Birlikte çalıştığı figüranlara yardım elini uzatmadığı için pişmanlık duyan Ediz Hun yıllar sonra itiraf ediyor... 'Türk Sineması'nı onlarla sevdik, onlarla büyüdük, onlarla eğlendik, onlarla hüzünlendik... Ömrünü Yeşilçam'ın o kıt kanaat ortamında, bin bir güçlükle fakat aşkla; bin bir zahmetle ancak büyük bir tutkuyla geçiren ustalarını zaman zaman sayfalarımıza konuk edeceğiz... Umarız beğenirsiniz...
Her filminde yakışıklılığıyla, Yeşilçam tabiriyle 'jön' karakteriyle, romantizmiyle, kadınları kendine çeken tutkulu sözleriyle Ediz Hun… Gençliğini setten sete koşarak, rejisörlerin talimatlarına uyarak geçiren yakışıklı aktör, milletvekili sıfatına kadar erişebilmiş ender sanatçılarımızdan biridir. Bu haftaki ilk konuğum Yeşilçam'ın usta başrol oyuncusu Ediz Hun. 'Yeşilçam Hatırası - Bir Masalmış Geçen Yıllar' isimli dizime, bizlere hatıralarından çok şey anlatacağına inandığım sayın Ediz beyle başlamak istedim. Mesleğinin zirvesinde yaptığı evliliğini, dönemin çalışma şartlarını, figüranlara karşı yaklaşımını merak ediyorsanız, buyurun sohbetimize…
1963 yılında Almanya'da üniversitede diş doktoru talebesiydim ve tatilimi geçirmek için İstanbul'a gelmiştim. Tesadüfler insanın hayatında çok etkili oluyor. Babam Büyükada'da bir ev yaptırmıştı. Komşumuz olan rahmetli Sabahattin Sürmeli, Acar Film'de genel müdürdü. Bu yıllarda 22 yaşındaydım ve sinema, her geçen gün daha önemli oluyordu. Bir gün bana 'Ya Ediz, bir fotoğraf çektir, Ses Mecmuasına gönder' dedi. Ben, heyecan olsun diye gittim resim çektirdim ve Ses Mecmuasına gönderdim. Yarışma sonrası finale kaldım. Daha sonra Ajda Pekkan ile biz birinci olduk. Seçilince de 6 film şirketi bizimle anlaşma yaptı.
Çok önemliydi. Televizyon yoktu. Toplumun en önemli eğlence vasıtalarından biri sinemaydı. Sinema o zamanlar çok popülerdi ve her sene yarışma tertip ediliyordu. Mesela aynı dönem, Artist Mecmuasına Cüneyt Arkın seçildi. Biz Cüneyt'le aynı dönemin insanıyız. Ben yarışmayı kazandıktan sonra Almanya'ya tekrar gidip eğitimimi devam etmek istiyordum ama gidemedim.
Yarıda bıraktım. 1974-75 yıllarında okuluma bir mektup yazdım ancak bana aradan uzun süre geçtiği için yeniden başlamam gerektiğini söylediler. Buna rağmen 'Peki' dedim ve gittim. Ama Almanya dolmuştu. Zaten yabancı gerilimi de başlamıştı. Tekrar döndüm. 1975 sonunda Norveç'e gittim ve 7 yıl orada kaldım. Biyokimya, biyoloji ve çevre bilimleri okudum.
Almanların bir lafı vardır; 'Eski güzel zamanlar'… O zamanlar insanlık çok farkıydı. İkinci Dünya Harbi bitmiş ve büyük harabet vermişti. İnsani duyguları yerle bir etmişti. O zaman yeniden bir inşaa mekanizması oluşturuldu. O zamanlardaki Amerika filmleri hep romantik filmlerdir. Fransız filmleri de aynı yolu izledi. İnsanları o vahşetten sonra güzel duygulara sevk edercesine romantik filmler yapıldı.
Kıskançlık insanın içinde her zaman mevcuttur. Tabii ki bunu kültürle kamufle eder. Ama insan egosu kendini her zaman iyi bir düzeyde yürütmek ister. Bu da gereklidir zaten. Ama çirkin bir rekabet yoktu.
Birçok hanım ve erkek hala bana, 'Ediz bey, biliyor musunuz ben eşimi sizin filmlerinize götürerek kandırabildim' diyor. Bir kere o filmlerde açık saçık sahneler hiç yoktu. Bu sahneler olmadığı gibi romantik aşklar vardı.
Şimdi yapılanları ben sanatsal bulmuyorum. Arada var tabii, çıkmıyor değil. Biz film çekerken çok zorlanıyorduk. Filmi çektikten bir ay sonra izleyebiliyorduk. Ne monitör vardı ne başka bir şey. Şimdi monitörden bakıyorsun beğenmiyorsan yeniden çekiliyor. Ama o zaman daha fazla birbirine saygı vardı. İş ahlakı çok yüksek seviyedeydi. Mesela köprü yoktu. Kabataş'tan Üsküdar'a geçmek için beklerdik. Set ışıklarını çok beklerdik; çünkü çok ağır malzemelerden yapılmışlardı. O zamanlar tiyatro ve sinema okulları yoktu. Şimdi çok okul var. Bunlar değerlendirmeye çalışılıyor. Sinema bir karizması, bir tılsımı olan bir sanattır. Mutlaka güzel hanım veya yakışıklı bir erkek olması gerekmez; ama bir karizması olması gerekir.
Biz kapris yapmadık. Sete erkenden giderdik. Yemek bile yemeden sandviç getirirlerdi, onu bile yoğunluktan yiyemezdik; bayatlardı. Yanına çay getirirlerdi, çay sapsarı, soğuk, bunları içerdik. Sabaha kadar çalışırdık. Elbiselerimizi bile biz hazırlıyorduk.
Hayır, çok kazandık. Kim az kazandık derse sana yalan söylüyor. Benim durumumda olan yani star olanlardan bahsediyorum. Bunlar iyi para kazandı. Ha, bunlar iyi para kazandı derken değerlerinin para kazandığını söyleyemiyorum. Onlar için üzülüyorum. Onlar için bizim bir şeyler yapmamız lazım geldiğini ama yapmadığımızı da vurgulamak istiyorum.
Bizden daha fazla emek veren yardımcı rollerde oynayan figüranlar çok zor şartlarda çalıştı. Belki paraları bile ödenmedi. Birçoğu yok oldu gitti. Onlara biz iyi para kazananlar tam manasıyla yardım elini uzatmadı. Ben yardım elimi uzattığım zaman çoğu zaten hayata veda etmişti.
Evet kendimi suçlu hissediyorum. Çok şeyler yapabilirdik. Sete geldiğimiz zaman akşama kadar beraber oluyorduk. Sonra ben arabama binip 'Allahaısmarladık' diyordum. Bir-iki kişiyi benim güzergahımda olanları tabii ki götürüyordum; ama 'Senin bir şeye ihtiyacın var mı? Bugün kadınına, çocuğuna ekmek götürebildin mi. Bir şeye ihtiyacın varsa bak bana söylemezsen alınırım' demedim. Bu konuda utanç duyuyorum.
Bilmiyorum. Çoktandır oradan geçmiyorum. Ama hala beklediklerini duyuyorum. Yaşlandılar. Birçokları belki emekli oldu. Ben şimdiki çekilen yapımlarda bu değerleri hiç görmüyorum. Onların problemlerine eğilmedik. Eğilmedik, demeyeyim; ben eğilmedim. Eğilme düşüncesini, eğilme zarafetini gösteremedim. Bu benim içimde uhde kalmıştır.
Bir ara Yeşilçam, uygunsuz filmler nedeniyle bir çıkmaza girdi. Siz ne yaptınız o dönem?
Allahaısmarladık dedim.
Bu iş dejenere oldu diyerek 1975 yılında Norveç'e gittim.
Hayır durmuyor. Eski Yeşilçam bitti. Bizler son temsilcileriyiz. Beş-on sene sonra bizlerden de zaten bir kaç kişi kalacak, hayat bu. Bu bir kaç kişi de beş on sene daha gidecek. 1973 yılında rejisörün ismini vermeyeyim, rencide olmasın. Film çekerken sete bir kızcağız getirdiler. Kıza, 'soyun' dediler. Kız soyundu ama çok utanıyor. 'Nedir bu. Filmde böyle bir sahne yok' dedim. Sahne benimle ilgili değildi ama, çok rahatsız oldum. 'Böyle bir şey olmaz' dedim ve kızın yanına giderek, “Yaptığının bilincinde misin. Bu film senelerce gösterilecek. Yarın öbür gün sen birisiyle evleneceksin; anne olacaksın. Çocuğun büyüyecek ve senin bu filmini izleyecek. Senin için ne düşünecek, zihninden geçirebiliyor musun?” dedim, ağlamaya başladı. Giyindi ve gitti.
Ben evlenirken tehdit mektupları geldi. 'Yüzüne kezzap atacağız' diye. Müthiş bir hayran kitlem vardı. Evlendirme dairesinde 7-8 tane sivil polis tutup geldiler, bizi korudular. Ve izdiham oldu. Camlar kırıldı. Biz tebrikleri bile kabul edemeden oradan kaçtık.
Yoruldum artık. Bazı şeyler var ki, basına açıklanamaz. Çok yoruldum. Artık evlenip mazbut bir hayat yaşamak istedim. Haylaz uçarı bir adamdım.
Olmuş olsa bile bu aşkı benim açıklamam mümkün değil. Duygusal bir insanım, tabii ki oldu.
Ben şöhretin zirvesindeyken evlendim. 33 senedir de evliyim. Yaşam, o zamanlar duygusal bağlarla oluşmaktaydı. Şimdiki gibi teknolojinin en üst seviyesi, bilgisayarlar, telefonlar çağın gereksinimleri olan yüksek teknoloji yoktu. O zamanlar annemize babamıza sevdiğimize mektuplar yazardık; onlardan güzel mektuplar alırdık.
Her gazetenin bir kanalı var, her gazetenin dizisi birinci. Nasıl oluyor bu, makineler nerede? Sabahları falancayı ekrana çıkararak göbek arttırıyorsun. Kadınlara göbek attırıyorsun sen. Ben göbek atan veya abuk sabuk dizilerle halkı oyalayan Türkiye istemiyorum.
Benden çevre-kültür-sanatla ilgili yardım istedi. Ben de kabul ettim.
İki misyon yüklenmiş bir insanım. Milletvekili oldum. Çevre komisyonu başkanıydım. Birincisi Türkiye'nin sanatına kültürüne hizmette bulunmak, diğeri de çevre alanında çalışmak.
Fırsat verilmedi. Bu güzel bir cümle. O fırsat bana verilmiş olsaydı Türkiye'nin lehine namusumla, dürüstlüğümle çok büyük hizmetim olabilirdi. Eğer Mesut bey (Yılmaz), Bülent Ecevit'e 'böyle bir çevrecimiz varken bunu bakan yapalım' diye bastırsaydı, çevre bakanı olsaydım çok büyük yararım olurdu.
Ben yapıcı ve birleştirici buluyorum. İnsanlar arasındaki düzeni sağlamak için onlarla mutlaka iletişim kurmak lazım. İletişim kurmadığınız takdirde onların size verecekleri zararın devamını önleyemezsiniz. Ben hiçbir zaman hayatımda Kürt-Arnavut-Çerkez ayrımı yapmadım. Benim için hepsi benim kardeşimdir. Ben, dil din ayrımı da yapmam. İyi insansa onu bağrıma basarım. 'Siyaset yapsınlar' ifadesi geniş anlamda bir görüştü. Tabii dağdan insinler. Dağdan indikten sonra siyaset yapıncaya kadar çeşitli safhalardan geçecekler ama onlar da bu vatanda doğmuş insanlar, niçin dağa çıktılar? Anaların feryadından üzüntü duyarak bunları dile getirmiş olmak bence insani bir görüş. Ben Ediz Hun olarak, insanların, iletişimle, sevgiyle barışı sağlayabileceklerine inanıyorum. Atatürk'ün sözlerini anımsayalım; 'Yurtta Sulh Cihanda Sulh'...






