'Yüzüm Bir Umuttur' kampanyası için objektifini doğup büyüdüğü Urfa sokaklarına çeviren ama zorlanan NİHAT ODABAŞI iş dışında fotoğraf çekmeyi sevmediğini söylüyor ve ekliyor:
Nihat Odabaşı, medyada gördüğümüz bir çok ünlü isimin imajını tazeliyor. Ona gelen sanatçılar olduklarından daha güzel daha ulaşılmaz görünüyorlar. Peki neden? 10 yıllık deneyimiyle Odabaşı bu soruya şöyle cevap veriyor; 'ben size doğal fotoğraf değil bir imaj veriyorum'. Bu konudaki başarısı yurt dışından da tescillenmiş üstelik. Ama bir iddiası daha var; 'fotoğaf sektörüne ağırlık getirdim'. Çekimlerden beş gün önce randvu almak, sözleşme imzalamak, makina kiralamak gibi kuralları var. Peki fotoğrafçılığın starlığı olur mu? Odabaşı cevap veriyor;'...
Çok farkı yoktur. Ama benim hayatımda etkili bir unsur: Aileye ve yöreye duyulan büyük bir sorumluluk ve saygı, sürekli dik durma ve başarılı olma içgüdüsü, , yalnış yapmama ve beni seven kimseyi üzmeme dürtüsüyle yaşadım.
Galiba evet.Her zaman farklı hissettim kendimi. Yaşadıklarımın, hayattan biriktirdiklerimin, bunda katkısı olduğunu düşünüyorum.
İyi yada kötü demiyorum. Farklı. Sadece bir aşiret çocuğu olduğum için değil, beni oluşturan tüm unsurlardan dolayı Nihat oldum. Ama böyle bir aileye sahip olduğunuzda örf ve adetlerinizden, yaşadığınız çevrenin kendine özgü kurallarından dolayı hayatınızda dikkat etmeniz gereken şeyler oluyor.
Urfa'dan ve böyle bir aileden çıkıp ünlülerin fotoğrafçısı ya da ünlü fotoğrafçı olduğunuzda, oradaki yapıya aykırı bir çevreye girmiş oluyorsunuz. Ailenizi düşünen biriyseniz, bir takım baskılar hissediyorsunuz. Bu yüzden kontrollü yaşıyorum.
Herşey. Bir yerden çıkarsınız hafif sendelersiniz, sizi alkollü zannedebilirler. Ünlü biriyle çekilmiş normal bir fotoğraf basına başka bir biçimde yansıyabilir. Kendime duyduğum saygı adına buna izin veremem.
Hayır. Bu yetişme tarzınızla ilgili ve ayrıca o toprağın da size yüklediği bir yapı. Böyle olunca da sevdiklerinize rahatsızlık verecek herhangi birşeyi yapmıyorsunuz.
Değil. Sadece kültür
Başlarda çok rahatsız etti. Her aile gibi onlarda benim doktor, muhendis olmamı istiyorlardı. Zaten bu yüzden ben alaylı bir fotoğrafçıyım.
İngilizce İşletme mezunuyum. Sırf onlar mutlu olsunlar diye. Aileme göre böyle bir meslek yoktu, bir erkek fotoğrafçı olarak ailesine bakamazdı.
Ünlü olmak bizim orada makbul değildir...
8 kardeşiz. Ablalarımdan biri doktor, biri psikolog, ölen abim eczacı ve bir de fotoğrafçı. Aile politikayla çok içli dışlıdır. Babam Abdurrahman Odabaşı eski CHP millet vekiliydi. Amcam Abdulkadir Odabaşı ve oğlu Siverek Belediye Başkanlığı yaptı. Dedem Mehmet Emin Odabaşı'da Kurtuluş Savaşı'nın önemli isimlerinden biri.
En küçüğüm.
Tabi tabi. Onların gözünde tekbaşına yaşamayı beceremeyecek kadar çocuğum hala. Ablalarım düzenli gelip kontrol ederler hayatımı. Annem cebime hala gizli gizli para sıkıştırır. Ne zaman görüşsek; "Düzenli yemek yiyor musun, sana bakacak kimse yokmu hayatında" diye soruyor.
Hayat ne gösterir bilmiyorum ama Urfa'da yaşamayı hiç düşünmedim. Urfa ile ilgili çok acı var hafızamda. Silahların gölgesinde bir yaşamdı bizimkisi: Katı, acımasız.
Toprağın olunca bedeli bu oluyor. Ağabeyimin taranarak öldürüldü. Evimiz, sokaklarımız hep kurşunların hedefi oldu. Hep bir tehdit, hep bir korku. Sıcağı sıcaktır oraların, kavurur, ısıtmak yerine. Hayatına da tesir eder insanın. İçinde yeşermeye yüz tutan herşeyi sarı kuru bir ota çevirir, yüzüne derin izler bırakır.
Hassaslaştırdı-sağlamlaştırdı, hırpaladı, besledi büyüttü. Urfa-İstanbul arasındaki hayatımın celişkisi beni daha dik duran, düşsede kalkmayı başarabilen bir adama dönüştürdü. İki taban tabana zıt dünya beni yorsa da bir tarafıyla zenginleştirdi.
Zıt iki hayat tabii ki. Kültür şokundan daha çok duygusal bir çelişki. Bir yanda doğu değerleri bir yanda da batı da hızla yükselen, magazinel bir hayat. Aslıma ters düşmemek, özüme aykırı durmamak adına tabii ki hırpalandım.
Öyle Urfa'da kendini bir tv programında görmek bile yabancılaştırıyor insanı. Abimin ölüm haberini bir çekim sırasında öğrendim. Moda fotoğrafı çekiyorsunuz ve biri arayıp size kanınızdan birinin silahlarla tarandığını söylüyor. Kalbiniz batıyla doğu arasında dolanıp duruyor.
Hayır. Yaptğım iş benim gerçeğim, 41 yıllık hayatım. İçinde emek olan bir hayat. Herşey insana bazen yalan gelir. Ama hangi hayatı yaşarsanız yaşayın ölüp gittiğinizde yaptıklarınız zaten "yalan" olmayacak mı?
Kazara. Bir fotoğrafçının çekimi terk etmesi ve yerine başka birini bulamadığım için kendim çekmek zorunda kaldım. Ama içimde hep vardi. Bir fotoğraf çektim, çok başarılı oldu ve devamı geldi. Ama daha yolum var. Kalan zamanımda devam etmek, diğer duraklarda da vakit geçirip zaferler kazanmak istiyorum.
Tabii ki... Seren Serengil'i bir dergi için çekmiştim... Hemen sonrasında da Yonca Evcimik...
İçeriğini doldurmadan terminolojilerin, bir anlamı yok benim için. Moda fotoğrafı çektiğinizde; 'ne zaman sanatsal fotoğraf çekiceksiniz' diyorlar, kendi meslektaşlarınız bile. Fotoğraflarınızı kitap yapmak istediğiniz zaman; 'ama sanat fotoğraflarınızı kitap yapalım' diyorlar. Moda fotoğrafına da sanat diye bakılmıyor. Ben tıpkı simitçi gibi taksici gibi bir fotoğrafçıyım. Doğru ve iyi bir kare için denklanşöre basan, içine birikimini, yaratıcılığını koyan bir fotoğrafçı
Görmemek mümkün mü? Ben sadece o çocukları çekmeye değil, kendi çocukluğumu da kucaklamaya gittim. Biraz zorlandım. Başka bir yerde olsaydı belki daha kolay olabilirdi. Orada bir taraftan fotoğrafçı gibi durmak, diğer taraftan da yörenin insanı olmak. Garip bir çelişki ama bir o kadar da keyifli. İki sokak uzakta büyüdüğünuz ev varken, otelde kalıyorsunuz. Yoğun, duygulu bir cekimdi.
Yansıtmadım. Kimsenin içini acıtacak bir kare çekmedim. Bana haksızlık gibi geliyor. Zor hayatların, hüzün dolu yüzlerin karesini cekerek "Bak ne güzel oldu" diyemiyorum. Hayallerindeki okulu kağıda dökmüş, ellerinde gururla tutan o köyün gerçek yüzlerini çektim.
Buna cevap veremiyorum. Bana göre mutsuzlar gibi gelsede belki onlar içlerinde çok mutlu olabilirler. Hepsi aynı bakıyor dünyaya. Farkında değiller belki de oyun bahçeleri olup olmadığının. Farkında değiller ayaklarında ayakkabı mı var yoksa terlik mi?
Kafam karışıyor. Bilmek ve sahip olamamak asıl sanssızlık galiba. Herşeye sahip olsalar mı, yoksa olmasalar mı? Düşündürüyor bu beni. Kendi dünyaları içinde o kadar dengedeler ki. Çok güzel bir bisiklet verebilirsiniz ve ne kadar çok şey kaçırdıklarını hatırlatabilirsiniz. Eğitim ile birlikte, bilgisayarı da görecekler ve kendi hayatlarındaki o yoksulluğu fark edecekler. Bu da onlar için çok ağır olabilir.
Cilalama kelimesi yanlış. Ben görsel iletişimin bir parçasıyım. Bir marka ve onun hedef kitlesi var.. Benim görevim o markanın mesajını karşı tarafa en etkileyici sekilde anlatmak. Gerçek hayatlara benzeyen ama daha kusursuz daha çarpıcı. Beğenip alsınlar diye.
Ben reklam dünyası ve show dünyasının bir parparçasıyım. Gerektiği yerde çizgiler olur gerektigi yerde de sonuna kadar photosnop. O kare neyi gerektiriyorsa onu yaparım. TOÇEV için çektiğim kareler sonuna kadar doğal. Bir makyaj kampanyasi için çektiğim karelerse olabildiğince büyüleyici, düşsel. Ben belge fotoğrafı çekmiyorum.
İşini iyi yapmak, saygılı olmak. Tabiki iyi fotoğraf çekmek. Ama sadece yetenekli olduğunuz için vazgeçilmez olmuyorsunuz. Kimse çok yetenekli olsa da kendine karakter olarak yabancı bir fotoğrafçı ile çalışmak istemez.
Tabiki. Onların fotoğrafçı seçme hakkı olduğu gibi benim de çekmeme hakkım var.
Bu soruya cevap vermek o insanlara saygısızlık olur. Zaten ben kimseyle benden daha az değerli oldukları için calışmamazlık etmedim. Onlara ya da kendime bir değer katamayacağımı düsündüğüm için çalışmadım.
Duruma göre değişir. İyi bir kare çekebilmem için gerekli koşullar hazırlanmamışsa, beni kişisel olarak rahatsız edebilecek mudaheleler varsa kaprisli olabiliyorum.
Ayıramıyorum ki. Düşe kalka yapıyorum.
İstiyorum. Mola vermek icin hevesli ama cekmeye ara veremeyecek kadar da işkoliğim.
Hırsla alakalı birşey değil bu. Hayatınıziın merkezin de neyin durduğu ile ilgili. Mesleğim benim hayatımın büyük önceliği. Gezmekten yada spor yapmaktan çok daha önemli.
Hayır ama bir türlü işimin başından kalkamıyorum.Gençken, yolun başındayken durum farklı; bütün enerjinizi hayallerinize ulaşmak icin harcamak istiyorsunuz.
Asla. Böylesi bir ün benim hiç istemediğim bir şey. Amacınız sadece ünlü olmak ise zaten bu kadar çabaya gerek yok, işiniz daha kolay. 5 dakikada ünlü olabilirsiniz. Benim sevdiğim ünlu olmak değil, yaptığım işlerle tanınıyor olmak.
Bu işin saygınlığının altı çizilmeliydi. Bir fotograf yayınlandığında altında kimin çektiği yazılmalıydı.Iyi bir görsel için toplantılar yapılmasi gerektiği, öylesine bir telefonla bunun olamayacağı, haftalar önceden calışılmaya başlanması gerektiği hatırlatılmalıydı. Örneğin anlaşma ile iş yapıyorum, ekipman kiralayan bir yan sektör oluşması için makine almak yerine kiralıyorum...
Öyle. Ama yurt dışında durum böyle. Hiçbirşeye sahip olmanıza gerek yok. Bunları size temin eden sağlam bir sektör var. Size gerekenleri soruyorlar ve o iş için doğru olan mükemmel bir ekipman ve ekip sağlıyorlar.Şimdi de bir ilk daha yapacağım. Bütün arşivimi bir bilgi bankasına yatıracağım. Güvenliği olan, sadece bu iş için yaratılmış özel işlerde fotoğraflarınızı koruyan bir databankasına.
Bir sürü projem var. Starları bir araya getirip çekmek de onlardan biri. Ama bunlar hangi starlar olur onu bilemem. Gazetelerde görmediğimiz, yoldayken yanınızdan parıldayarak geçen insanlar mı yoksa bildiğimiz ünlüler mi? Kimbilir belki iki türünü de çekerim.
İstiyorum ama bir şekilde yapamıyorum. Hem yoğunluktan hem de kalabalık içinde elimde makineyle dolaşmaya utandığımdan.
İşim dışında sokaklarda fotoğraf çekmeye kalktığımda sanki bunun altını çizmeye çalışıyormuşum gibi geliyor. Mantıklı değil tabi ama gerçek bu.
Doğru. Ama sokaklarda bir iş için çekim yaptığımda çevremde olup biteni bana bakanlari hiç görmem bile. Bu kadar dışa dönük biriymiş gibi durmama rağmen aslında çekingen bir adamım. Tanımadığım hiç bir mekana tek başıma gidemem. Öyle havalı havalı sokaklarda yürüyemem. Genelde ufalıp görünmez olmaya calışırım.
Bu güzel roportajda bu konuya hiç giresim yok desem kızar mısınız?
Hiçbir şeyi üzerime almadım... Sektorumle ilgili yapilan birkaç çağdışı ve hafif açiklamaya cevap verme gafletinde bulundum
Tabii ki... Benim cevabım sadece onun yorumlarına ve açıklamalarınaydı. Kişisel bir problemim zaten yok...
'Aferin' diyorum. 'Biliyordum yapacağını... sıradaki kim, Madonna mı yoksa Nichole Kidman mı?' “bak hayallerin tek tek gerçekleşiyor, durmak yok devam” diyorum. Tabiki gurur duyuyorum. Arkasındaki emeği, çabayı bildiğim için.
Gerektigi kadar. Onları çekmek benim için, kariyerim için tabii ki çok önemli. Düşünsenize yaptığınız şey tüm dünyada yayınlanıyor. Bir bakıyorsunuz Japonya'dan yada Milano'dan bir teklif almşsınız. Çok önemli bir şey bu yaptığınız iş adına. Ama kişisel baktığınızda Elizabeth Hurley'i çekmek Nil Karaibrahimgil'i çekmekten daha önemli değil benim için. Hatta belki Nil yada Gülben daha büyük bir yer tutuyor kalbimde.
Neticede herkes insan. Ama onları sadece işleri ile değerlendirirseniz asla ufaltmazsınız. Zaten herşeyi de ufaltırsanız, hiç bir anlamı da kalmaz yaşamanın. Elizabeth Hurley'in benim cektiğim bir fotoğrafı yayınlandığında tabii ki küçük bir gülümseme oluşuyor yüzümde.
Işim bu benim.Oldukları gibi çıkmak değil. Kendilerini izleyen insanların onunda daha piriltili daha büyük durmak. Adı üstünde show dünyası. Bende bu dünyanın fotoğrafını çekiyorum. Bir markanın daha büyümesi için daha da büyüleyici olması için çaba sarfediyorum.
Seviyorum galiba.
Fotoğrafçılığınızı starlaştırmak öylesine yapılabilecek birşey değil. Belirli bir duruşunuz olmalı. Ayrıca kendinizi starlaştırırken sektörünüzü de düşünmeniz gerekir. Gelişmesi için katkıda bulunmanız gerekir.Yoksa büyümez bodur kalır. Telif haklarından tutun yan sektörlerin oluşmasına kadar bir çaba göstermelisiniz.






