
Üniversite öğrencilerine yıllardır iki temel tavsiyede bulunuyorum. Birincisi teknik: Dil öğrenin! Üniversite gençliğine ikinci tavsiyem, yazının başlığında: Ne aradığını bil!
Ne arıyorsun? Bu sorunun cevabını bilen var mı? Hakikati arıyorum. Kendimi arıyorum. Mutluluğu arıyorum. Dostluğu arıyorum. Cevapları sonsuzca arttırabiliriz. Peki, cevaplarımızı öncelik sırasına koyuyor muyuz? Bazen evet, çoğu zaman hayır.
Üniversite öğrencilerine yıllardır iki temel tavsiyede bulunuyorum. Birincisi teknik: Dil öğrenin! Özellikle İngilizce –maalesef– iş hayatında insanların değerleriyle orantılı olmayan bir fark meydana getiriyor. Diyelim ki aynı eğitimi almış, aşağı yukarı eşit kapasitede iki işletme mezunundan dil bilenin iş bulma ihtimali %90 iken, diğerinin iş bulma ihtimali %10''larda kalıyor. Aslında bu, son derece insafsız bir sonuçtur. Fakat, piyasa budur işte. Arz edilen ''mal''ın hakiki değerine değil, talep edenin ihtiyacına önem veriyor, öncelik tanıyor.
Piyasanın bölüşüm tarzı sizi memnun etmiyorsa, masanın karşı tarafına geçin ve kendinizi genç mezunlarımızı istihdam edecek yöneticinin yerine koyun. İşletmenizin herhangi bir bölümüne 5 eleman alacaksınız. (Evet, alacaksınız! Buradaki piyasa terminolojisi insanî yanımızı rencide etse de, vaka budur.) Müracaat sayısı 55. Üçte ikisini eleseniz bile, en az üçte biri aşağı yukarı eşit veya benzer yeteneklere sahip insanlar olacak. Bunlar arasında dil bilenleri tercih etmeniz kadar doğal ne olabilir? Plastik leğenlerimizin bile artık Çin''den ithal edildiği küresel çağda, başka türlü nasıl davranılabilir? Hele pazarlama ve dış ticaret bölümlerine eleman arıyorsanız, tek alternatifiniz dil bilir eleman almaktır.
Bir iki paragraflık yazıyla sizi ikna etmiş gözüksem de, «damarlarında asil kan dolaşan» Türk gençlerini ikna edemiyorum. Dört yıl boyunca yabancı dil öğrenmeye akılalmaz bir direnç gösteriyorlar. Aslında, yukarıdaki «damarlarında asil kan dolaşan» ibaresini alay olsun diye söylemedim. Çok düşündüm ve başka bir açıklama bulamadım. Biyolojik değil, tarihsel bakımdan gerçekten de çocuklarımızın damarlarında «asil bir kan» dolaşıyor. Sömürge olmadık. Çocuklarımız belki de sömürgecinin dilini öğrenmeye direniyorlar! Bu ruhu kaybetmeden yabancı dil öğrenebilecek miyiz? İşte bütün mesele! Sosyologlar, psikologlar, hatta antropologlar göreve!
Üniversite gençliğine ikinci tavsiyem, yazının başlığında: Ne aradığını bil! Meramımı kısa bir anekdotla açmaya çalışayım. Diplomamı aldıktan iki hafta sonra, İstanbul Bankası''nın Boğaziçi mezunu iktisatçı ve işletmeciler aradığını duydum. Adına o zamanlar “1 Temmuz Bankacılığı” dedikleri serbest faiz dönemi başlamış, düşük ve fazla dalgalanmayan faize alışmış “eski kafalı” bankacılar yerine, radikal değişmelere intibak kabiliyeti yüksek yeni bir bankacı kuşağı yetiştirme ihtiyacı doğmuştu.
İstanbul Bankası genel müdürlüğü Tünel''deydi (bugünkü Ziraat Bankası). Bir saat kadar bekledikten sonra, Genel Müdür Özer Çiller''in 5. kattaki odasına alındım. Özer Bey mütebessim bir çehreyle, “Gel bakalım Mustafa, dedi. Demek bankacı olmaya karar verdin?” Bana adımla hitap etmesi, doğrusu çok hoşuma gitmişti. O hoşluk (yahut sarhoşluk) içinde boş bulunup da evet demediğime (demeyebildiğime) hâlâ şaşıyorum.
Hayır, dedim; bankacı olmaya niyetim yok. Özer Bey biraz bozulur gibi oldu. Canı sıkkın bir edayla, «Peki, ne işin var burada öyleyse?» Kendimi toparlayıp, şöylesine birkaç cümle mırıldandım: «Efendim ben aslında iyi bir iktisatçı olmak istiyorum. Pratik işler yapmak yerine; araştırmak, bulgular üzerinde düşünmek istiyorum. Bankaların da iktisatçılara ihtiyacı olabilir diye düşündüm. Doğrusu burada tam ne yapabileceğimi bilmiyorum. Fakat ne yapmak istediğimi biliyorum. Dünya, ülke ve sektör çapında araştırmalar yapmak; trendleri anlamaya ve bunlardan banka politikaları için bir takım sonuçlar çıkarmaya çalışmak. Aradığım budur.»
Özer Bey hiçbir şey söylemeden Muhasebeci Kemal Bey''i çağırdı. Beni göstererek, «araştırma ve planlama uzman yardımcımız Mustafa Özel''in bugün itibariyle işe girişini yapalım ve maaşını da hemen ödeyelim» dedi. Tarih: 15 Temmuz 1980. Bankalarda maaşlar peşin ödendiğinden, Kemal Bey hemen yarım maaşımı ödedi. İstiklal Caddesi''ne çıkıp kendime gömlek, kravat filan aldım ve ertesi gün işbaşı yaptım.
Benimle beraber birçok üniversite mezunu İstanbul Bankası''na başvurmuş, fakat sadece iki kişi işe kabul edilmişti. Haldun Demirok çok zeki, “ineklemeyen” fakat ciddi okuyan İzmirli bir arkadaşımızdı. Bana oranla çok daha pratik ve girişken olduğundan, bankada değil de Holding''te görevlendirildi. (İstanbul Bankası, Has Holding''in bir iştirakiydi.) Haldun, Özer Bey''in “Ne olmak istiyorsun?” sorusuna kısa ve net bir cevap vermişti: Milyoner olmak istiyorum! Kısacası, o da ne aradığını bilen biri olduğu için hemen işe alınmıştı.
Ortak dilin bir takım incelikleri vardır. Bunların başında, "kabalık" ile "sertlik" arasında yapılması gereken ayırım geliyor. Anne veya baba belirli bir sertlikle konuşmadığı zaman, çocuklar bazan şımarabilir veya onların sevgisini kötüye kullanabilirler. Ama ebeveynler sertlikle kabalık arasında ayırım yapmadan, sert veya tatlı-sert söz yerine kaba sözlere başvurunca, çocukların hem saygıları azalır, hem dilleri bozulur. Onlar da çevreye aynı sözlerle hitap etmeye başlarlar.
İşletme bütün yönetici ve çalışanlar için sıcak bir yuva, samimi bir aile ortamıdır. Bu sıcak yuvanın da makul bir dili, mantıklı bir ast/üst ilişki biçimi olmak zorundadır. Mesela bir yönetici, yardımcısına "Şu dosyayı ver!" demek yerine, "Şu dosyayı verir misin?" yahut "Şu dosyayı rica etsem!" dese, yardımcısı bunun gerçekte bir emir olduğunu anlamayacak mıdır? "Hayır, ricanızı kabul etmiyor ve dosyayı vermiyorum" diyebilir mi? Diyemeyeceğine göre, ona "Dosyayı ver!" tarzında emir kipiyle hitap etmenin anlamı var mı?
Yöneticiler, çalışanlara kibar davranmak, gerekli yerlerde (ama her zaman değil!) sert konuşmak, umumiyetle tatlı-sert denebilecek bir üslup kullanmak zorundadırlar. Otoriter olmakla kaba veya sert olmak birbirine karıştırılmamalıdır. Bazıları otoriter gözükmek için çok yüksek sesle konuşmayı, hatta bağırıp çağırmayı marifet zannederler. Oysa sertlik çoğu zaman zaaf belirtisidir. Bazı yöneticiler ise astlarına olağanüstü yumuşak davranır, onları incitecek her türlü davranıştan uzak dururlar. Çalışanlar özellikle bu şekilde davranan yöneticilerin iyi niyetlerini istismar etmemeli, yumuşaklığı "güçsüzlük" şeklinde yorumlamamalıdırlar. Maalesef birçok işletmede durum böyle anlaşılmakta, insanlar kendilerine değer veren yöneticilerini takdir etmemektedirler.
İletişim iki uçlu bir süreçtir. Tarafların ikisi de birbirine saygılı olmak ve sorumluluklarını eksiksiz yerine getirmek zorundadır. Kendimizi her zaman karşımızdakinin yerine koymalı ve olaya bir de onun penceresinden bakmalıyız. Saygılı iletişim bir ilke olarak iliklerimize işlemezse, arada bir duyduğumuz veya ezberlediğimiz saygı formülleriyle uçuruma yuvarlanmaktan kurtulamayız. Tıpkı Temel''in başına geldiği gibi:
Başarılı bir işadamı olan Temel, tatilini Mısır''da geçirmeye karar verir. Eşi ve çocuklarıyla piramitleri dolaşırken deveye binmek ister. "Hemşerim bu hayvan nasıl gider?" diye sorunca, deveci şöyle der: "Oh dersen gider, oh oh oh dersen hızlanır." Peki nasıl durduracağız? "Amin dersen hemen durur." Temel binmiş deveye, bir oh çekmiş, deve yürümeye başlamış. Oh çektikçe deve hızlanmış, bir oh daha, bir oh daha derken deve dört nala kalkmış. Aniden karşılarına bir uçurum çıkmaz mı? Temel heyecandan formülün son kısmını unutmuş. Bakmış ki çare yok, başlamış içinden Fatiha okumaya. Bitirince yüksek sesle ''Amin'' demiş ve deve tam uçurumun kenarında duruvermiş.
Temel derin bir ''Ohhh!" çekmiş!
Otoriter olmakla kaba veya sert olmak birbirine karıştırılmamalıdır. Bazı yöneticiler otoriter gözükmek için çok yüksek sesle konuşmayı, hatta bağırıp çağırmayı marifet zannederler. Oysa sertlik çoğu zaman zaaf belirtisidir.
Bana öyle geliyor ki, mektepli/alaylı ayırımı hiçbir ülkede Türkiye''deki kadar keskin değildir. Mektepli, alaylının kafasını beğenmez; hatta onu ''kafasız'' sayar. Alaylı, mektepliyi hayattan kopuk, daha da kötüsü ''kalpsiz'' sayar. Akıl ile gönül arasındaki irtibatı yitiren toplumda, bu sevimsiz eleştiri topyekûn verimsizliğimizin başlıca kaynaklarından biri olup çıkar. Malatyalı genç bir dostum, ağabey saydığı bir büyüğü ile aralarında geçen şöyle bir konuşmayı nakletmişti: Ağabey, uzun bir süre ortalıkta gözükmeyen gence sitem edince, "Vallahi hiç aklımdan çıkmıyorsun abi!" diye cevap verir. Ağabeyin bilgelere yaraşır tepkisi şudur: "Beni aklında değil, gönlünde tut Osman!"
Akıl ile gönül arasındaki irtibat, yönetim kültürümüzün odak noktalarından biridir. Mesela, siyasetnamelerin şahı Kelile ve Dimne''de Hint bilgesi Beydeba, hayvanata dair serüvenlerden insanlık için unutulmaz dersler çıkarırken şöyle diyor: "İnsan dört vasfıyla hayvanlardan ayrılır: Hikmet, iffet, akıl ve adalet. Bilgi, edep ve kabiliyet hikmete girer. Benliğe hakim olma, sabır ve vakar akla girer. Haya, geniş gönüllülük ve şahsiyetli olma iffete girer. Doğruluk, iyilik, nefs murakabesi ve güzel ahlak ise adalete dahildir. Bu vasıfları kendinde taşıyan insan, saltanat ve devletiyle ilgili kader cilveleri karşısında üzülmez. Arzu etmediği bir durumla karşılaşsa şaşırmaz, korkmaz."
Günümüzün şirket yöneticileri için de bu vasıflar gerekli değil midir? Beydeba, dönüp dolaşıp ''akıl ile gönlü buluşturan'' uygun dil ile konuşmaktan söz ediyor. Söz ola kese savaşı, dememiş miydi Yunus Emre? Dostluklar da, düşmanlıklar da dilimizin eseri. "Tatlı dil yılanı deliğinden çıkarır." Acı dil ise, yılanın verdiği acıdan fazlasını verdiği için ayrıca yılana gerek kalmaz.
Her işletme bir bakıma geniş bir ailedir. Ve her ailenin kendine uygun konuşma tarzı vardır. Genel toplum kurallarına aykırı olmamak şartıyla, aile bireyleri bu tarzı benimsemişlerdir. Normal konuşmanın yanısıra, başkalarınca bazan anormal karşılanabilecek şakalar, takılma veya iğnelemeler hep bu ortak dil çerçevesinde yapılır.
Bir sanayi şirketinin genel müdürü klasik müzik düşkünüymüş. Günlerdenbir gün, şehre ünlü bir orkestra gelmiş. Vereceği konserin en önemli parçası da Schubert''ın ünlü ''Bitmeyen Senfoni''siymiş. Genel müdüre, konser için bir davetiye gelmiş. İşi nedeniyle gidemeyeceğinden, bunu şirketin ''verimlilik'' uzmanına vererek:
-Lütfen benim yerime konsere gidip de sonra izlenimlerini aktarır mısın'' demiş.
Ertesi gün uzmandan bir değerlendirme raporu gelmiş.
Sayın Genel Müdürüm;
Dört obuacı konserin önemli bir süresinde boş oturdular. Bunların sayısını azaltırsak konsere daha çok katkıda bulunurlar. Orkestrada on iki kemancı var. Bunların hepsi aynı anda hareket ediyorlar, aynı notaları seslendiriyorlar. Bence yanlış. Personel tasarrufu yapılmalıdır. Onaltılık notalara ağırlık ve-rilmiş. Büyük ziyan. Seyirciler sekizlik ve onaltılık notalar arasındaki farkı anlamaz. Bu nedenle onaltılık notalarla eser çalarak yüksek ücret alan elemanlar ye-rine, sekizlik notaları çaldırıp, düşük üc-retle çalışan stajyerler kullanılmalı. Yaylı sazlarla işlenen pasajlar, nefesli sazlarla aynen tekrarlanıyor. Bu durum gereksiz bir tekrar yaratıyor. Bu önlendiğinde iki saatlik konser yarıya iner. Eğer Schubert bu önlemleri alsaydı ''Bitmemiş Senfoni'' biterdi.
Saygılarımla.
BIST isim ve logosu "Koruma Marka Belgesi" altında korunmakta olup izinsiz kullanılamaz, iktibas edilemez, değiştirilemez. BIST ismi altında açıklanan tüm bilgilerin telif hakları tamamen BIST'e ait olup, tekrar yayınlanamaz. Piyasa verileri iDealdata Finansal Teknolojiler A.Ş. tarafından sağlanmaktadır. BİST hisse verileri 15 dakika gecikmelidir.