|
Yazarlar

Kenan Evren'e hakkınızı helal ettiniz mi?

10:41 . 21/05/2015 Perşembe

Kevser Topkar

1966 yılında İstanbul’da doğdu. Kuzguncuk İlkokulu ve Üsküdar Kız Lisesini bitirdikten sonra İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Kamu Yönetimi Bölümüne girdi. 1987’de mezun olacakken başörtüsü yasağından dolayı üniversiteye ara verdi. Fakülteyi iki sene sonra bitirebildi. 1998-2000 tarihleri arasında Sudan’da bulundu. Bu esnada Afrika Üniversitesinde Arap dili eğitimi aldı. Türkiye’ye döndüğünde özel sağlık alanında yöneticilik yaptı. Fide Yayınlarının kuruluşundan itibaren editörlüğünü üstlendi. Öykü, çocuk hikayeleri ve derlemelerden oluşan kitapları yayınlandı. TC. Başbakanlık Osmanlı Arşivi’nde özel araştırmacı olarak Filistin’e Yahudi göçlerini araştırdı. Başörtüsü yasağı kaldırıldığında Marmara Üniversitesi Yakınçağ Tarihinde yüksek lisansını tamamladı. Aynı üniversite halen doktora yapmaktadır. Üsküdar Belediyesi’nde 6 senedir sosyal projelerden sorumlu Başkan Danışmanı olarak çalışmaktadır. Almanca, Arapça ve İngilizce bilmektedir. Evli ve dört çocuk annesidir.

Kevser Topkar
12 Eylül 1980 askeri ihtilali, Türkiye için karanlık günlerin üzerine kurtarıcı rolüyle doğdu. Anayasa oylamasında yüzde 8.63 ret oyuna karşılık halkın yoğun desteği ile varlığının meşru ve bu millet tarafından istenilir olduğunu ispatladı. Anayasa oylamasında sandıklar askerler tarafından kurulup, askerler tarafından toplandığı için oy sayımı esnasında hayır oylarının (mavi oy pusulalarının) sandık başındaki görevli askeri personel tarafından imha edilerek sadece evet oylarının sayımının yapıldığı şayiası uzun yıllar konuşuldu. Beyaz ve mavi pusulaları halkın oy kullanımı esnasında dışarıdan görüldüğü için seçmen üzerinde baskı kurulduğu iddia edildi. Şaibeli de olsa halk büyük çoğunlukla neye evet dediklerini bilmeden günümüze kadar etkileri sürecek 82 Anayasasını kabul etti. Referandumla kabul edilen bu Anayasanın geçici birinci maddesi gereği cumhurbaşkanı olarak Kenan Evren de onaylandı.

Halkın gerçeği ise ülkenin iç savaşın eşiğine gelmiş olmasıydı. Üniversitelere çocuklarını gönderen aileler akşam haberlerinde yayınlanan ölüm listelerini cepheden gelen haberler gibi yürekleri ağızlarında dinlerlerdi. O kuşakta can güvenliği olmadığı için üniversite eğitimini terk eden veya hiç gitmeyen/gönderilmeyen bir gençlik vardı. Ekonomik kriz ve işsizlik had safhadaydı. Buna bir türlü seçilemeyen cumhurbaşkanı krızi de eklenince siyasi buhran ayağı da tamamlanmış oldu. Halk artık Türkiye'de normal bir seçim atmosferinde velev ki yeni bir hükümet kurulsa dahi işlerin düzelmesinin imkansız olduğunu düşünüyordu.

Ülke kazan gibi kaynarken ateşi kimin yaktığı, niçin yaktığı, harlamaya kimin devam ettiği bugün devam eden yargı sürecinde halen konuşuluyor.

12 Eylül Askeri darbesinden sonra varlıkları bugüne kadar devam eden yeni kurumlar ihdas edilmiş ve mevcutlarının da işleyişleri anti demokratik bir şekilde düzenlenmişti. Yargı başta olmak üzere cumhurbaşkanının etki alanına girmeyen kurum kalmamıştı. Bu kurumlardan günümüzde de varlığını devam ettiren YÖK özel bir ihtimamla oluşturulmuş, Askeri Yönetimin atadığı Danışma Meclisi de devre dışı bırakılarak beş kişilik Milli Güvenlik Konseyi tarafından Anayasal güvenceye alınmıştır. Bu süreçte 71 üniversite personeli YÖK tarafından görevinden uzaklaştırıldı. Genelkurmayın açıklamalarına göre toplam 4891 kamu personeli görevden alınmış ve 38 profesör, 25 doçent, 10 yardımcı doçentin 1402 sayılı sıkıyönetim kanununca görevlerine son verilmiştir. Ayrıca 1402 lik olmak istemeyip doğrudan istifa eden öğretim görevlileriyle bu sayının 20 bin civarında olduğu söylenilmektedir.

Solcu ve irticacı olduğu gerekçesiyle üniversiteden atılan öğretim görevlilerinin yanında öğrenciler de bu süreçten nasibini almıştır. Süreci bizzat yaşayan biri olarak ''öğrenciyi en çok nasıl madur edebiliriz'' planlaması ve uygulaması, maddi ve manevi yıpratma hedefine yönelik olduğunu söyleyebilirim. Süreç şöyle gelişti: 1986-87 öğrenim yılının birinci sömestri vizelerinin bitimine kadar beklenildi. Tam final haftasının başladığı birinci gün üniversitenin giriş kapıları takviye polis gücü ile kuşatılarak başörtülü kızlar teker teker alıkonuldu. Dört yıldır başörtülerimizle girdiğimiz kapılar o gün başörtülü olduğumuz gerekçesiyle bize kapatılmıştı. Kapıdan içeri giremeyince finale girmedi muamelesi yapıldı. Direk bütünlemeye bırakıldık. Finaller bitince polis kordonu gevşetildi. Üniversiteye girmemiz engellenmedi. Bundan cesaretle hepimiz bütünlemelere hazırlandık. Ben o sene mezun olacaktım. Bütünleme haftası başladığında mahallerini terk eden polisler yeniden görev yerlerindeydi. Başörtülü kimseyi içeri almadılar.

İkinci sömetri taktik değişmişti. İstanbul Üniversitesi Beyazıt Kampusünde bizim kapıönünde bekleyişlerimize halktan, esnafdan, sivil toplum kuruluşlarından, siyasi partilerden katılımlar oldu. Bütün meydan insan kalabalığı ile doluyordu. Sabahtan akşama kadar oturuyorduk. Destek için gönderilen çelenklerle kampüs girişi panayıra dönmüştü. Bu durumu daha fazla uzatmanın imkansızlığını gören YÖK metot değişikliğine giderek başörtülü öğrencilere kapılarını açtı. Fakültelerimize adım atar atmaz asistanlar ellerindeki matbu tutanaklarla peşimizden gelip öğrenci kimlik bilgilerimizi sorarak bu kağıtları doldurtuyorlardı. Altına bize ve iki kişiye imza attırarak tekrar serbest bırakıyorlardı. Bu işlem tam bir şova dönüşüyordu. Tutanaklar bize önce okunuyor bu esnada geniş bir öğrenci kitlesi tarafından çembere alınıyoruz. Sonra imzalar atılıyor. Bu işlemi her başörtülü öğrenci için üçer kere gerçekleştirdikten sonra fakülte dekanının başkanlık ettiği profesörler topluluğunda bir de sözlü savunmamız alınıyor. Hocalarımızın ve dekanın karşısında iyice köşeye sıkıştıldıktan ve sorularla yıpratıldıktan sonra bu suçu işlemeye devam edip etmeyeceğimiz soruluyor. Akabinde uzaklaştırma cezası düzenleniyor. Uzaklaştırma cezalarımız her ne hikmetse yine final dönemine denk geliyor.

Vizelere çalışıp emek verdikten sonra finale hiç bir başörtülü alınmadı. İkinci uzaklaştırma cezası da tahmin edeceğiniz gibi bütünleme dönemine denk getirildi. Son sınıfı okumuş olmama ve bütün vizelere girmeme rağmen tek bir ders veremeden seneyi tamamladım. Daha sonra dördünci sınıf derslerinin tamamını tekrar etmek zorunda kaldım.

YÖK 12 Eylül'ün bir nişanesi olarak hala üniversitelerin çatısında mevcudiyetini muhafaza ediyor. Maksadına uygun olarak şekillendirdiği üniversite camiasını yeniden yapılandırmak için hala kurumsal devamlılığına ihtiyaç hissediliyor. Onunla bozulanı yine onunla onarmak zarureti var.

Şimdi Kenan Evren öldü. Cenazesine katılmadım. Bizler yaşarken sevmediklerimizi ölümlerinde affederiz. Ölüm, bir kişinin aramızdan ebedi ayrılığı, onun bize karşı işlemiş olduğu suçları da bir nebze affettirebilir. Bazı ölümler ise bağışlanmanın gölgesine sığınamayacak kadar büyük ve süregelen acılara sebebiyet verdiklerinden dolayı affedilmeyi hak etmezler. İmam meftanın ardından sorduğuna göre ''haklarınızı helal ediyormusunuz'' diye etmeme hakkımız da var diye düşünüyorum. Kenan Evren'e hakkımı helal etmiyorum. 12 Eylül askeri ihtilali sürecinde idam kararı verilen 517 kişinin aileleri de haklarını helaletmezler. İşkencede öldüğü belgelenen 171 kişinin, şüpheli bir şekilde ölen 300 kişinin, cezaevlerinde hayatlarını yitiren 299 kişinin aileleri de haklarını helal etmeyeceklerdir. Tutuklu, işten atılan, okuldan atılan, vatandaşlıktan çıkarılan vs. mağdurlar da imamın sorusuna ''helal olsun'' cevabı veremeyeceklerdir. Bu millet Kenan Evren'e hakkını helal etmeyecektir.
#Kenan Evren
#12 Eylül darbesi
#Üniversite yasakları
8 yıl önce
default-profile-img
Kenan Evren'e hakkınızı helal ettiniz mi?
Dâhili ve hârici işler
Yıkım mutabakatı, intihal vaatler
Batı’nın korkusu (3) Türkiye’nin yeniden sistem-kurucu bir aktöre dönüşmesi
6’lı masanın Batı’dan beklediği aday işareti CIA yöneticisi olan 15 Temmuz firarisi Henri Barkey’den geldi?
Dokuz ülkeye karşı on ülke üç kıta