Hayat Bahtiyar Aslanın Sancısı

Bahtiyar Aslan’ın Sancı’sı

Bahtiyar Aslan geç vakit yazmaya başlasa da dört hikaye kitabıyla bu alanda rüştünü ispatlamış bir isim. Son kitabı ise Ötüken Yayınları arasında çıkan Sancı. Bir imgeler ormanı olarak tanımlayabiliriz Bahtiyar Aslan’ın hikâye dünyasını. İmge, yani muhayyilede oluşan, zihinde hareket kazanan görüntüler, resimler..

Haber Merkezi Yeni Şafak
Bahtiyar Aslan’ın Sancı’sı
Kişimiz, annesini kaybettikten sonra, onun yerine hiçbir varlığı koyamaz. İçindeki arayış gide gide sevgiliyle annenin birbirine karışmasına kadar varır.

ÂLİM KAHRAMAN

Bahtiyar Aslan 1971 doğumlu. Hikâye yazmaya 2007’de otuz altı yaşında başlamış. Gecikme gibi görünen bu durumu sorgulamanın zamanı geçti. On dört yıldır hikaye yazıyor çünkü. Yayımlanmış dört hikâye kitabı var ve kendini kabul ettirmiş bir hikâyeci duruyor karşımızda.

Bu yazıda onun dördüncü hikâye kitabından, Sancı’dan söz edeceğim. Ötüken Neşriyat’tan çıktı (2020). Sancı üzerine yazmadan önce, yazarın tüm hikâyelerini bir kere daha okudum. Daha güvenli başlıyorum yazıma.

Çok temel bir ipucuyla girmek istiyorum konuya. Bu hikâyeleri okurken her şeyin zihne ait, orada, bir havuzun içinde geliştiğini unutmayın! Her şey o tek kişinin zihniden yansıyor. Bu temel açıyı farketmek, hikâye sanatı bakımından, gününü yakalayan, ileriye yatırımlar yapan, kendine özgü bir anlatım dili bulan bir isimle karşı karşıya olduğumuzu daha güçlü duyuracaktır bize.

Anlatının okuyanı bir zihnin işleyişi içine dahil etmesi, modern döneme ait bir yöntemi, bilinç akışını hatıra getiriyor. Ancak, yazarımızın, edebiyattaki, geçmiş bilinç akışı deneyimlerilerini hazır bir model olarak alıp kullanmadığına dikkat etmek gerekir. Modern sonrasına ait başka kazanımlar da söz konusu burada. Bilinç akışı adlandırmasını bir kenara koyup yeni, özgün bir zihin işleyiş yönteminden söz edilmesi gerekiyor.

Bir imgeler ormanı olarak tanımlayabiliriz Bahtiyar Aslan’ın hikâye dünyasını. İmge, yani muhayyilede oluşan, zihinde hareket kazanan görüntüler, resimler.. İçlerinden bazıları daha fazla öne çıkıyor üzerinde durduğumuz anlatı dünyasında bunların: Kent, mesela; apartman.. Sessizlik, soyunmak! Anne, sevgili.. Otel! Gitmek, sürekli bir yolculuk hali.. Kirpi, kaplumbağa.. Hele hele Kule ve kuyu.. Böyle uzar gider bunlar. Fakat kokuyu anmadan olmaz. Ölüm ve mezara ise en son değineceğim.

BİR YERE AİT OLMAMA

Sancı Bahtiyar Aslan, Ötüken Yayınları, Kasım 2020, 144 sayfa
Sancı Bahtiyar Aslan, Ötüken Yayınları, Kasım 2020, 144 sayfa

İlk hikâye kitabının adı Kentin Haberi Yok’tur yazarımızın. Hikâye kitaplarının üst (veya alt) başlığı ise “Sessiz Hikâyeler”. Tek bir zihnin içine sığdırılmış koca bir koro varken bu sessizlik neyin nesi, diye sorulabilir Şöyle açıklayalım o zaman: Hikâye kişimiz, sevgilisiyle bir ıhlamur ağacının altında otururken arkalarındaki büyük binanın camdan cephesine bir uçak çarpar. Sesi bile duyulmaz. Buna karşılık anne ölür, yankısı hikâyeler boyu sürer. Ses ve sessizliğin, yeniden tanımlandığı, böylesi anlamları söz konusu bu hikayelerde. Kıyamet kopsa, fanusun duvarlarından geri döner sesi. ‘Çok sesli bir ölümdür’ anneninki, ondan da kentin haberi olmaz. Kent, “ter ve parfüm, ter ve kir, ter ve deniz, ter ve toprak, çamur, sidik ve lağım” demektir. Apartman kente aittir. “Büyük ve sağır mezarlardır onlar” da (s. 87). Kent, gide gide vahşi uygarlığın bir timsali olur çıkar. Büyük makinelerce toprağın karnının deşildiği.. Bu vahşetten kuşlar, ağaçlar, toprağın altındaki fareler, akrepler, çıyanlar, yılanlar, solucanlar ürker de toprağın üstündeki insan ürkmez. (“Neden?”) (s. 38).

Otel, yolculukla bağlantılıdır. Kentten ayrılırken, her şeyi arkasında bırakıp giderken buluruz çünkü çoğu zaman kişimizi. Derin anlamıyla otel, bir yere ait olamamayı, mekansızlığı da içerir. Yalnızlık demektir. Bu kişimizin tercihidir de. O, hikâyelerin bir yerinde “Kimsem olmasa, kimsesiz olsam. Kimsenin beni olmasa, arayıp sormasalar” der çünkü. Evin en arka odasına çekilme, kendi kulesini inşa, kuyusuna inip gitme hep bu kendi kendisiyle kalma anlamı içeren yalnızlık arzusuyla bağlantılıdır (Kaplumbağa metaforuyla da verilir bu içe çekilme). Bunun bir adım sonrasında ise soyunma, çıplaklık vardır. Soyunma, ilk bakmaya, tüm giysilerden kurtulma gibi görünse de aslında varlık özünü arama eylemidir onda. Bir bakıma, dünyaya ait olan her şeyden kurtulmadır. Kabuklarından arınıp ‘İns’ olma.. (“Belki böylece birkaç günlük çadır hayatında en ilkel duygularımla, dürtülerimle buluşur yeniden saf, bir bebek kadar saf, günahsız, arı, çıplak, düşünceden, dilden bile arınmış, korkudan ve heyecandan, arzudan ve şehvetten, acıdan ve zevkten uzak, çırılçıplak bir insan olarak, yalnızca insan olarak yaşayabilirim.” s. 125) Anlaşılacağı gibi ulaşılan yalın hal, cinsiyetten bile kurtulma, anlamı taşıyor.

Bir şey daha çıkarıyoruz tüm bunlardan: Bahtiyar Aslan’ın hikâyeleri okuyucuyu fikretmeye çağıran metinlerdir aynı zamanda.

BABA FİGÜRÜ DE DİKKAT ÇEKER

Anne kadar baskın ve belirleyici bir imge olmasa bile baba da vardır bu hikâyelerde. “Bilgi” karşısındaki “tecrübe”yi temsil eder. Kendini (bilgisini) onun karşısında ispatlama telaşına düşen oğul, babanın değerini geç farkeder; “ona tecrübenin bilgiden üstün olduğunu anlatmak için geç kaldım” (s. 61) der.

Anne ve sevgili (kadın) bu hikâyelerin ruhudur. Annenin ölümü bir leit-motif olarak tüm hayatı belirler. İçe işleyen iki sözü kalmıştır geriye: Birincisi “Anahtarı vereyim mi?” Diğeri ise ölümünden hemen önce oğula söylediği “Ben sana doyamadım.” Annenin eksikliği çoğalarak devam eder kişimizde. Hikayelerin psikolojik zeminidir anne/kadın.

Kişimiz, annesini kaybettikten sonra, onun yerine hiçbir varlığı koyamaz. İçindeki arayış gide gide sevgiliyle annenin birbirine karışmasına kadar varır. Ona anne de olacak (içindeki çocuğu ‘emzirecek’) bir sevgilidir aradığı. Anne, kokusuyla vardır öncelikle. Kişimiz “Ben senin kimseye benzemeyen ve bir daha hiçbir yerde bulamadığım kokunla dolaştım aylarca yıllarca” (s. 29) der. Koku, belirleyicidir, hikâyelerde. Sadece anne değil, diğer varlıkları da kokularıyla algılar çoğu zaman kişimiz (Kentin kokusundan söz etmiştik, sevgilinin de bir kokusu vardır mesela.)

Bahtiyar Aslan’ın hikaye yazış tarzında imgenin önemini belirtmiştim. Onların bazıları üzerinde de kısa kısa durmuş oldum. Bir hikâyesinde, kişimiz, “bana imgeler geliyor yalnızca” diyor. Ve bu imgelerden bazılarını da “aşkın ve sevgilinin, hayatın ve ölümün, otelin ve kentin, çobanın ve köpeğin, denizin ve gökyüzünün” (s. 101) diyerek sayıyor. Yazımızı ölüm, teneşir ve mezarla bitirelim. Ölüm annenin ölümüdür. Kişimiz çözülecek imgeleri bir bir tüketir hikâyeler boyunca. Geriye yalnızca ölümün imgesi kalmıştır çözülmedik. “Ölmeden çözülemeyecek olan imge.” Hikayelerde yer yer su yüzüne çıkan soyunma ve teneşirin üzerine uzanma düşüncesini ölüme de bağlamak lazım. Böylece onların hepsi birbirine eklenir, bir üzüm salkımı oluşturur.

Abone Ol Google News

6698 sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanunundaki amaçlar ile sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerezler kullanılmaktadır. Detaylı bilgi için çerez politikamızı inceleyebilirsiniz.