bir gün, ona anlatamayacağım elim tesadüflerin karşısında kaldım: Akif, benim doğduğum aynı ayın aynı gününde, benim bir zamanlar oturduğum Mısır Apartmanı"nda, benim yatak odamda, benim yattığım odada ölüyordu."

?

Mithat Cemal"i "hamasi vatan şiirleri yazan bir şair" zannedip hor görenlere sadece şunu kadarını diyelim: Mithat Cemal Türkiye"nin Stefan Zweig"ıdır. Yukarıdan bakmayı bıraktığında bunu görebilirsin.