Farkında mısınız; fotoğraftaki o linç edilmiş kişi, 'Çağrı' ve 'Ömer Muhtar'ı çektiren adamdı...

Ali Murat Güven
00:0021/10/2011, Cuma
G: 23/10/2011, Pazar
Yeni Şafak
Farkında mısınız; fotoğraftaki o linç edilmiş kişi
Farkında mısınız; fotoğraftaki o linç edilmiş kişi

Kaddafi'yi Müslüman bir devlet başkanına yakışan koşullarda yargılayıp cezalandırmadılar; onu doğup büyüdüğü -ve çok güvendiği- topraklarda, doğrudan doğruya yargısız bir infazla katlettiler. Çöl bedevîleri bunu yaparken, onları kışkırtan Batılı akıl hocaları da yaşanan vandalizme açıkça çanak tuttu. Yerkürenin sayılı anti-emperyalistlerinden Venezuela Devlet Başkanı Hugo Chavez'in Sirte'de olup bitenlerden sonra dediği gibi, “Emperyalizme karşı verdiği mücadeleyi trajik bir şekilde kaybetti” Libya lideri...

alimuratg@yahoo.com

Bu yazının ana fikrini oluşturan cümleleri ta en başında dile getireyim ki, ayrıntılı metne göz atmaya niyet edenler onu internetteki uzun versiyonundan geniş geniş okusun. Benim aşağıdaki yaklaşımıma katılmayacak olanlar ise henüz yol yakınken yönlerini değiştirip, gereksiz yere zaman kaybından kurtulsunlar.

İçinde bulunduğumuz yılın ilkbaharından itibaren, bazı
Mağrip
(Kuzey Afrika) ülkelerinde (bütünüyle Batı güdümünde) ortaya çıkan, sonrasında o diyarlardan
Ortadoğu
'ya sıçrayan ve yine Batı medyası tarafından
“Arap baharı”
gibi gayet afili bir deyimle tanımlanmaya başlanan provokatif ayaklanmalar silsilesinin, söz konusu Müslüman ülkelere
özgürlük
ve
demokrasi
getirme noktasındaki samimiyetine bir saniye bile
inanmadım
. Bana göre, olup biten şey, halkına karşı alabildiğine sert ve acımasız, fakat ülkelerinin öz kaynaklarını emperyalizme peşkeş çektirmeme konusunda da -en azından belli ölçüde- şuur ve kararlılık sahibi bazı
Arap-İslâm
diktatörlerinin alaşağı edilip, yerlerine Batılı güçlere karşı çok daha munis ve onlarla ideolojik açıdan yüzde yüz uyumlu muadillerinin getirilmesinden başka bir şey değildir. Kaldı ki, bu sevimsiz önermeyi destekler mahiyetteki
Afganistan
ve
Irak
işgal örnekleri de bütün ihtişamıyla önümüzde duruyor.
Dahası, böylesi operasyonlar İslâm dünyasının tiranlarıyla da sınırlı kalmayacaktır. Uluslararası ekonomik ve politik ilişkilerdeki köşeli tavırlarıyla her biri çok ciddi birer çapak oluşturan, tez zamanda defterlerinin dürülmesi gereken bir dizi İslâm ülkesinin işi bitirildiğinde, sıranın nicedir
“kara liste”
de yer alan Venezuelalı
Hugo Chavez
gibi daha başka liderlere geleceğine de hiç bir kuşkum yok. Tabiî, kendisi, bir
CIA
komplosundan önce, nicedir boğuşmakta olduğu
"kanser"
den ölmezse!
“İnsan hakları ve demokrasi”
ihraç edilen bütün bu ülkelerin -
Afganistan
hariç- tamamının ortak paydası, zengin
petrol
ve
doğalgaz
yataklarına sahip olmaları, o da yoksa en azından askerî ikmal operasyonları için
lojistik-stratejik değer
taşımalarıdır. Onun dışında, görüyoruz ki Batı bloğundaki hiç kimsenin -sözgelimi- ultra-yoksul Afrika ülkesi
Ruanda
'ya çoğulcu demokrasi nakliyatı gerçekleştirmek gibi bir tasası ya da önceliği yok.
Nitekim,
“Arap baharı”
denilen kalkışmalara yönelik bu inançsızlığım, benzerlerini dün ve önceki gün medya organlarında tekrar tekrar gördüğüm yandaki iğrenç fotoğrafın anlattıklarıyla da artık doruk noktasına çıkmış bulunuyor. Batı demokrasisinin üç ağır siklet şampiyonundan, ne
Barak Obama
, ne
Nicolas Sarkozy
, ne de
David Cameron
'un tek bir cümleyle olsun kınamaya ihtiyaç hissetmedikleri,
NATO
ve
AB
yönetim organlarının mide bulandırıcı bir pişkinlikle karşıladığı, yalnızca ve yalnızca
Uluslararası Af Örgütü
Genel Direktörü
Claudio Cordone
'nin
“Bu böyle olmaz, maktûlün ölümü soruşturulmalı”
diyerek tepki gösterdiği bir kare bu… Batı medyasının yanı sıra, kimi Müslüman aydınlar ve kendisini
"inanç"
safında konumlandıran toplulukların da neredeyse zil takıp oynayarak karşıladıkları rezil bir ânın görüntüsü… Müslüman bir ülkenin
69
yaşındaki Müslüman liderinin yerlerde süründürülerek, aşağılanarak, dövülerek ve en nihayetinde de sokak ortasında kafasına -kimin tarafından geldiği belli olmayan- kurşunlar sıkılarak; mahkemeye çıkartılmadan, savunması alınmadan, şehadet getirmesine dahi izin verilmeden ayaküstü katledilişinin ibret belgesi…
Gerçeği görebilecek kadar basiret sahibi olanlar için, söz konusu fotoğrafta ne
“Batı tipi bir özgürlükçü demokrasi”
var, ne de
“şeriat hukuku”
… Her ikisinin de fersah fersah uzağında bir
“bedevî vandalizmi”
görüyorum ben bu kareye baktığımda… Batı emperyalizminin, Müslüman beldelerinde sona ermesini asla arzu etmediği türden bir
“İslâm soslu bedevi-Arap ilkelliği”
akıyor o cep telefonu fotoğrafının her pikselinden…
Linç edilmiş bu adamın adı
Muammer Muhammed Ebû Munyar El-Kaddafi
'ydi ve ardı ardına sıralanabilecek düzinelerce sıfatına, olumlu-olumsuz özelliğine ek olarak, İslâm dünyası halklarının ortak belleğinde derin izler bırakmış iki büyük sinema başyapıtı,
1976
tarihli
“Çağrı”
ve
1980
tarihli
“Çöl Arslanı Ömer Muhtar”
ın da baş finansörüydü. Bana göre, sırf bu gerekçeyle bile, (ona değil, asıl onu katledenlere utanç vermesi gereken) böylesine vahşi bir sonu asla hak etmiyordu.
Nitekim, o da -öyle ya da böyle- hayatını adadığı bir halkın kendisine karşı dünya hayatının perdelerini kapatırken sergilediği inanılmaz
“düşük”
lüğün farkındaydı; bu yüzden son nefesini vermeden önce umutsuzca
“Yapmayın, bu yaptığınız şey haramdır”
diye bağırmaya çalıştı. Fakat, emperyalizm ve onun yerel işbirlikçilerinin
“helâl”
i de
“haram”
ı da kaale alacak sabırları kalmamıştı artık…
1970
'lerin başlarında akıl baliğ olanlar, şimdi söyleyeceklerimi de çok iyi hatırlayacaklardır hiç kuşkusuz… O dönemdeki teknik ve lojistik imkânları son derece sınırlı olan, kırık dökük durumdaki ordusuyla
Kıbrıs
'ta soydaşlarını kesin bir soykırımdan kurtarmaya giden
Türkiye
'ye, koskoca İslâm dünyasından dişe kovuğa gelir tek destek mesajı, yine bu linç edilmiş adamdan gelmişti. Subaylık eğitiminin bir bölümünü
Türkiye
'de,
Kara Harp Okulu
'nda görmüş olan
Kaddafi
, omuzuna simgesel de olsa uçak mermilerini alıp, onları uçaklara yüklerken çekilmiş fotoğrafları eşliğinde,
“Ordum, katillere karşı verdiği bu kutsal mücadelede Türkiye'nin emrindedir”
açıklamaları yapıyordu medyaya. Ondan dolayıdır ki
1970
'ler boyunca Anadolu topraklarında çok güçlü bir
Kaddafi sevgisi
yayılacak, pek çok baba oğluna ikinci isim olarak
“Muammer”
ya da
“Kaddafi”
yi lâyık görecekti.
Muammer Kaddafi
tıbben bir deli miydi?
Muhtemelen vardı aklından bir miktar zoru… Belki de ciddi ciddi tedavi olması gerekiyordu. Ki
ileri düzeyde paranoya
, Afrikalı liderlerde öyle pek de nadiren görülen bir rahatsızlık değildir zaten. Ezici bir çoğunluğu darbeyle işbaşına gelmiş olan bu adamların tamamı, kendilerinin de bir darbeyle indirilecekleri hezeyanları içinde yaşar ve ölürler. Az gelişmiş üçüncü dünya ülkelerinde en popüler yönetici hastalığıdır
paranoyakça bir şizofreni
Pekiyi,
Kaddafi
zâlim miydi?
İktidarı söz konusu olduğunda, hiç kuşkusuz… Tıpkı, iktidarı her ne pahasına olursa olsun kendisinin ve ailesinin ellerinde tutabilmek için, âsilere karşı sık sık şiddet ve yıldırma gösterilerine başvuran diğer bütün hemcinsleri kadar zâlimdi. Fakat,
ABD
'nin,
İngiltere
'nin,
Fransa
'nın
Latin Amerika
,
Ortadoğu
ve
Afrika
'daki
“muz cumhuriyetleri”
nde işbaşına getirdiklerinden ne bir eksik, ne de bir fazla; en fazla onlar kadar zâlimdi…
Buna karşılık, politik ve ekonomik açıdan kesinlikle bir
“muz cumhuriyeti”
değildi onun yönettiği
Libya
Kaddafi
için her şeyi söyleyebilmek mümkün; fakat ülkesinin öz kaynaklarını Batılılar'a fütursuzca peşkeş çektiğini, iktidarı boyunca emperyalistlerle çok uyumlu ilişkiler yürüttüğünü ve onların her dediğini sektirmeden yaptığını ileri sürebilmek için gerçek bir
kalpsiz
olmak gerekir. Öldüğü gün, bütün petrol rezervleri millîleştirilmiş, topraklarında doğan her çocuğa doğumundan ölümüne kadar ücretsiz sağlık ve eğitim hizmetleri verilen, Afrika kıtasının çocuk ölüm oranları en düşük ve -demokratik kalite hariç- akla gelebilecek her açıdan en müreffeh ülkesini bıraktı onu linç edenlere. Böylesi bir sosyal istikrarın bundan 10-15 yıl sonra da o topraklarda aynen korunup korunmayacağını ise hep birlikte göreceğiz.
Hele de İslâm dünyasının, iliğine kemiğine kadar sömürülen ülkelerini bazı politik ve ekonomik paktlar altında bir araya getirebilmek için verdiği o canhıraş mücadeleler tek kelimeyle dillere destandı. Sonradan fos çıkacağı aşikâr olsa da Arapları bazı dostluk ve saldırmazlık anlaşmalarının çevresinde kardeşçe toparlayabilmek için ömrü boyunca çırpınıp durdu. Tıpkı rahmetli
Erbakan Hoca
gibi, onun da gün gelip gerçekleşeceğine yönelik inancını hiç yitirmediği
“romantik bir ümmetçiliği”
, tutkuyla bağlandığı bir
“İslâm birliği”
hayâli vardı.
Benim ise
Kaddafi
'ye, bazı önemli çıkışlarına ve iktidarının tamamına sinmiş olan anti-emperyalist tavrına genel bir destek vermenin ötesinde, hayatım boyunca hiç bir zaman öyle çok da derin bir sempatim olmadı, oluşmadı. Dahası, biraz önce adını andığım rahmetli
Erbakan
'ın
1996
yılındaki
Trablusgarp
ziyaretinde kendisine karşı sergilediği zevzeklikler nedeniyle, varolan ölçülü ilgim de o tarihlerden sonra kesif bir öfkeye dönüşecekti.
“Mazlum Kürtler'in hakkını koruyacağım”
derken,
Erbakan
'a çok ciddi bir yanlış yapmıştı
Kaddafi
. Nitekim, yaptığı o yanlış da sonradan
28 Şubat Postmodern Darbesi
'nin gerekçelerinden biri olarak cuntacılar tarafından zırt pırt gözümüzün içine sokuldu.
Fakat,
Kaddafi
'nin karnesinde dikkati çeken bütün o kırıklar, aynı karnede yer alan hatırı sayılır başarılı notlarını görmekten de alıkoymamalı bizleri… En azından, aramızdan
“hakkaniyet”
duygusuna yeterince sahip olanları…
Dünya çapındaki kalabalık bir sinemasever kitlesinin beyazperdenin heybetli
“Sanchez”
i,
“Zapata”
sı,
“Yunanlı Zorba”
sı olarak hatırladığı, İslâm ümmetinin belleğine ise özellikle
1970
'lerden sonra
“Hz. Hamza”
ve
“Ömer Muhtar”
olarak kazınan Meksika kökenli büyük Hollywood aktörü
Anthony Quinn
, ülkemizde de yayımlanan
“Tek Kişilik Tango”
adlı otobiyografik kitabında, söz konusu iki epik filmi birlikte gerçekleştirdiği Suriyeli yapımcı-yönetmen
Mustafa Akkad
'ın yanısıra, bu yapımların perde arkasındaki gerçek finansörü
Kaddafi
'ye de geniş bir bölüm ayırmıştı.
1974
'de
Fas
çöllerinde
“Çağrı”
nın çekimlerine başlayan
Akkad
, bu ülkedeki kraliyet ailesinin filmin içerdiği
“devrimci İslâm”
yorumundan fena halde rahatsız olması nedeniyle, yanında yüzlerce oyuncu ve teknik ekip, tırlar dolusu kostüm ve ekipmanla birlikte ülkeden kapı dışarı edilme tehlikesi yaşar. Sanatçı, kralın katından kendisine
“Pılını pırtını toplayıp Fas'ı terk etmen için sana 15 gün süre veriyoruz”
mesajının gelmesi üzerine, yanına
Anthony Quinn
'i de alarak alelacele komşu ülke
Libya
'ya geçer ve
Trablusgarp
'ta
Kaddafi
yönetiminden randevu talep eder.
Quinn
'in de bizzat yer aldığı o tarihî buluşmada
Akkad
'ın iç burucu çaresizliğini gören
Libya
lideri, ona
“Hiç merak etme, peygamberimizin hayat hikâyesini anlatan böyle bir film kesinlikle sahipsiz kalmayacaktır. Topla bütün ekibini, çöl ise çöl, para ise para. Bunlar bizde de fazlasıyla var. Filmini Libya topraklarında tamamla”
der. Böylelikle,
Fas
'ta yalnızca
15 dakikalık
bir bölümü çekilebilmiş olan
“Çağrı”
, iki yıllık masraflı ve meşakkatli bir çalışmanın sonucunda
Kaddafi
'nin
Libya
'sının verdiği sınırsız destekle bitirilecektir.
Buna karşılık,
Trablusgarp
'ın egzantrik lideri,
Akkad
'ın
“Bizlere sunduğunuz cömert destekler için, filmimizin bitiş jeneriğinde size teşekkür etmek isteriz”
şeklindeki teklifine bile yüz vermeyecek, adının
“Çağrı”
nın finalinde minnetle anılması önerisini
“Böyle bir şeye gerek yok, İslâm'ın doğuş hikâyesinin sinema yoluyla anlatılması hepimizin boynunun borcuydu, biz de görevimizi yaptık”
diyerek reddedecekti.
Ki aynı üç adam, bundan dört yıl kadar sonra, İslâm sinemasının gözbebeklerinden biri olan
“Ömer Muhtar”
için ikinci kez biraraya geldiklerinde
Kaddafi
bu
“gözü tok”
tavrını yinelemiş, tamı tamına
36 milyon dolar
ödediği (söz konusu bütçe, aynı dönemde çekilen
“Yıldız Savaşları: İmparator'un Dönüşü”
nün bütçesine hemen hemen denktir)
“Ömer Muhtar filminden hiç bir kişisel ikbâl ve propaganda beklentisi içine girmeyip, bu üstün yapımı tarihindeki kahramanlıklarla nâm salmış Libya halkına armağan ediyorum”
demekle yetinecekti.
Başkalarının
“Kaddafi gerçek bir lider miydi, yoksa basit bir kukla mıydı”
gibi hassas meselelerde ne düşündüğünü ya da ne düşüneceğini hiç bilemem. Yalnızca belli zamanlarda
mantığına
başvurup, çoğunlukla da
kalbiyle hareket eden
duygusal bir adam olarak, ben ancak ve ancak kendi fıtratımı, kendi düşünüş biçimimi iyi bilirim. O yüzden de, Müslüman bir devlet adamının, Batılı ajanların bolca rüşvet eşliğinde kışkışladığı yanar-döner çöl bedevîlerinin arasında -bütün kişisel defolarına rağmen- böyle acınası bir duruma düşürülmesi, ölümlerin en çirkiniyle ödüllendirilmesi kanıma çok dokundu.
Ki, aynı isyankâr yaklaşımı bundan dört yıl önce bir bayram arefesinde, muhalifleri
Irak
lideri
Saddam Hüseyin
'i metruk bir binanın içinde, bir devlet başkanına yakışmayacak koşullarda idâm ederken de sergilemiştim.
“Yeşil Yol ve Saddam Hüseyin”
başlıklı o köşe yazısını kaleme alırken, içimde az da olsa
“Acaba, sergilediğim hümanist yaklaşımda hata yapıyor olabilir miyim?”
gibi bir kuşku da yok değildi doğrusu… Fakat,
Irak
'ın işgalinden bu yana geçen
8 yılda
bu komşu ülkenin yönetsel, ekonomik ve kültürel açıdan aldığı bitik görünüm, baştan aşağı büründürüldüğü
"tipik müstemleke memleketi”
havası, kalbimdeki endişelerin hiç de yersiz olmadığını ortaya koyacaktı.


Kaddafi
'yi Müslüman bir devlet başkanına yakışan koşullarda yargılayıp cezalandırmadılar; onu doğup büyüdüğü -ve çok güvendiği- topraklarda, doğrudan doğruya yargısız bir infazla katlettiler. Çöl bedevîleri bunu yaparken, onları kışkırtan Batılı akıl hocaları da yaşanan vandalizme açıkça çanak tuttu. Yerkürenin sayılı anti-emperyalistlerinden
Venezuela
Devlet Başkanı
Hugo Chavez
'in
Sirte
'de olup bitenlerden sonra dediği gibi,
“Emperyalizme karşı verdiği mücadeleyi trajik bir şekilde kaybetti”
Libya lideri…
Bundan böyle ramazanlarda, dinî bayramlarda Türk televizyon kanallarının yaptığı yayınlarda
“Çağrı”
ve
“Ömer Muhtar”
dan bildik görüntülerle karşılaştığımda, aklıma ister istemez yukarıdaki o utanç karesi de gelecek.
Bu iki önemli filmin yönetmeni, büyük İslâm sinemacısı
Mustafa Akkad
,
Ekim-2005
'de, bir yakınının düğünü nedeniyle bulunduğu
Ürdün
'de,
Amman-Hyatt Oteli
'nin resepsiyonunda giriş işlemlerini gerçekleştirirken,
El Kaide
'nin otele attığı bombalar nedeniyle kızı
Rîmâ
ile birlikte şehid olmuştu. Daha da Türkçesi,
İslâm dünyasına adanmış en önemli filmleri yapan bir adamı, yine İslâm dünyasını esaretten kurtarma iddiasındaki bazı adamlar katletmişti.
Şimdi de bu filmlerin yapılmasını sağlayan finansı temin etmiş, o eşsiz çalışmalara çekimleri boyunca kol kanat gerip ev sahipliği yapmış bir diğer adam katledildi.
Yine Müslümanlar eliyle
Sanırım, gerçek anlamda bir uyanış dönemine kadar, bu perişan manzara, yani
“Batılılar'ın gazıyla birbirimizi kırıp durmak”
, bizim kaçınılmaz kaderimiz olmaya devam edecek.

* * *

Konuya ilişkin olarak,
9 Aralık 2007 Pazar
günü
Yeni Şafak
'ta yayımlanan başka bir yazım:


* * *

Fantasturka, Cannes ve gitgide zenginleşen medyatik ilişkilerimiz…


Maşaallahı var; ülkemizin önde gelen markalarının temsilcileri konumundaki bazı büyük reklâmverenler, gazetemize son dönemlerde -etkili bir tanıtım mecraı olarak- çok ciddi teveccüh göstermeye başladılar. İlan ve reklâmların hem adet, hem de boyut olarak iyiden iyiye arttığı bu son dönemde,
Yeni Şafak
sayfalarının planlamasını yapmakla görevli arkadaşlar, bu yoğun ilan-reklâm akışının doğurduğu trafikten dolayı benim de
9
ve
16 Ekim
tarihlerindeki iki sinema sayfamı iptal etmek durumunda kaldılar. Bir taraftan, sizlere seslenemediğim haftalara üzülmekle birlikte, diğer taraftan da yıllardır çalıştığım kurumumun bu şekilde gitgide gelişip güçlenmesi beni ziyadesiyle mutlu ediyor.
Pas geçtiğimiz o iki hafta boyunca, sizlerle mutlaka paylaşmayı istediğim iki önemli etkinlik hayatıma damgasını vurdu. Bunlardan ilki, sayfamızda yalnızca başlangıcını duyurabildiğim, fakat içeriğinde neler olup bittiğine dair tek bir kelam bile edemediğim,
Ankara
'daki
“Fantasturka / 1'nci Türk İşi Fantastik Filmler Festivali”
ydi.
Fikir babası olduğum, yanı sıra da genel koordinatörlüğünü üstlendiğim bu üç günlük
“vefâ festivali”
boyunca, başkentte mutluluk ile hüznün iç içe geçtiği benzersiz anlara tanıklık ettik ekip arkadaşımla birlikte… Yazılı, görüntülü, sesli ve elektronik medyada eylül ve ekim ayları boyunca hakkında yüzlerce övücü haber yayımlanan
Fantasturka
”yı, Allah'a şükürler olsun ki, açılış gongundan kapanış törenine kadar mutlak bir başarıyla yürütüp sonlandırmanın onurunu taşıyoruz. Başkentin kaliteli salonlarından
Kızılırmak Sineması
'nda düzenlediğimiz, Türk sinema tarihinde şimdiye kadar bir eşi ve benzeri daha görülmemiş etkinlikte, çoğu
Yeşilçam
'ın altın yıllarına damgasını vurmuş
30
'a yakın uzun ve kısa metrajlı film gösterime sunulurken, aynı zamanda
SESAM
(Sinema Eser Sahipleri Meslek Birliği)
Başkanı
da olan yapımcı-yönetmen
Yılmaz Atadeniz
, senarist-yönetmen
Çetin İnanç
, senarist-yapımcı-yönetmen-aktör
Kunt Tulgar
, senarist-yönetmen
Safa Önal
, aktör
Aytekin Akkaya
ve aktör
Levent Çakır
da onur konuğumuz oldular. Türk sinemasının yarım asırdır çilesini çeken bu cefakâr sanatçılara
25 Eylül
'deki kapanış töreni sırasında birer
“hayat boyu başarı ödülü”
takdim ettik.
Üç gün
boyunca yaklaşık
3 bin
kişinin katıldığı,
TRT
'den
NTV
'ye,
Evrensel
'den
Hürriyet
'e kadar (muhafazakâr kesiminkiler hariç) hemen bütün medya organlarının yoğun bir ilgi gösterdiği bu festivali, elde ettiğimiz başarıdan da aldığımız güçle, önümüzdeki yıl hem
Ankara
, hem de
İstanbul
'da mutlaka tekrarlamayı planlıyoruz. Üzerinden epeyce bir zaman geçmiş olmasına rağmen, tarihe kayıt düşmek adına, önümüzdeki günlerde
Fantasturka
'ya ilişkin izlenimlerimi gazetemizin -en azından- internet sayfasında sizlerle paylaşacağım. Bu sayfaların takipçisi olduğunuz takdirde, ilgili yazıyı da okuyabilirsiniz.
Meslekî açıdan zengin deneyimler kazanıp, ülkemizin sinema-televizyon sektörü adına güzel gelişmelere tanıklık ettiğim ikinci olay da
2-6 Ekim
tarihleri arasında
Fransa
'nın
Cannes
kentinde düzenlenen
MIPCOM Uluslararası Televizyon Yapımları Fuarı
'na katılışımdı. Yüzlerce kare fotoğraf ve pek çok röportajla döndüğüm bu renkli gezinin yayıncılık açısından hasadını da -yine sayfalarımızın kalabalıklığı yüzünden- lâyıkıyla gerçekleştiremedim. Ancak, ekonomi servisimizin müdürü sevgili
Fikret Çengel
sağolsun, gerçekleştirdiğimiz gezinin en azından ticarî boyutuna ilişkin gözlemlerimi içeren bir özel habere
7 Ekim Cuma
günkü sayfalarında genişçe
Anılan tarihteki baskılı nüshalarımızda yer alan bu haberi de aynı şekilde internet arşivimizden okuyabilirsiniz.
İstanbul Ticaret Odası
'nın öncülüğünde gerçekleştirdiğimiz
Cannes
çıkarmasının kültürel ve sanatsal boyutuna ilişkin bol fotoğraflı bir izlenim yazısını ise yine ilerleyen günlerde internet edisyonumuza yüklemeyi düşünüyorum.
Bu arada (ısrarla şükürler olsun diyorum ki nazar değmesin), meslekî bilgi ve kıdemimize yönelik saygıda, buna ilişkin profesyonelce taleplerde de belirgin bir artış gözlendi geride bıraktığımız iki ay boyunca… Sözgelimi,
TNT
kanalı yetkililerinin daveti üzerine, bu kanalda hafta içi her gün
13.00-14.30
saatleri arasında yayımlanan, çarşamba geceleri
23.00-01.30
saatleri arasında da özel bir bölümü olan
“Ömer Çelakıl ile Hayatın Şifreleri”
programına danışmanlık görevini üstlendim. Şu sıralarda sıklıkla konuk olduğum bu programda gizemli haber-araştırma dosyalarını seven izleyicilerin damak zevkine uygun türden, birbirinden ilginç konuları tartışmaya açıyoruz değerli moderatörlerimiz
Dr. Ömer Çelakıl
ve
Süleyman Burak
ile birlikte…
Öte yandan,
TRT-1
radyosunun popüler sabah programı
“Gündem”
in yapımcılarıyla yürüttüğümüz işbirliği de onuncu ayına girmiş bulunuyor.
2011
yılının ilk ayından itibaren her cumartesi sabahı
08.00-09.00
saatleri arasında telefonla bağlanarak, ülkemizde gösterime giren yeni filmleri sinemaseverler için yorumladığım
“Gündem”
programına o tarihten bu yana hiç sektirmeden katılmayı sürdürüyorum. Benzeri bir rutin katılım, önümüzdeki haftalarda
ATV
'nin haber ağırlıklı kanalı
Haber A
'da da başlayacak gibi; ancak henüz tam kesinleşmemiş bir bilgi olduğu için bunu şimdilik rezervde tutayım. Onun dışında, ülke gündemindeki şekillenmelere göre spontan bir şekilde ortaya çıkan diğer radyo-televizyon konuklukluklarımız ise zaten her zamanki hızıyla sürmekte…
Kısacası,
Yeni Şafak Sinema Sayfası
'nın kurucusu ve
6
yıllık editörü olarak, bu fakirin mesleğini icrâ ediş tarzına yönelik talep her geçen gün adım adım artıyor; ben de bana yönelik hiç bir ricayı kırmamaya çalışarak, kitlelere sesimi duyurma fırsatı bulduğum irili ufaklı bütün platformlarda
sinema
,
sanat
ve
hayat
üzerine anlamlı sözler sarfetmek için yoğun çaba harcıyorum. Ha, bu uzun soluklu koşu sırasında, özellikle gençleri hem
“nitelikli birer sanatsever”
e, hem de
“aşkın birer insan”
a dönüştürme yönündeki çırpınışlarımıza en az ilgiyi
“gönüldaş medya”
nın ve buralardaki
“dost”
meslektaşlarımızın gösterdiğini de
altını çizerek
belirteyim.
Son derece mânidar bir Türk atasözüdür;
“Ev danasından öküz olmaz.”
Bu kesimde geçirdiğim
30
yıldan sonra böyle davrananların baştan ayağa kompleksle bezenmiş hâlet-i ruhiyesini o kadar iyi anlıyorum ki… Ne de olsa
“bizim mahallenin çocuğuyuz.”
İşini yaparken dinî duyarlılıklara sahip bir sinema yazarı olarak, yakamızda asılı böylesine aşağılayıcı (!) bir etikete rağmen, yine de kayda değer bir kıymetimiz ve meslekî ehliyetimiz olabileceği tasavvur bile edilemez!

Yazık ki ne yazık böylesi hastalıklı kafalara…

Eskiden çok üzülür ve aylarca kafaya takardım çıktığı kabuğu beğenmez olmuş bu gibi tipleri… Fakat artık zerrece umursamıyorum. Bir süredir yalnızca önüme bakmakla, sadık okurlarımın iyi niyetli temennilerine kulak vermekle meşgûlüm.



* * *

FOTOĞRAF ALTLARI:

1)
Fantastik sinemaya gönül vermiş üç sinema yazarı olarak, Ali Murat Güven, Utku Uluer ve Erhan Işık, Ankara-Fantasturka'da Yeşilçam tarihinin yaşayan efsaneleriyle birlikte: (Oturanlar/Soldan sağa) Çetin İnanç (Senarist-Yönetmen), Safa Önal (Senarist-Yönetmen), Yılmaz Atadeniz (SESAM Başkanı-Yapımcı-Yönetmen)


2)
Cannes-MIPCOM Televizyon Yapımları Fuarı… Kentte, her yıl mayıs ayındaki mâlûm sinema festivaline de ev sahipliği yapan (“kırmızı halı”sıyla ünlü) festival sarayının merdivenlerinde, Show TV'nin “Muhteşem Yüzyıl” dizisinin tanıtımını yapan Fransız modellerden biriyle…

3)
Süleyman Burak, Dr. Ömer Çelakıl ve Ali Murat Güven, TNT'nin popüler tartışma programı “Hayatın Şifreleri”nin setinde…