
ABD’nin küresel yükümlülüklerini yeniden dağıtma çabası, Avrupa’nın güvenlikte daha fazla sorumluluk alma zorunluluğu ve Çin’in yükselişiyle ortaya çıkan yeni rekabet düzeni, Türkiye’yi ittifak açısından “stratejik zorunluluk” kategorisine taşımış durumda.
21. yüzyılın ikinci çeyreğine adım atılırken uluslararası sistem, Soğuk Savaş’ın iki kutuplu yapısından farklı fakat ona benzer gerilimleri barındıran yeni bir güç rekabetine sahne oluyor. ABD ve Çin arasındaki ekonomik, teknolojik, askeri ve diplomatik mücadele, küresel düzeni yeniden şekillendirirken, Batı ittifakının kurumsal omurgasını oluşturan NATO’nun rolü de yeniden tartışma konusu haline geliyor. Özellikle ABD’nin son yıllarda artan şekilde yükümlülük devri stratejisine yönelmesi, iç politikada yükselen izolasyonist eğilimler ve son yayımlanan ABD uluslararası güvenlik belgelerinde Monroe Doktrini’ni andıran bölgesel odaklanma anlayışının güçlenmesi, NATO’nun geleceği ve ittifak içi iş bölümü açısından belirleyici görünüyor.
YENİDEN DÜZENLEME KAÇINILMAZ
Buna ek olarak, Rusya’nın Ukrayna’ya yönelik saldırısı, NATO’nun Avrupa güvenliği konusundaki kırılganlıklarını açık şekilde ortaya koydu. İttifakın caydırıcılık kapasitesi güçlü olsa da ABD ile Avrupa arasında Ukrayna’nın desteklenmesi, askeri harcamaların paylaşımı ve Rusya sonrası Avrupa düzenine ilişkin görüş ayrılıkları, NATO’nun bütünsel politika üretmesini zorlaştırıyor. ABD küresel stratejik odağını giderek Hint-Pasifik’e kaydırırken, Avrupa devletleri artan güvenlik baskısı altında kendi savunma kapasitelerini geliştirme yönünde isteksiz ama zorunlu bir sürecin içine girdi. Bu durum, NATO içinde hem rol hem yük paylaşımının yeniden düzenlenmesini kaçınılmaz kılıyor.
NATO’DA MERKEZİ ÜLKE TÜRKİYE
Tam da böyle bir dönemde ittifakın doğu kanadında yer alan Türkiye, coğrafi konumu, askeri kapasitesi ve 20 yıldır yürüttüğü küresel diplomatik açılım sayesinde NATO’nun yeniden şekillenen stratejik mimarisinde merkezi bir konuma yükseldi. Türkiye, Karadeniz, Orta Doğu, Kafkasya ve Doğu Akdeniz’i kapsayan geniş bir jeopolitik alanın merkezinde bulunurken; enerji koridorları, lojistik hatlar, terörle mücadele, göç yönetimi ve bölgesel istikrar konularında NATO’nun vazgeçilmez aktörlerinden biri haline geldi. Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın son 20 yılda izlediği çok yönlü dış politika, askeri modernizasyon ve savunma sanayiinde kaydedilen teknolojik sıçrama, Türkiye’nin sadece bölgesel değil küresel stratejik tartışmalarda da ağırlığını artırdı.
NEO MONROE DOKTRİNİ’NİN ETKİSİ
ABD’nin Çin’i ana rakip olarak belirleyen stratejik belgeleri, Washington’ın Avrupa ve Orta Doğu’daki rolünü yeniden değerlendirdiğini ve yük paylaşımını diğer ittifak üyelerine devretme eğilimini güçlendirdiğini açık şekilde ortaya koyuyor. ABD’nin bu yönelimi, 19. yüzyılın Monroe Doktrini’ndeki bölgesel odaklanmayı anımsatıyor: Amerika kıtasına öncelik veren, küresel müdahaleleri sınırlayan, stratejik kaynak ve operasyonel kapasiteyi tek bir büyük rakibe -bugün bu rakip Çin- yönlendiren bir yaklaşım. Bu değişim, Avrupa güvenliğinin giderek ABD’den bağımsız hale gelmesi gerektiği tartışmalarını tetiklerken, NATO’nun doğu kanadının güçlendirilmesi ihtiyacını daha acil bir hale getiriyor.
ÜÇ TEMEL NEDEN
Bu bağlamda Türkiye, NATO’nun yeni güvenlik mimarisinde üç temel nedenle merkezileşiyor:
Birincisi, Türkiye’nin jeopolitik konumu artık sadece bölgesel denklemler için değil, ABD-Çin rekabeti bağlamında da belirleyici. Bugün Çin’in Kuşak-Yol İnisiyatifi kapsamında Orta Koridor olarak tanımlanan hattın en kritik ülkesi Türkiye. Bu nedenle Ankara, hem Avrupa’nın Çin karşısında ekonomik-siyasi konumlanmasında hem de NATO’nun doğu ve güney tehdit algılarının yönetilmesinde vazgeçilmez bir geçiş merkezi.
İkincisi, savunma sanayiinde yaşanan sıçrama Türkiye’yi NATO içinde teknoloji üreten, kapasite artıran ve ittifakın operasyonel yükünü hafifleten bir ortağa dönüştürdü. Türkiye’nin İHA ve SİHA kapasitesinin sahadaki başarısı, yalnızca ikili iş birliklerine değil, NATO içi operasyonel planlamaya da doğrudan etki ediyor. Türkiye artık yalnızca tüketen değil, teknoloji ihraç eden ve savaş alanı doktrinlerini etkileyen bir aktör.
Üçüncüsü, Türkiye’nin 20 yılda geliştirdiği diplomatik esneklik ve çok taraflı arabulucu kimliği, NATO’nun kriz yönetimi kapasitesi açısından kritik bir rol oynuyor. Ankara, Rusya-Ukrayna savaşından enerji güvenliğine, Karadeniz’de denge politikalarından Ortadoğu’daki çatışmalara kadar geniş bir yelpazede NATO’nun hem diplomatik hem operasyonel ön cephe ülkesi konumunda.
SİSTEMDE YAPISAL DÖNÜŞÜMÜN ETKİSİ
Bütün bu faktörler, NATO’nun 21. yüzyılın ikinci çeyreğine ilişkin vizyonunda Türkiye’nin giderek daha merkezi bir yer edindiğini gösteriyor. Bu merkezileşme yalnızca NATO içi faydadan değil, aynı zamanda uluslararası sistemin yapısal dönüşümünden kaynaklanıyor. ABD’nin küresel yükümlülüklerini yeniden dağıtma çabası, Avrupa’nın güvenlikte daha fazla sorumluluk alma zorunluluğu ve Çin’in yükselişiyle ortaya çıkan yeni rekabet düzeni, Türkiye’yi ittifak açısından “stratejik zorunluluk” kategorisine taşımış durumda.
Önümüzdeki yıllarda bu rol daha da derinleşecek gibi görünüyor. Çünkü NATO’nun doğu kanadı, sadece Rusya’dan kaynaklı bir tehdit ekseni olmayacak; Çin’in Avrasya’ya yönelik ekonomik, siber ve askeri etkisi de ittifakın yeni stratejik konseptinin temelini oluşturacak. Böyle bir ortamda Türkiye hem coğrafi hem askeri hem diplomatik gücüyle bu yeni dönemin en önemli dengeleyici ülkesi olarak öne çıkıyor.
ANKARA’NIN AĞIRLIĞI ARTIYOR
ABD-Çin rekabetinin küresel düzeni yeniden şekillendirdiği bir çağda NATO’nun nasıl bir rol üstleneceği belirsizliğini korurken, netleşen bir başka gerçek daha var: Türkiye, 21. yüzyılın ikinci çeyreğinde NATO’nun merkez ülkelerinden biri haline gelmiştir. Ankara’nın artan ağırlığı, yalnızca ittifak içi askeri kapasiteye katkısı ile değil; aynı zamanda diplomatik esnekliği, stratejik öngörüsü, savunma üretim gücü ve jeopolitik konumunun değişen uluslararası düzenle uyumlu hale gelmesiyle şekilleniyor. Türkiye artık, NATO’nun gelecekteki rolünün sadece bir parçası değil; bizzat o rolün belirlenmesinde etkin bir aktördür.







