İstanbul Hatıralar Kolonyası, burun ve göz yakan eleştirilerle dolu. Selim İleri'nin İstanbul'u hakkında söylenecek ilk şey, giderek tadını, tuzunu, ruhunu ve gerçekliğini yitiren bir mekân olduğu.
İstanbul Hatıralar Kolonyası, Selim İleri'nin İstanbul üzerine yazdığı dördüncü kitap. Onun hemen bütün eserlerinde İstanbul elbette var. Ama İleri'nin, İstanbul Hatıralar Kolonyası'nda anlattığı İstanbul'un varoluş biçimi, diğerlerine oranla kurgusal bir ayrıcalık taşımakta. İstanbul Hatıralar Kolonyası, her ne kadar bir deneme gibi dursa da otobiyografik bir çalışma olarak da nitelendirilebilir. Kitap aynı zamanda belgesel bir niteliğe de sahip. Dolayısıyla, Selim İleri'nin İstanbul'unun derinliklerine inmek mümkün bu kitapta. Ve İleri'nin İstanbul'u hakkında söylenecek ilk şey, giderek tadını tuzunu, ruhunu ve gerçekliğini yitiren bir mekân olduğu... İleri'ye İstanbul'da yaptığı gezintide edebiyat, müzik, sinema ve tiyatrodan sayısız sanatçı eşlik ediyor. Bu kitabın içinden geçtikleri hikâyeleri ve ürünleriyle yalnızca yazarlar bile işaret ettikleri karakterler ve mekânlarla İleri'nin İstanbul'unun derinliğine önemli bir katkıda bulunuyorlar. Bir başka deyişle, İleri kendi İstanbul'unu anlatırken, bir yandan da İstanbul'a ilişkin bir okuma/yaşama biçimi öneriyor. Çünkü İstanbul Hatıralar Kolonyası'nda anlatılan herkes, eserleri ve üstlendikleri rollerle, İstanbul'un bugününü hazırlayan tarihe karışıyorlar. İstanbul Hatıralar Kolonyası bu yönüyle zaman geçtikçe değişen, değiştikçe masumiyetini yitiren (belki de hiç masum olmayan) ve böylece hakiki olma duygusundan da ödün veren bir mekâna dönüşüyor. Öyle olunca Selim İleri soruyor. Tamam, İstanbul diyoruz ama, "Hangi İstanbul? İlençlere uğrayacak kadar günahkâr İstanbul mu, Yahya Kemal'in başka şiirlerinde de görkemle andığı İstanbul mu?" Bu sorunun yanıtı hiç gecikmiyor: "Belki ikisi de..." Çünkü Selim İleri'nin İstanbul'unda bunlardan birinden vazgeçmek mümkün değil, her ne kadar İstanbul kendinden vazgeçse de...
Yukarıda da ifade ettiğim gibi Selim İleri'nin okuduğu kitaplardaki karakterlerle olan ilişkisi çok katmanlı bir boyut kazandırıyor anlatıya. Sadece karakterler değil, eskimiş mekânlar da onun dilinde zamanın ve "gelişme"nin, değişmenin örtülerinin ardından günümüze taşınarak tekrar hayat buluyor. O mekânlara gönderme yapan eserler (roman, şiir, hikâye, sinema, tiyatro, şarkı vs.) ve taşıdıkları karakterler de böylelikle bulunduğu dönemden çıkıp, tekrar günümüzü ve sanat ortamımızı ziyaret ediyorlar.
Kitapta, kendi İstanbul'unu yaratmasını sağlayan yazarları tekrar tekrar gözden geçiriyor Selim İleri. Hüseyin Rahmi Gürpınar, Ziya Osman Saba, Yahya Kemal, Asaf Halet Çelebi, Cemal Nadir, Zeki Ökten ve daha niceleri yüzlerini bir kez de Selim İleri anlatısından gösteriyorlar bize. Ama İstanbul yalnızca edebiyat demek değil, Belgin Doruk'tan Göksel Arsoy'a, Neriman Köksal'dan Türkan Şoray'a ve Nubar Terziyan'a kadar İstanbul'la özdeş yüzleri de yeniden tanıştırıyor ve aslında bu tanıştırma esnasında kendi unutma hastalığımızın İstanbul'la ilgili imgelemimizi nasıl sakatlamış olduğuna da dikkat çekiyor.
Selim İleri, bugünün ve dünün bakış açısı arasında dik bir duvar gibi konumluyor kendisini adeta. Hem geçmişin hem bugünün yansıdığı bu duvar okur için de bir aynaya dönüşüyor. İleri, dile getirmese de bir soru sormuş oluyor böylece: "Siz hangi İstanbul'a aitsiniz?" Mesela Peyami Safa'yı hatırlatıyor Selim İleri. Diyor ki, "Peyami Safa'ya göre Fatih, yani Şark, karanlık bir hüzündür. Harbiye ve Maksim salonlarıysa, cart renkler karmaşası, zenci gürültüsü, ışık seli... Şark yenik mi düştü diye sormuyorum. Hem Şark'ta, hem de Batı'yı temsil eden Harbiye'de cart renkler karmaşası saltanat kurmuş gibidir. Zenci gürültüsü değil ama; özel televizyon kanallarının sabah programları hem Fatih'te -belki daha çok orada, Doğu'da- hem Harbiye'de yoğun ilgi devşirir ve kendine özgü bir dünya yaratır."
Bir bakıma Şark ile Batı birbirine karışmıştır. Bu karışıklık onları tektipleştiren, benzeştiren ve bir yandan kendini tükettirirken, bir yandan da onların özgünlüklerini tüketen şeylerden kaynaklanır. Söz gelimi televizyondan. Ama İstanbul'daki değişim bununla da kalmaz. Sanki alt üst olur şehir. Herkes şöyle bir yer değiştirir. Kimi yerler boşalır, boşalan yerlere yeni birileri gelir. Artık hiçbir şey bilindiği, hatırlandığı gibi olmadığı gibi göründüğü gibi de değildir. Örneğin, Boğaziçi'nin değişen çehresinde, o villalarda oturanların cehaletlerinin payını vurguluyor İleri. Ve "Şark yenik mi düştü diye sormuyorum" derken aslında koca bir soru işareti bırakıyor hafızalarda. Kimbilir belki de Selim İleri de şarkın kendi coğrafyasında değil cephede yenik düştüğünü hayal etmek istiyor İstanbul'u devasa bir erozyondan korumak adına. Kitabın satır aralarında kimi zaman öfkeye kaçan hüzün ise, İleri'nin kendisinin de bu çabanın beyhudeliğinin farkında olduğunu gösteriyor.
İstanbul Hatıralar Kolonyası, burun ve göz yakan eleştirilerle dolu. Selim İleri mimariden, binalardan, şehrin planlanışından, trafiğinden şikayet etmiyor. Onun şikayet ettiği şey daha da elle tutulur bir şey. İstanbul'u yurt edinenler, hem de yalnızca göçüp konanı, avamı, köylüsü, sonradan görmüşü vs. değil. Hayır, bunun da içinde yine hepimiz varız. Hele bu şehre en çok sahip çıkar görünenler, en büyük payı onlar alıyorlar İleri'nin eleştirisinden: "2000'li yıllarda durum değişik; yürek yakıcı bir görünüm: Önce 'test' çılgınlığı, ardından, bilginler yetiştireceği beklenip anadilimizi de git gide unutturan 'bilgisayar çağdaşlığı'. Bir oldubittiyle edebiyat süpürülmüş! Edebiyatımız handiyse tasfiye edilmiş." Kimse gelip süpürmedi edebiyatı. Başka "birileri" değildi edebiyatı tasfiye eden. Öyleyse kimdi? Cevap yine aynı: Biz, hepimiz.
İstanbul Hatıralar Kolonyası'nda İleri, İstanbul'un şahit olduğu dönüşümü yaratan dinamiklere, deneyimlendikleri zamandan uzaklaşmış olmanın getirdiği perspektifle bakıyor: "1950 sonrasının İstanbul dünyasına geri dönüyorum, güzelduyunun ardında iz sürmek için." O zamanlar, "Dolmabahçe Sarayı'ndaki balolara Ankara'nın yüksek sosyetesi akın ediyor; sosyetenin fotoğrafları Hayat mecmuasında sayfalar boyu yayımlanıyordu... 'Çok estetik' deniyordu." Halbuki "Gerçeklikteki yaşam 'çok estetik'i yalanlayıp duruyordu. ...biz çocuklar için Amerikan yardımı sütler, peynirler, balıkyağı hapları hiç de estetik tatlar, duyuşlar sunmuyordu. Hepsi de çirkinduyuyu harekete geçiriyordu. Bir aşağılanış." Sonuç olarak "1950'lerin İstanbul'undaki estetik, şüphesiz, kırık dökük bir estetikti. Ama biz ondan doğup onunla beslenerek büyüdük. Kırık dökük bir şeyler yazdık. Şimdiyse 'Panik'teki dehşet zehirliyor."
Selim İleri'nin, okurunun ruh sağlığını gözeten bir yazar olduğunu düşünmüyorum. Aksine o, okurunu sarsarken anlatır anlatmak istediğini. Ağırlıklı olarak kendi yaşamını ve dünyasını paylaştığı bu kitapta da zaman zaman böylesi sarsıntılar geçirmemek mümkün değil. Üstelik Selim İleri, sizi sarsarken kendisinin sarsıldığını saklamayacak kadar cesur da: Herşey bu kadar değişmişse ve hayıflanmaya karışmış öfkeden başka bir şey yoksa elimizde, yalnızca geçmişin değil bugünün gerçekliğinden de şüphe etmemiz gerektiğini söylüyor sanki: "...Annemin dikiş kutusundaki çorap yumurtası. Sözlüklere baktım; benimkilerde 'çorap yumurtası' yok. Anlatmaya çalıştığım hayatlar da yoktu belki."
İstanbul
Hatıralar Kolonyası
Selim İleri
Doğan Kitap
206 sayfa






