Dijwar

Mehmet Ragıp Karcı
00:0015/12/2009, Salı
G: 14/12/2009, Pazartesi
Yeni Şafak
Dijwar
Dijwar

Beyler besler merak için tazıyı

Kadir Mevlâ'm böyle yazmış yazıyı.

türküdeki iki mısra arasında bağlantı kurmak ilk bakışta zor. Birinci mısra beylerin merak için tazı beslediklerini anlatıyor. Tazı bildiğiniz gibi avcıların avlarını düştükleri yerden bulup çıkaran çok hızlı koşan bir köpek cinsi. Merakın da şimdiki karşılığı hobi. Türkü Konya türküsü olunca akla Mevlânâ da gelse; bir yanıyla varlıklı eşrafın genellikle Gesi Bağları'nda düzenlediği oturak alemleri de hatırlanır. İşte bu türkü beylerin düzenlediği alemler sırasında çevresindekiler üzerindeki hakimiyetini belirleyen bir ağıttır. Türküdeki Mevlâm böyle yazmış yazıyı mısrâı da beyin eğlencesine meze yaptığı hakimiyeti altındaki insanların çaresizliklerine bakarak yakılmış bir türkü olmalıdır. İktidar timsâli olan tazı iktidar sahiplerinin üzerinde hâkimiyet kurduğu her kese arada bir saldırttığı bir çeşit askerdir.

Tanpınar'ın "Romanımız türkülerimizde saklıdır" tespiti yazımıza konu olan bir romanın tam da ortasından vurduğu bir gerçektir. Siz bu türküdeki Beyler'i Diyarbakır Cezaevi İç Güvenlik miri Yüzbaşı Esat ve arkadaşları; tazıyı da her sabah mahkûm ve tutukluların karşısına geçip selam durdukları Co olarak düşünün. Orhan Miroğlu'nun DIJWAR adlı romanından söz ediyorum. Dijwar zorluk, çetinlik mânasına gelen bir kelime. Romanın anlattıkları da zorlu bir hayat...

Dijwar sözcük anlamı bir yana insanımızın yüz yıldan beridir yaşadığı bir macerayı özetle-meye çalışıyor. Ancak özeti bile göğsünün altında bir kalp ve bir vicdanı olan her kesin içini yaralamaya yeten bir hikâye. Okunduktan sonra sayfaları biten, ama resmettikleri zihinleri yaralayacak bir uzun rüya. Aslında hayâlin bittiği ve sözün bu olanları yüklenmemek için köşe bucak kaçtığı bir ülke adı olmalıydı Dijwar. Okuyunca kelimelerin kelime; anlamların anlam olduklarından utandıkları bir hisse kapılmamanız mümkün değil. Tanıdığım Orhan Miroğlu'nun da saçları bu vahşete dayanamamış olmalı ki kitabın sayfaları gibi ağarmış. Dijwar arada bir yoluna çıkan engelleri kolayca aşmak için derinlere, değişik hayal köşelerine uğrayıp yeniden mecrâını bulan ırmağa benziyor. Irmağın sürüklediği olaylar ise Aziz Nesin'e Kürtlerin hayal gücünün bu kadar geniş olduğunu bilmiyordum dedirtecek cinsten. Aslında anlatılanlar dışında bize Orhan Miroğlu'nun (belki de ar belâsı) gizledikleri önemli. Buna îmâ ettikleri diyelim. Çünkü anlatılanlar yaşananların görünen kısmı. Yâni sırtımızdaki kırbaç, göğsümüzdeki bıçağın izi. O izler bir gün gelir silinir. Belki hatırlanmaz bile. Ya o kırbaç ve bıçak yarası sırasında kişiliğimize edilen hakaretler? Aziz Nesin'in anlamadığı asıl nokta burasıdır.

Orhan Miroğlu'nun eserine roman demek mümkün mü? Açıkçası pek fazla değil. Peki hatıralar mı? O da değil. Bence yer yer Bilinç akımı romancılarının (Joyce-Faulkner) üslubu kullanılarak ortaya çıkarılmış roman-belgesel-hatıra türünden bir eser. Yeniden baştaki soruyu sorarsak: Epeyce roman, epeyce hatıra-epeyce belgesel diye yeniden cevaplamak mümkün. Bu üslûp bu gibi eserlere can ve dirilik kazandırmak için önemli bir yöntem. Bu soruyu sormaya ve cevap aramaya iten neden de roman'ın alt başlığı: Faili meçhul cinâyetler ve Diyarbakır Cezaevi'ne dâir her şey. Bu yöntem okuyucuya baştan bir bilgi efekti vererek sanki karşılaşacağı zihin felâketine hazırlama yöntemi gibi geldi bana. Doğru bir yöntemdir. Açıkçası ben okurken bu felâkete romandan önce edindiğim bilgileri de zihnimin koruyucu kalkanının yanına alarak hazırlandım. Ancak yine de okurken oturduğum pencerenin önünden bir polis veya jandarma arabası geçtiğinde irkildim. Bu anlatımın gerçekleri ortaya dökerken bu zulmün mef'ulünün insan olduğunu okuyucunun fehmetmesine yararı var. Olayların akışı sırasında anlatanın araya yanlış bilgi ve yalan katmasını önleyecek yönü romanın Sartre'in tabiriyle bir ayna olmasını sağlıyor. Yazarın ve okuyucunun hem kendi aralarında hem aralarına romanı koyarak baktıkları ayna. Bu bakımdan romanın akışı insanı hemen bitirmezse bir hayal ve hatıra cenderesinde sıkıştıracak gibi geliyor. Ben bir çırpıda okudum.

Okuyucular da Dıjwar'ı birlikte yaşadıkları insanlarla aralarındaki insânî duyguların yerine bir korku duvarı örmüş bulunan ideolojileri yeniden gözden geçirmekte yardımcı bir ders kitabı olarak okuyabilirler. On iki Eylül cehennemini yaşamış ülkemizin oğulları Mamak'ta, Diyarbakır'da, Metris'te aynı kaderi yaşadılar. Ülkemizin gündeminde bulunan her türlü planın arkasında olanları anlamak ve her düşünen insanın başına gelmesi muhtemel olan gerçekleri şimdiden ve yeniden anlamakta yarar var. İdeolojilerin vicdan inşa etmediğini anlamış olan her kes; özellikle darbelerin acısı geçtikten sonra işkencecilerinin hayranı olanlar okumalıdırlar Orhan Miroğlu'nun Dıjwar'ını. Orhan Miroğlu bir barış gazisi olarak aramızda dolaşıyor. Dijwar da bize tuttuğu aynanın kenarında okunmayı bekliyor.

* Şair-Yazar