
Her gün gibi pazarın da kendi içinde zorunlulukları, kemikleşmiş ritüelleri var. Peki bu ritüellerin dışına çıkıp bir şey yapmak ne kadar zor olabilir? Şair Ömer Yalçınova, “Hiçbir sözünde durmayan” bir gün olarak tanımladığı pazar günlerinin sıkıntısına çarenin, günübirlik veya iki günlük kamplar olduğunu söylüyor.
Pazar günlerini eğlenceli geçiren kaç kişi var aramızda? Kimi zaman bazı zorunluklardan ötürü günün eğlencesini bulmak da hayli zor olabiliyor. Bir takım ailevi görevler, yetişmesi gereken işler, belki temizlik, belki gezme ritüelleri… Yine de zorunlulukları bir kenara bırakıp, kendimize zaman ayırmanın günü olabilir bugün. Doğrusu, bunu da yetişkinlerden önce çocukların başarması muhtemel. Ünlü yazar Haruki Murakami de 1Q84 adlı romanında bu konu üzerine bir karakterini şöyle konuşturuyor: “Pazar günleri çocuklar, diğer çocuklarla birlikte diledikleri gibi eğlenebilmelidir. İnsanları tehdit ederek tahsilat yapmamalı, dünyanın korkunç sonunu anlatarak dolaşmamalıdır. O işleri, elbette bunu yapmanın gereği varsa, yetişkinler yapsınlar.”
ÇİLE DOLDURDUĞUM BİR GÜN
Pazarları bu hafta çekiştirdiğimiz isim şair Ömer Yalçınova. Yalçınova’ya bu konudaki ilk sorumuz klasik bir pazarının nasıl geçtiği üzerine. O da sıkıcı geçmeyen çok ender pazar günü olduğunu söyleyerek başlıyor. Ardından şöyle anlatıyor: “Evde hanım ve çocuklar varsa, onlarla çarşıya inip gezmek isterim. Ya da uygunsa, bir piknik, gezi faaliyeti. Onlar evde yoksa sabahtan akşama kadar kitap, çay, kahve, yemek. Belki bir film izleme. Pazar günüm yoktur yani. Çile doldurur gibi doldurduğum bir gündür.”
SIKINTININ ÇARESİ KAMPTA
Peki diyoruz, pazarları sıkıntı olmaktan kurtaracak bir öneriniz var mı? Bu noktada Yalçınova’dan hepimizi heyecanlandıran bir öneri geliyor: Kamp! Yalçınova, “En iyisi kamptır. Tek gecelik veya tek günlük kamp. Deniz kenarında olursa daha iyi” diye başlayarak şöyle devam ediyor: “Çadırını alıp gideceksin. Çadır kur, ateş yak, yemek yap, isli çaydanlıkta çay demle. Közde Türk kahvesi yapmaya çalış. Denize gir çık. Dalgalarla boğuş. Enfes! Başka bir teklif; doğa yürüyüşüne çıkmaktır. Birkaç arkadaş, derelerin içinden, köprülerin üzerinden geçerek, kah kayaları tırmanıp kah tepelerden inerek, arada göletlere dalıp çıkarak yapılabilecek bir doğa yürüyüşü, farklı olur. Telefonu kapatmak şartıyla. Çok konuşmayan, neşesi de eksik olmayan dostlarla birlikte.”
Bu noktada Yalçınova’nın bir uyarısı da var. Aman diyor, pazarları şehir dışına çıkmayı denemeyin. Kendisi bunu birkaç kez denemiş ama yorgunluğuna değmediğini söylüyor. Gelin kendisinden dinleyelim: “Ben şehir dışına çıkmayı denedim birkaç kez. Yani başka bir şehre gitmek. Aman yapmayın! Çok yorucu oluyor. Keyif de vermiyor. 40-50 km öteye gitmemek lazım pazarları. Ya da işte benim gibi evde yalnızsan o pazar, kitaplar arasında sörf yapabilirsin. Elinde yarım kalan roman varsa, onu bırakıp bir deneme kitabına başlamak, arada onu da atıp, bir şiir kitabının ortasından şiirler okumak…”

Pazarları şiir okumak iyidir
Bu noktada tabii ki yayın dünyasına geçiyor ve yine pazarları okunacak kitapları soruyoruz. Kendisi haftanın son gününde kitaptan kitaba atladığını söylüyor. “Hatta” diyor ve şunları anlatıyor: “Kitaplığımın önüne bağdaş kurar, gözümü kapatır, elimi kitapların üzerinde gezdirir, görmediğim bir kitabı çekerim raftan. Sonra onun rasgele bir sayfasını açarım. Okumaya başlarım. Bir nevi fala bakmak gibi. Çok da işe yaramıyor. Ender olarak ilgini çekecek bir konu veya canlandırmaya denk geliyorsun. Pazar günleri şiir okumak iyidir. Onu tavsiye edebilirim. Bir şiir kitabını baştan sona değilse de, doyana kadar okumak…” Pazarlar biraz da kendimizle baş başa kaldığımız için zor bir gün. Tam da bu nedenle sosyalleşmek, arkadaşlarımızı görmek bize iyi gelebilir. Peki sayın Yalçınova’nın pazarları görüşmek istediği arkadaşları var mı? Şair bu konudan biraz dertli. Çünkü bütün arkadaşlarının pazarları meşgul olduğunu söylüyor. Hatta, “Hangisini arasam ya işi vardır ya şehir dışındadır ya da telefona cevap vermez” diyor. Sonra da bunları anlatıyor: “Mesaj gönderip gün boyu cevap beklediğim de olmuştur. Haftanın yalnızlık günüdür pazar. Zaten ‘Ah bir görsem,’ diyebileceğim üç, bilemedin dört arkadaşım vardır. Onlar da dediğim gibi. Pazarları yokturlar. Bulut olur uçarlar. Püf. Hokus pokus kaybolurlar. O yüzden dostları, ‘İşin yoksa görüşelim veya çarşıdayım, gelsene diye aramayı bıraktım. Öyle bir dostum kalmadı.”
Bugün Tarkovsky veya Bergman izlenmez
Yalçınova’ya pazarları ne izleyelim diye sorunca, “Kesinlikle John Wick veya Jason Bourne serisi”, diyor ve şunları ekliyor: “Veya benzeri filmler. İki film üst üste de izlenebilir. Tek film izlenip bırakılabilir de. Neden böyle diyorum? Çünkü pazar günleri, sanki haftanın ağırlığı, yorgunluğu insanın üstüne değil tam da zihninin merkezine oturuyor. Bu durumda Tarkovsky veya Bergman izlemek intihar olur. Benim için böyle. Hareketli, bol aksiyonlu, insanı kandıracak, insanın içindeki öfke, hınç, nefret, intikam duygularını az da olsa rahatlatacak, vahşet derecesinde değil ama şiddet noktasında tatmin edici filmler…”
Tatil nedir bilmiyorum
Peki pazar günleri çalışır mısınız, diye sorduğumuzda ise tatil nedir bilmiyorum, diyor öncelikle. Bunun nedenini de şu cümlelerle açıklıyor: “Gezmeye çıkmışızdır mesela. Başka bir şehre gitmişizdir. Çok severim bunu. Ya da bir program için başka bir şehirden davet almışızdır. Bunlarda bile az da olsa çalışma gereği duyarım. Hakkında yazacağım kitaptan on sayfa okumak olabilir bu. Ya da kafamda bitirdiğim bir yazıyı birkaç saat içinde hazırlamak. Bunu yapmazsam huzursuz olurum. Söz vermişimdir çünkü. Hâlen verdiği sözü tutmaya çalışan, tutmadığında huzursuz olan bir ruhum var, çok şükür. Diğer türlü, günümün boş geçtiğini düşünürüm. Sözümde durmadığım için kendimi mahcup ve suçlu hissettiğim de olur. O yüzden tatil nedir bilmem diyorum. Bırak o gününü de boş geçir. Çokça maruz kaldığın gibi, mesela sözünde durma, geç gönder yazıyı, çamura yat, sözünden dön, hatta unut o sözü. Yok. Olmuyor. Yapamıyorum. Geriliyorum. O yüzden pazar veya diğer günler fark etmez, çalışırım.”
Yalancıdır, Faust gibidir
Haydi şimdi son soruya. Pazar günü üzerine bu kadar düşünüp, kalem oynattıktan sonra onu bir insan gibi düşünebilir miyiz? Sahi, pazar günü bir insan olacak olsa nasıl birisi olurdu? İşte Yalçınova’nın cevabı: “Bence pazarın iki cephesi/yüzü var. Birincisinde; pazar, vaatkâr bir gündür. Ama hiçbir sözünde durmaz. Yalancıdır. Faust gibidir. Ruhunu satın alır. Ama vaat ettiği imparatorluktan eser göremezsin. Eline eğer bir imparatorluk geçerse, kısa süre içinde anlarsın ki o, anlamsız ve tatsızdır. Görüntüden ibarettir. Pazar da tatil görünümlüdür. Ama dinlendirmez. Rahatlatmaz. Huzur yoktur onda. İkinci cephesinde ise çilehaneye benzer. Belki sağladığı yalnızlık duygusunun içinde, kendine dair bir şeyler elde edersin. Bir duygu, tespit veya düşünce… Kendinle baş başa kalabilirsen tabii.”

Amaçsızca kalabalığı izliyorum
Peki pazarları favori mekânınız neresidir? Yalçınova buna cevap olarak Kahramanmaraş Kapalıçarşısı diyor. Hatta “sanırım kalabalığa sadece bu tür tarihi çarşılarda tahammül edebiliyorum” cümlesini ekleyerek şunları anlatıyor: “Hanım ve çocuklarla da oraya sık sık gideriz. Oradaki canlılık, oturup düşünsem, bulamayacağım düşüncelere sevk ediyor. Tek başınaysam, o kalabalığı amaçsızca izliyorum. Birçok hikâyeler canlanıyor gözümde. Ailemle birlikte gitmişsem, çocukların istekleri doğrultusunda, kendiliğinden bir rota oluşuyor.” Gelelim bu köşenin en riskli sorusuna. En iyi ve en kötü geçen pazarınızı anlatır mısınız, diyoruz. Şair, “Hatırlamıyorum” diyor ve devam ediyor: “Bilinçaltım silmiş olmalı. ‘Bir pazar günü,’ diye başlayan bir hikâyem yok.”







