Yazarlar Tarihin her zaman ilave bir temyiz safhası vardır - Mehmet Genç Hoca anısına

Tarihin her zaman ilave bir temyiz safhası vardır – Mehmet Genç Hoca anısına

Yasin Aktay
Yasin Aktay Gazete Yazarı
Abone Ol Google News

Tarihçilik sanıldığından çok daha zor bir zanaattır. Ömrünüzü arşiv belgelerinin incelemesine verseniz de bu konuda hiç kimsede olmayan müstesna bir kabiliyete sahip olsanız da bu belgeleri en titiz şekilde püriten bir ahlakla inceleme konusunda olağanüstü bir emek ortaya koysanız da boğuşmanız gereken başka faktörler de vardır. Tarihe bakışta tabi olduğunuz bir hikâye, bir bütünsel bakış açısı, bir ideoloji, çoğu kez en büyük engeliniz haline gelebilir. Neticede ulaştığınız, okumayı başardığınız, çözümlediğiniz bütün belgeleri tarihe giydirmiş olduğunuz, aslında tarihte belki de hiç olmayan, belki tamamen bugünden yakıştırılmış bir büyük hikâyeye hizmet eden, o hikâyeye doğru akan malzemelere dönüştürüp harcamanız işten bile değildir.

Tarihe bugünden yakıştırılmış belli bir hikâye eşliğinde bakmak tarihe bakışınızı da tarihi görüşünüzü de kuşkusuz belirler. Tarihi sınıf çatışmalarından ibaret görürseniz bütün belgeleri, bütün detayları, en küçük olayı bile bu ana hikâyenin bütünleyicileri olarak yorumlarsınız. Bir milletin hikayesi gibi görürseniz yine başka herkesin geçmişteki hayatını u millete göre konumlandığı yer ve role uygun olarak kayda değer bulursunuz.

Hikayeniz tarihi nasıl gördüğünüzü, nasıl algıladığınızı belirler. Üstelik bu konu öyle kolay üstesinden gelinebilir bir konu da değil. Tarihe bizi yönelten her zaman bugünün bir sorusu, bugünün bir sorunudur çünkü. O yüzden tarih her an yeniden yazılır ve bugünkü ilgilerimize göre geçmişte bir olay seçip günümüze getirir, o olayı günümüzün kavgasının bir parçası haline getirip yeniden başlatırız. Böylece tarihte bir bakıma hiçbir sayfa tamamen kapanmaz, bir konuda nihai hüküm hiçbir zaman tamamen verilmez. Her zaman bir ilave istinaf, bir temyiz safhası vardır tarihi olayların.

O yüzden tarihin bir pozitif bilim mi, insan için mutlaka gerekli başka bir bilgi türü mü olduğu, ibret alınacak bir vesile mi olduğu tartışması da her zaman tekrar açılmak üzere bir yerde duruyor. Belki tarih karşısındaki bu zorluğumuzu bir nebze aşmamıza yarayacak en önemli şey bu maluliyetimizin farkında-şuurunda olmaktır.

Mehmet Genç gibi tarihçiler bu maluliyetin farkında olmalarıyla öne çıkmış müstesna örneklerdendir. Onu tezini bitirmekten alıkoyan o çekingenlik, o karar veremezlik, bana göre biraz da tarih karşısında insan olarak bulunduğumuz o maluliyeti keşfetmiş olmasından ileri geliyor.

Tabi bu temel-ontolojik konumumuza dair keşfinden çok daha önce akademik dünyada geçerli olan başka illetleri de keşfetmiştir. Daha önce de dediğim gibi Osmanlı tarihçiliği alanında cari tezlerden biri olarak Osmanlı iktisadının ve sanayinin gelişen batı karşısında 16. Yüzyıldan itibaren çözülmeye ve çökmeye başladığı tezinin daha ilk çalışmalarından itibaren tarihe ne kadar acelece atfedilmiş bir hikâyenin sonucu olduğunu görmüş ve bunu çürütmekle işe başlamıştır.

Aksine, bulduğu belgeler ışığında, Osmanlının gelişen Batı sanayiine karşı sonuna kadar başarıyla direnmiş ve ayakta kalmaya devam etmiş olduğunu göstermiştir. Buna göre Avrupa hızla ilerlemektedir ama Osmanlı çok yavaş daralmaktadır.

Osmanlılar 1350 yılında girdikleri Avrupa’da 20. Yüzyılın başına kadar geniş topraklara hükmetmeye devam etmişlerdir ve hükmettikleri toprakların çoğunun nüfusu Gayr-ı Müslimdir. Yani gelişmekte olan, ilerlemekte olan Avrupa’nın dindaşı olan Hıristiyanlardır. Sadece bu nokta üzerinden mozaik toplum meselesi ve oryantalizm tezleri ile ciddi bir yüzleşme yaşanabilir. Hele bunun yaktığı milliyetçilik meşalelerinin bu Hıristiyan teba için nasıl bir kışkırtıcı rol oynayabileceğini düşünmeye çağırırken Mehmet Genç tarihsel sosyolojinin bütün inceliklerini ortaya koyuyor.

Bu kışkırtmalara rağmen Osmanlı 20. Yüzyılın başına kadar bu meseleyle baş ederken kendi sanayisi ve iktisadı zannedildiği gibi hızlı bir gerileme ve çöküş içinde değildir. Bunu tarihsel-sosyolojik çalışmalarıyla, belgeleriyle ortaya koyar Mehmet Genç. Osmanlı’nın büyük bir başarısı olarak bunu kaydediyor ve bu başarıdaki en önemli faktörler arasında “Emaneti ehline vermek” ile ilgili ayeti celileye tabi yüksek meritokratik esaslara göre işleyen bir elit zümresine sahip olmasını ve dayanışmanın güçlü oluşunu sayıyor.

Aslında Mehmet Genç arşivlere Osmanlı hakkındaki cari hikayelerin, tezlerin, iddiaların etkisi altındayken giriyor. Ancak arşivde ulaşıp okuduğu belgeleri nasıl yorumlayıp tevil etse de bu cari hikayelere uyduramıyor. Böylece daha ilk aşamalardan itibaren sonraki bütün tarihçiliğini etkileyecek bir tür keşif, hatta daha kapsamlı bir aydınlanma yaşıyor. Tarihe olan ilgisini tahrif edebilecek bir etkiye maruz kalmamak için de güncelden uzak durarak yapıyor çalışmalarını. Ancak ona bu tozlu arşivlerde bir aydınlanma keşfi yaşatan şey de bu güncelin karanlığı değil miydi zaten?

Ne yazık ki, Mehmet Genç’in titizliği fazla çalışmasına ve yararlanılabilecek daha fazla çalışma ortaya koymasına da ket vurmuştur. Müthiş bir saygı ve örneklik hissi uyandıran bu titizliği ile çalışmalarının miktarı arasındaki bu paradoksa rağmen “Osmanlı İmparatorluğunda Devlet ve Ekonomi” başlıklı çalışması tek başına onun ismini yüceltmeye, Türk tarihçiliğinin, tarihsel sosyolojisinin en mümtaz şahsiyetleri arasında ismini kalıcı hale getirmeye yetiyor.

6698 sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanunundaki amaçlar ile sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerezler kullanılmaktadır. Detaylı bilgi için çerez politikamızı inceleyebilirsiniz.