Çifte vicdan ve uluslararası hukuk

04:0029/01/2018, Pazartesi
G: 18/09/2019, Çarşamba
Zekeriya Kurşun

Modern dünyanın kuruluşu ne kadar hak, hukuk, ne kadar adalet üzerine bina edilmiştir? sorusu hepimizin zihnini meşgul eder. Özellikle doğu-batı, gelişmiş-az gelişmiş, gelişmemiş-gelişmekte olan ülkeler ile ilişkiler söz konusu olduğunda bu sorunun ehemmiyeti daha da artar. Bilimi geliştiren, beşerî gelişmeyi sağlayan, refahı getiren tabii kanunlar dünyanın her tarafında hep aynı kalırken, hak, hukuk ve adaletin kuralları da aynı olması gerekmiyor mu?Bugünkü uluslararası sistemi ve özellikle egemenlerin

Modern dünyanın kuruluşu ne kadar hak, hukuk, ne kadar adalet üzerine bina edilmiştir? sorusu hepimizin zihnini meşgul eder. Özellikle doğu-batı, gelişmiş-az gelişmiş, gelişmemiş-gelişmekte olan ülkeler ile ilişkiler söz konusu olduğunda bu sorunun ehemmiyeti daha da artar. Bilimi geliştiren, beşerî gelişmeyi sağlayan, refahı getiren tabii kanunlar dünyanın her tarafında hep aynı kalırken, hak, hukuk ve adaletin kuralları da aynı olması gerekmiyor mu?

Bugünkü uluslararası sistemi ve özellikle egemenlerin davranışlarını nasıl okumalıyız?


ULUSLARARASI HUKUKUN
STANDARDI VAR MI?
“Bunca gelişmelere ve ilerlemeye, ortaya konan eserlere ve teknolojiye rağmen, Avrupa ve Amerika hâlâ iki ölçüye, iki teraziye, iki standarda, iki mantığa, iki duyguya sahiptir.
Bundan da en çok zarar gören Türkler ve bîçâre İslâm dünyasıdır
.

Avrupa ve ABD’de yazılı olmasa da bugün hemen herkes tarafından benimsenen ve tatbik edilen bazı kanunlar vardır. Yazılı olmasa bile teamülde olan ve uygulanan bu kanunları herhangi bir devlet uygulamaz ya da hafife alırsa, derhal diğerlerinin muhalefeti ile karşılaşır.

Fakat bize gelince iş değişir.

Neden mi? Cevabı basit.

Zira bu değişmez kanunlar, bu uluslararası hukuk Avrupa Hristiyan devletlerinin uluslararası hukukudur. Bizler, Avrupalı, Amerikalı ya da Hristiyan olmadığımız için bundan istifade hakkımız yoktur.

Aynı şekilde
bizimle münasebetlerinde Avrupalılar veya ABD, milletlerarası hukuka riayet etme mecburiyetinde değildirler.
İngiliz siyasetçi ve yazar
Lorimer’e göre devletler, medenî, yarı medeni ve vahşi olarak üç kısma ayrılır.
Bu münasebetle medenî devletlerarasında uygulanan milletlerarası hukukun, yarı medeni devletlere uygulanması doğru değildir.
Maalesef Avrupa ve ABD diplomasisi İslâm devletleri ile olan münasebetlerinde böyle düşünüp, bu yolu takip edip, bu siyaseti uygulamaktadır. Siyasetçilerin ve devlet adamlarının bu tavrından dolayı
Batılıların büyük çoğunluğu da bu şekilde düşünmekte ve bizi yarı medeni kabul etmektedirler.
Bu bakımdan,
uluslararası hukuk bir değil, ikidir.
Biri, bizim için, diğeri de kendileri içindir.
Avrupa’nın ve ABD’nin vicdan ve insafı, bir değil ikidir.
Biri, bizim üzüntülerimizden, felâketlerimizden harap ve bîtap olmamızdan etkilenmediği gibi eski Roma’daki arenaların localarından ilk devir Hristiyanların yırtıcı hayvanlara parçalatılmasını büyük bir zevkle seyredenler gibi seyreden vicdandır.
Her Avrupalının kanında biraz Romalılık kalmıştır. Bir Avrupalının derisini biraz kaldırsanız bir Haçlı bulursunuz.
HİPOKRASİ İLE YAŞAMAK

Bu ifadelere ve hükümlere ne kadar itibar edeceksiniz, bilmem. Ama son yıllarda bölgemizde yaşanan gelişmeler, Irak–Suriye örneğinde devletlerin parçalanması, milyonların hayatını kaybetmesi, Filistin’de, Kuzey Kıbrıs’ta yıllar geçmesine rağmen hukuka dayalı bir çözümün bulunamaması, Afganistan’ı yarı medeni veya vahşi sınıfına koyup çaresiz bir hale düşüren ABD politikaları; Pakistan ve Keşmir meselelerinde hissizce siyaset geliştiren İngiltere’nin yaklaşımları hep yukarıda sözü edilen çifte standardı kural haline getirmiş uluslararası hukuk ya da Hipokrasisi değil midir?

Şimdi
aynı Hipokrasi, Türkiye’ye dayatmalar yapmaya kalkmaktadır.
Çözümü açık olan konularda ve özellikle terör konusunda, uluslararası hukukta yazılı kurallar olmasına rağmen her gün yeni bir yorumla Türkiye’nin karşısına çıkmıyorlar mı? BM kanununun ilgili bölümleri okunduğunda
Türkiye’nin kendi güvenliğini sağlama hakkının bu kadar farklı yorumlanması ancak iki mantık, iki vicdan ve burada yaşanan bunca acılardan etkilenmeyen hatta zevk alan duygularla açıklanabilir.
İşin acıklı tarafı, uluslararası hukukun bu çifte standardını göremeyip, Türkiye’nin Zeytin Dalı Operasyonu'na dil uzatan, sözde hümanist iddialar, insancıl gerekçeler ile yorum yapan yerli Batıcıların varlığıdır. Onulmaz vicdanları milyonların iniltilerini duymazken, Batılıların ikiyüzlü yorumlarından cesaret alarak,
Türkiye’ye ayar vermek istemeleri
bizi hayrete düşürmektedir.
Eğer
vicdanları satılmamış ise
ikna olmalarını gerektirecek binlerce sebep, binlerce delil var. Ama bu yazının baş tarafında eski Türkçe olan aslından sadeleştirip, özetle tırnak içinde verdiğim yazıya bir kere daha baksınlar. Bu yazı, İtalyanların Libya’ya nâhak yere saldırdıklarında dönemin usta yazarı
Celal Nuri
’nin(İleri) kaleminden çıkmış ve Tanin gazetesinde yayımlanmıştır.
Son dönem Osmanlı ve erken dönem Cumhuriyet aydınlarımızdan olan Celal Nuri (İleri)
Batıcı fikirleri ile tanınmış
önemli bir isimdir. Evet, Batıcı fikirler ile donanmış, pozitivizmi bir din olarak değil, bir terakkî aracı olarak benimsemiş,
sosyolojik aidiyetinden yani Türklük ve İslâmlığından utanmayan bir Batıcı
idi Celal Nuri İleri. O, 1911-12 yıllarında yukarıdaki tespitleri yaparken, Batı’yı ve Batıcılığı bugünkü pek çok Donkişot adayından daha iyi biliyordu. O, sadece İtalyanların çaresiz Libyalılara yaptığı zulmü tasvir etmiyor; esasında giderek daha da güçlü hale gelen
Batının çifte standardını
da bugünler için yazıyordu.

Son yazımızda Batı’nın mantığını anlamak ve doğu ile ilişkilerini çözümlemek için “ibret olarak ABD’nin son haftalardaki manevralarına bakmanın yeterli olacağını” yazmıştık. Hemen akabinde yaşadığımız hızlı gelişmeler ve özellikle Sn. Cumhurbaşkanı Erdoğan ile ABD Devlet Başkanı Trump’ın yaptıkları telefon görüşmeleri ardından birbirini tutmayan ve ABD’nin çarpıttığı beyanlar bize Celal Nuri’nin “Kendi Nokta-i Nazarımdan Hukuk-i Düvel” yazılarını hatırlattı. Tıpkı dün gibi bugün yaşananlar da Dünyada birlikte yaşamak zorunda olduğumuz, bunun için diplomasiyi sürdürmekten vazgeçmeyeceğimiz Batı’nın güvenilmezliğini bir kere daha ortaya koymuyor mu?

Çare mi?

Her türlü ihtilâfı bir kenara koyup, birbirimizin gözüne bakarak konuşmak, uzlaşmak, millî ve bölgesel menfaatlerimiz etrafında kenetlenmek, İslâm âlemine ve insanlığa rehberlik edecek inşacı fikir ve düşünceler üretmektir. Zira çare uzakta değil, kendi içimizdedir.

#Hipokrasi
#Türkiye