
Daha önce de söylemiştim sanırım, hiç anı yazmaya heveslenmedim. Anılarımı bölük pörçük orda burada anlattım ya da yazdım. Ama oturup onları bir kitap halinde yazmayı düşünmedim.
Bunun sebebi nedir tam kestiremiyorum. Belki onları sistemli biçimde yazmaya kalkıştığımda, gerçekliğe ne kadar sadık kalmaya kararlı olursan ol, onu gene de yeniden inşa etme olayıyla karşı karşıya kalıyorsun. Bu durum herkes için geçerli. Anlatılanlar, senin anlattığın çerçevenin içinde yeni bir anlam kazanıyor.
Aslında bu, bir bakıma tarih yazmak gibi değil mi?
Tarih de, yazarının zihnine göre olayların yeniden biçimlendirilmesi değil midir? Olayların, belli bir görüngüden yansıtılması mahareti ve marifeti değil midir? Bu yönüyle her tarih bir parça yanılgıyı, bir parça kayırmayı, bir parça dışlamayı, bir parça yan tutmayı ve temelde kurguyu içermez mi?
Gerçi bu böyle oluyor diye tarih yazımından vazgeçecek değiliz.
Bir parça kayırma da olsa, bir parça yan tutma da içerse, son tahlilde kurgu da olsa, önemli olan çıplak olayın ortaya konulması olarak görülebilir. Yazarın yorumunu dışlayarak yalın olayın kendisini öğrenebiliriz, diye düşünmek mümkün sayılabilir. Fakat acaba? Bu durumda da, o olaya, bu kez arka kapıdan kendi yorumumuzu katmış olmaz mıyız?
Demek ki, olaya bakış açısından tümüyle kurtulmanın bir yolunu bulamayacağımız anlaşılıyor.
Çünkü “çıplak olay” dediğimiz olayın kendisini, onun çevresinde olup bitenlerden tümüyle yalıtarak yansıtmamız mümkün olmadığına göre, dahası bu çabanın bizatihi kendisi bir seçmeciliğe yol açtığına, açacağına göre, olayı çıplak haliyle yansıtmayı başarmak da mümkün görünmüyor.
Acaba ben, tümüyle böyle düşündüğüm için mi, anılarımı yazmaktan sarfınazar ettim? Buna açık yüreklilikle evet diyemeyeceğim.
Belki de, anı yazma olayını bir zaman israfı olarak görmüş olabilirim. Olup bitenleri yeniden anlatmaktansa, tümüyle yeni bir şeyler denemeye ne dersin?
Ancak burada kendimle bir çelişkiye düştüğümü görüyorum. Şöyle ki, madem anı da bir tür yaratı işidir –az önce söylediklerimden bu sonuç çıkıyor– öyleyse anı çevresinde pekâlâ bir yazı denemesine girişmek imkân dahilinde görülüyor.
Bu durumda da, insanın, en başta hangi perspektifi benimsemiş olduğunun bilinmesi gerekiyor. Örneğin Plevne savunmasını zafer sayanların sayısı az değildir. Çanakkale savunmasını Türk tarihinin ender zaferlerinden biri olarak kabul edilmesi nerdeyse tartışılmaz hale getirilmiştir. Aynı biçimde, Lozan Antlaşmasına zafer diyen de var, hezimet olduğunu söyleyen de? Oysa bütün bu tarihsel olaylara her iki yandan da bakmak mümkündür. Burada önemli olan, değerlendirmemize esas teşkil eden ölçütü isabetli biçimde belirleyebilme noktasında toplanır.
“Şanı büyük Osman paşa Plevne''den çıkmam diyor” diye türkü düzmüşüz.. ama Osman paşanın Plevne''den çıktığı, çıkartıldığı, çıkmak zorunda bırakıldığı bilinen bir vaka.
Biz, “Çanakkale geçilemez” diye slogan üretsek de, İstanbul''un işgal edilmesi de tarihî bir vakadır.
Durum, o savaşta canını dişine takarak mücadele eden neferin bireysel yiğitliğini zedelemez. Fakat o vakanın tarih perspektifi nezdindeki yerini savaşta görev üstlenmiş neferin bireysel durumunu göz önüne alarak belirleyemeyiz.
Keza Lozan''ın zafer mi, yoksa hezimet mi olduğunu belirlerken de, her iki tarafın müzakereden önceki ve sonraki durumlarına bakarak, yani nesnel sonucu göz önünde bulundurarak bir karara varmak gerekir. Anlaşma masasına oturmadan önce bizim sınırımız nereye kadar uzanıyordu, sonra nereye gelindi?
Bütün bu faktörlerin göz önünde bulundurulması gerekiyor. Yoksa mücerret hamasetle bir yere varmanın imkânını elimizde bulundurmadığımız aşikârdır.
Not: geçen hafta 24-25 Mart tarihlerinde Edirne''deydim. Rumeli Gençlik Grubu başkanı avukat Şükrü Çeşme''nin girişimiyle gerçekleştirilen sohbet toplantısı olsun, ikinci gün Mimar Sinan Vakfı Balkan Kültür Merkezi''nin kurucu başkanı Hasan Gümüş''ün ev sahipliğini yaptığı sohbet toplantısı, bizim için Edirne''nin sahici temsilcilerini tanımamızın yolunu açmıştır. Ben burada Edirneli dostlarımızın tümüne gösterdikleri ilgi için şükranlarımı sunmakla yetiniyorum. Ancak tarihî zenginlik yönünden bu muhteşem kentimizin kimlerin eliyle şimdiki bakımsız duruma düşürüldüğü meselesi ilgililerin üzerinde düşünmesi gereken bir konudur.
BIST isim ve logosu "Koruma Marka Belgesi" altında korunmakta olup izinsiz kullanılamaz, iktibas edilemez, değiştirilemez. BIST ismi altında açıklanan tüm bilgilerin telif hakları tamamen BIST'e ait olup, tekrar yayınlanamaz. Piyasa verileri iDealdata Finansal Teknolojiler A.Ş. tarafından sağlanmaktadır. BİST hisse verileri 15 dakika gecikmelidir.