Akademisyen, durmuş-oturmuş biri gibidir. Ama sadece “gibi”dir. Akademisyen, “gibi”leri oynar yalnızca.
Görünüşte, metni ve zihni, duygudan ve tarafgirlikten uzaktır: Oysa bu, gerçekte, entelektüel’in duygusundan, duygusallığından daha derin bir tuzaktır: Çünkü akademisyen’in metninde de, zihninde de yalnızca tuzu kuru, kupkuru bir “akılcılık” hükümfermâdır.
Yine, görünüşte, akademisyen’e göre, “ak” ve “kara” yoktur: Ama gerçekte, akademisyen, anlamadığı, aslâ anlayamayacağı, “derûnî yapılar”ı, “gri alanlar” olarak görür ve gösterir; böylelikle “gri alanlar”ın hükümranlığını ilan ederek, hakikati karartır; derûnî dünyalardan gelebilecek ışığı da söndürür.
Sonuçta, hâkim zihniyeti ve zihin yapılarını, durumları ve durumalışları aklamakla sonuçlanır bütün uğraşı.
AKADEMİ’Yİ VURAN “AKADEMİZM” SİLAHI
Akademik terbiye önemlidir elbette; ama akademizm, entelektüalizm’den daha tehlikelidir.
Entelektüel’in zaafları açıktır, “ortada”dır; akademisyen’in zaafları ise örtüktür, şifrelenmiştir.
Aklın dışında, daha derûnî düşünme melekelerini devreye girdirmeye kalkıştığınızda, “akademizme ihanet”le suçlanmanız ve “aforoz” edilmeniz “doğal”dır.
Akademizmi ancak akademizmin silahıyla vurabilirsiniz: Akılcılık. Bu da, akademizmin kendi ayağına kurşun sıkması, kendinizi kendi ellerinizle vurmanız, demektir: Zira “akıl, düşünmeyi mümkün kılan değil, öldüren bir şeydir” (Heidegger).