Seni ilk gençlik yıllarından beri tanıyorum ve sana gerçekte acıyorum. Ömrünü tek bir olumlu iş yapmadan geçiriyorsun. Bir ara ben de, yolsuzluklarla mücadele ettiğini sanma yanılgısına düşmüştüm. Meğer senin derdin, sevmediğin ve kin duyduğun kimselere birileri adına saldırmakmış... Hayatın itişip kakışmakla, iftirayla, kinle, nefretle dolu olarak geçti.
Devlette yükselemedin, iki sene içinde seni kapının önüne koydular, makam sahiplerinden nefretin bundandır.
Hep bilgisiz, cahil kaldın, "çağın gerisinde" oldun. Gerçek anlamda bir "mürteci" idin. Bilgisayardan, teknolojiden, küreselleşmeden, bilgi çağından çok uzaklardaydın. Sadece ihbar mektuplarını okudun. Yıllardır yazdıklarında polemikten başka bir şey, en ufak bir fikir kırıntısı bile olmadı; yeniliklerden ve bilgili gerçek aydınlardan nefretin bundandır.
Dostlarını istismar ederek yazdığın, dedikodu ile doldurduğun kitaplarından kazandıkların ve patronlarından aldığın yüklü ücretler dışında para kazanamadın; servet sahiplerinden nefretin bundandır.
Seni ve senin gibileri hakkınızda kitap yazacak kadar tanıyorum Emin Çölaşan ve birzamanlarki merhabama şimdi üzülüyorum.
Hatırlarsın, 1969'da Devlet Planlama Teşkilâtı'nda birlikte çalışmıştık. Sosyal Planlama Dairesi'nde bir grup uzmanın hazırladığı "Gelir Dağılımı Araştırması"nı TİP'in yayın organı ANT Dergisi'ne vererek yayınlatmıştın. Açılan soruşturmada seni sosyalist arkadaşların ele vermişlerdi. Daire Başkanı Doç. Dr. Nevzad Yalçıntaş, DPT Müsteşarı Turgut Özal'ın talimatıyla sözleşmeni feshederek seni DPT'den atmıştı. Biz haline acırken, her zamanki gibi oyun oynadın. Baban vasıtasıyla Yalçıntaş'a yalvarıp tavsiye mektubu aldın ve bunu kullanıp Danıştay'a giderek tazminata kondun. Nevzad Yalçıntaş'ın merhametini istismar etmiştin.
Bundan sonra gazeteciliğe başladın. İşin gücün DPT ile uğraşmaktı. "Önce Kindar Oldun, Sonra Gazeteci" ama "insan" olamadın bir türlü... 1980'de "24 Ocak Programı" yıldızını parlattı. Nefretle dolu olduğun Özal'a ve eşine dost göründün, evlerinin içine kadar girdin. ODTÜ'de öğrencisi olduğun Özal'a, nasıl "Hocam" diyerek yağ çektiğini çok iyi hatırlıyorum. Sana mal mülk alacak kadar para kazandıran "24 Ocak" ve "12 Eylül" kitaplarını rahmetli Özal'ın sayesinde yazdın. Merhum Özal'ın ve Sayın Demirel'in beni arayarak sana yardımcı olmamı istemeleri üzerine sana anlattıklarımı toparlayarak, kitapları baskı üzerine baskı yapan ünlü yazar Emin Çölaşan oldun. Sonra da, sana evlerini açan bu insanları sırtlarından hançerledin. Haklarında olmadık iftiralar attın, tehditler savurdun.
Eşinin Danıştay üyesi olmasını istiyordun. Adalet Bakanı ve Başbakan Özal nezdinde tavassutta bulunarak benden bunu sağlamamı istedin. Sen istedin diyerek değil eşine duyduğum saygıdan ve buna ehil olduğuna kanaat getirdiğim için elimden geleni yaptım. Fakat insanları o kadar kırmıştın ki kimse yardım etmek istemedi. İstediğin olmayınca hepimize cephe aldın. Bir zamanlar dizlerinin dibinden ayrılmadığın Özallar hakkında "Özal Nereye Koşuyor?" isimli o yüz kızartıcı küfürnâmeyi yazdın. Kitabın çok sattı ama kitabınla beraber insanlığın son kırıntılarını da sattığının farkına varamadın.
28 Şubat'tan sonra iyice azgınlaştın. Jakoben, diktacı, militarist ruhun bütün saldırganlığı ile kendisini gösterdi. Derin devletin "kuş"larıyla zenginleşen dedikodu kumkuması kalemini, yarım asrı geçen ömrünün bütün komplekslerini ortaya koyarak hırsla kullanıyordun. Senin için hak, hukuk, meslek ahlâkı, insaf, dostluk, insanlık artık sözkonusu değildi. Bir zamanlar savunduğun sosyalizmin ölçüleri bile gözünde önemini kaybetmişti. Kalemini giyotin gibi kullanıyor; Robespiyer'in, Danton'un kötü bir kopyası şeklinde senin gibi düşünmeyenlere hiçbir ahlâk normuna aldırmadan devamlı saldırıyordun. "Batı Çalışma Grubu"nun medyadaki ana temsilcisi olmuştun.
Bir reklâm dolayısıyla hakkımda asılsız bir yazın yayınlanınca sana telefon ederek, "düşüncemi paylaşmayabilirsin, fakat benim dürüstlüğe ne kadar önem verdiğimi, hâlâ kiralık evde kaldığımı, otuz yıllık mobilyalarımda otururken görmedin mi" diye haykırdığımda, bana "Sen de irticacıları savunmasaydın" cevabını vermiştin. Hâlâ bir fincan kahvenin hatırını düşünerek avukatımın bu iftiran için açtığı ceza dâvâsından vazgeçmiş fakat hakkında açtığım tazminat dâvâsını kazanmıştım. Bu da seni kırmızı görmüş boğaya döndürmeye yetti tabiî..
* * *
Emin Çölaşan! Sen bir türlü mert ve dürüst olamadın. Hakkımda yazdıkların hep asılsız çıktı. Açıklamalarımı, tekziplerimi yayınlamadın. Bunu da yayınlamayacağını bildiğim için, elindeki kırmızı kumaşı sallayarak sana başka sütunlardan sesleniyorum. Demokrasi mücadelemi asla anlamadın. Esasen demokrasiden, düşünceden nasibi olmayan birisinden bu anlayışı beklemek hata idi. RP'yi savunarak parlamentoya girmek istediğimi iddia ettin. 1995 seçimlerinde YDP olarak tek başına seçimlere girdiğimizi görmezlikten gelip son seçimlerde de bunun için uğraştığımızı yazdın. "Sosyalist partiler gibi onurlu bir mücadele ile ittifaksız seçime giremeyeceğimizi" yazdın. Bütün yazdıkların asılsız çıktı. Hep, tek bir özür cümlesi yazarsın diye safiyane bekledim. Lâkin hiçbir zaman bu mertliği ve dürüstlüğü gösteremedin. Son olarak da Pınarhisar Cezaevi'ne girmek için başvurduğumu hakaret ederek yazdın ve bütün bu yazdıklarından hiç utanmadın, yüzün hiç kızarmadı.
Çok iyi biliyorsun ki, yazdığın gibi "hakaret içeren ve yasaları çiğneyen" bir suç işlemedim. TCK'nun 312/2. maddesine göre "halkı kin ve düşmanlığa" sevketmişim; suçum bu imiş!.. Ben bu suçu işlemedim ama sen yıllardır her gün yazdığın yazılarla bu suçu işliyorsun ve herkesi "kin ve düşmanlığa" tahrik ediyorsun. Eğer Türkiye'de tarafsız ve bağımsız işleyen bir yargı olsaydı, şimdi cezaevinde benim yerimde senin bulunman gerekirdi. Fakat ben bunu da istemezdim çünkü dil ve kalem ile suç işleneceğine inanmıyorum.
* * *
Ziyaretçi olayına gelince, sen benim ziyaretçilerimi de kıskandın. Sözümona küçümsemeye, alay etmeye çalıştığın Yeni Doğuş Partisi, Türk siyaset ve demokrasi tarihine verdiği demokrasi mücadelesi ile şanla, şerefle geçecektir ve bu mücadelesine sonuna kadar devam edecektir. Baraj yüzünden az oy almamız önemli değildir. Ben mağdur ve mazlum halkımızın gönlünde mücadele ile yer ettiğime inanıyorum. İşte o halkın beni ziyareti elbette önemlidir. Adalet Bakanlığı'nın açıklamasında yer alan "mevzua aykırılık" iddiası doğru değildir. Cezaevleri Tüzüğü'nün 152. maddesine göre, akrabalık bağı olmayan kişiler de savcının yazılı izni ile görüşebilirler. Şimdiye kadar özellikle siyasî suçlularda (!) uygulama hep bu şekilde olmuştur. Kaldı ki, her partiden ziyaretime toplu halde gelen milletvekilleri dışında, ziyaretçilerim "kafileler ve gruplar" halinde gelmiş değildir.
Zavallı Emin Çölaşan, sen halkın ilgisini, sevgisini ne bilirsin ki!.. Çok sayıda koruman olmasına rağmen halkın içinde gönül huzuru ile gezebiliyor musun? Benim gibi yanında kimsecikler olmadan halk arasına girip öpüşmeye cesaret edebilir misin? 'Derin devlet'in "kuşları"ndan başka dostun var mı?.. Temenni etmem ama önüne gelene sövüp saymaya devam edersen ve seni kullanan ağabeylerinin desteğini yitirdiğinde bir gün cezaevine girersen, eşinden başka seni ziyarete gelen olur mu? Hiç sanmıyorum.
Ben, Allah'a hamdolsun milletime, vatanıma, devletime her şekilde hizmet etme fırsatını buldum. Dopdolu bir ömür sürdüm. En çok övündüğüm hizmetim de bu cezaevi günlerimdir. Ya sen Emin Çölaşan, sen yaptın 56 yılda? Birilerinin maşası olarak ona buna saldırmaktan, polemikten, kavgadan başka ne yaptın?!..
Zavallı Emin Çölaşan, sana çok acıyorum ve bir zamanların "merhabası" hatırına senin için hâlâ üzülüyorum...








