
Tarık Tufan, son romanı Âşıklara Yer Yok’ta geçmişten bugüne, babadan oğula değişmeyen kalp ağrıları arasında bir çizgi çekerken aşıkların kaderinin hep aynı olduğunu bir kez daha yineliyor.
Aşk bir iptila mı yoksa bağımlılık mı? Neden birine hissettiğimiz bu güçlü duygu elimizi, ayağımızı bağlar, hayatımızı elimizden alır? Vazgeçişler ve pişmanlıktan gayrı bir şey bırakmaz elimizde avucumuzda? Zeki Demirkubuz’un Kader filminin kahramanı Bekir, uğruna divane olduğu, onca reddedilmesine rağmen evini, barkını dağıtıp peşine düştüğü, neyi varsa kaybettiği Uğur’a olan tutkusunu şu cümlelerle anlatır:
“Dedim ‘Bekir, bu kapı ahret kapısı, bu köprü sırat köprüsü. Bu sefer de geçersen bir daha geri dönemezsin. İyi düşün’ dedim. Düşündüm, düşünüyorum, ama olmadı, dönemedim. Sonra ‘Bak oğlum’ dedim kendi kendime. ‘Yolu yok, çekeceksin, isyan etmenin faydası yok, kaderin böyle.’” Her seyredişte derinden sarsıldığım bir sahnedir bu.
Tarık Tufan’ın yeni romanı Aşıklara Yer Yok’u okurken de aklıma Bekir’in bu çaresizce savruluşları geldi. Zaten daha romanın başlarında “Aşk bizi en beklenmedik yerlerde ve en hazırlıksız ânımızda kıskıvrak yakalar. Ve bir kez çağırdığında boyun eğip, peşinden gitmekten başka şansımız yoktur.’ cümlesi de sanki bu sahneye bir gönderme gibi geldi bana.
Akademisyen Orhan’ın ‘ilk görüşte’ vurulduğu Firdevs’e olan tutkusu da tıpkı Bekir gibi bir noktadan sonra bir bağımlılığa hatta saplantıya dönüşüyor. Öyle ki hiçbir karşılık ve cevap alamayışına rağmen ısrarla Firdevs’e ulaşma çabası neredeyse ‘taciz’ hissi yarattı bende. Belki sadece platonik bir tutulma yaşasa daha anlamlı bulacaktım. Orhan’ın bu pervasızlığına Firdevs de aynı tonda karşılık veriyor bir süre sonra. İstediği zaman hayatına girip, ansızın ortadan kaybolabiliyor, üstelik genç adamın bütün ümitlerini tarumar ederek. Aslına bakılırsa bu yalnız genç kadın da Orhan gibi karşılıksız bir aşkın prangalı mahkumu. Aldığı her darbede, yıkılıp düşmek üzereyken yaralı bir kedi gibi Orhan’a sığınsa ve bir ara onu sevmeyi denese de kendine en çok acı vereni seçiyor her seferinde. Bu yüzden ‘Firdevs’le ben, bir kış sabahı donmamak için birbirine sokulan, iyice yakınlaşınca sivri okları yüzünden canları yanıp tekrar uzaklaşan, soğuktan donmakla, okların acısına katlanmak arasında güvenli bir yer arayan kirpiler gibiydik. Umutsuzluklar, acılar, çaresizlikler, boşluklar içinde birbirimize çarpıp savruluyorduk.”

KALP AĞRISI HİÇ DEĞİŞMEZ
Tarık Tufan, romanda geçmişten bugüne, babadan oğula değişmeyen kalp ağrıları arasında bir çizgi çekerken aşıkların kaderinin hep aynı olduğunu bir kez daha yineliyor.
Aşk böyle bir şey mi gerçekten diye düşündüm sık sık her ikisinin durup durup aynı yerden yaralanmalarını izlerken. Bilerek kullandım ‘izlerken’ ifadesini çünkü senarist kimliği de en az romancılığı kadar öne çıkan Tarık Tufan’ın kelimeleriyle oluşturduğu atmosfer sahne sahne canlanıyor satırlar arasında. Okur olarak sevdiğim bir şey, bir metni zihnimde film gibi izlemek. Bu bakımdan bir sanat filmi tadında akıp gitti roman. Ancak garip olan romanın gri, soğuk, kasvetli ve ürkütücü atmosferinin etkisinden henüz çıkamamışken eş zamanlı olarak izlediğim Şahmaran dizisinde de benzer kasvet ve adını tam da koyamadığım insanın ruhunu daraltan tasvirler, görüntüler bir huzursuzluk hissi bıraktı bende. Üzerinden çok zaman geçmeden de kelimenin tam anlamıyla bir ‘kabus’a uyandık. Dedim ya garip!
Neyse biz dönelim romana. Orhan’ın doğup büyüdüğü yer İstanbul Cankurtaran, aşka düşüp sevdiğine yakın olmak için gittiği yer ise Tophane. Romanın bir diğer mekânı ise Saklıkuyu; gerçekle kurgunun iç içe geçtiği bir yer. Finalde bu mekâna ilişkin bir takım bilgi ve fotoğraflar eklenmiş. Belki de Orhan Pamuk’un Masumiyet Müzesi’nde olduğu gibi o romana ait bir evren inşa etti yazar. Ancak Saklıkuyu diye bir yer var mı gerçekten sorusunu okurun sezgilerine bırakıyor.
ARAYIŞLAR YENİ ADRESLER
Zaman atlamaları ile ilerleyen romanda Firdevs’in yol açtığı maddi ve manevi yıkımın altında ezilen genç adam tam da her şeyden vazgeçmişken bir arkadaşının teklifiyle Saklıkuyu denilen bir kasabada kendini onarmaya gidiyor. Orhan’ın başlangıçta epey isteksizce ve sadece bir süre kalmak üzere gittiği ve bir zamanlar akıl hastanesi olarak kullanılan Bimarhane’nin diğer sakinleri de bambaşka yaralarına şifa bulmak için aynı mekâna sığınmışlar. Osmanlı sarayının ve İstanbul zenginlerinin sırlarıyla dolu bu eski yapı yarım kalmış hazin aşk hikâyelerinin de izlerini taşıyor.
Aslında düpedüz kaçıyor kahramanımız. Bu saplantılı aşkın kendisine ve ailesine verdiği zararlar ve ruhundaki bitmeyen hesaplaşmalar yakasını bırakmasa da orada karşılaştığı Ahmet Hilmi Bey, Belma ve Defne’nin sırlı hikâyeleri birbirlerinde beklenmedik yansımalara yol açıyor. Tufan, “Herkes birbirine, bir şeylere bağlanıyor. Hayatı güçlü veya zayıf bağlılıklarla yaşıyoruz. Bazıları bizi yavaş yavaş öldürüyor, bazıları diriltiyor.” diyerek her birinin yaşanmışlıklarını özetliyor bir bakıma.
Orhan babasıyla aşkı uğruna ölümüne çatışırken Ahmet Hilmi Bey, sadece hayatta kalsın diye kavga veriyor oğluyla. Ama ikisi de yenik düşüyor farklı kulvarlarda. “Babalarla oğulların savaşlarını oğullar muhakkak kaybeder ama babalar da kazanamaz.” diyerek mühürlüyor bu benzeşmeyi Tarık Tufan.






