Sinema yazarları, dünyanın -hareketli ve bereketli bir sinema sektörüne ev sahipliği yapan- istisnasız bütün ülkelerinde “cins insanlar” olarak ün yapmışlardır. Bu kalabalık ailenin üyelerinin kendilerine özgü bir konuşma ve yazı jargonu vardır. Günün 24 saati sinemayla yatar sinemayla kalkar; yalnızca filmlere değil, doğrudan doğruya hayatın kendisine de “üç boyutlu olarak çekilmiş uzun metraj bir film” gözüyle bakarlar. O yüzdendir ki gündelik hayat içinde karşılaştıkları ilginç kareleri sık sık sevdikleri filmlerle özdeşleştirmeleri, sadık okurlarınca da doğal karşılanır.
Ancak, bir bütün olarak bakıldığında benzeşen hayat tarzları, onların kendi içlerinde “farklı ideolojik tercihlere” sahip oldukları gerçeğini de değiştirmez. ABD'den Fransa'ya, İngiltere'den Almanya'ya, Hindistan'a ve Japonya'ya dek, sinema yazarlığının profesyonel bir meslek olarak benimsendiği bütün ülkelerde “muhafazakâr” çizgide eleştirmenler de vardır, “sosyalist” ya da “liberal” eleştirmenler de… Hepsi, kendilerine kulak veren toplumsal çevreye karşı, genel bir uzlaşma ve sulh ortamı içinde aydınlatma görevlerini yerine getirirler. Bu çok seslilik düzeninde, kimilerine göre duygu sömürgeni bir sahtekâr, kimilerine göre ise Amerikan emperyalizminin son dönemde Hollywood'daki en büyük muhalifi konumundaki provokatif yönetmen Michael Moore'un filmlerini yere göğe sığdıramayan eleştirmenlerin olması da doğaldır, onu yalancılıkla suçlayıp yerin dibine sokanların varlığı da…
Ancak, sözünü ettiğimiz doğal süreç, yeryüzünde bir tek Türkiye'de “sapmaya uğramış” durumdadır. “Solcu olmak”, Türkiye'de 1950'lerden bu yana sinema yazarı olmanın ilk, tek ve de vazgeçilmez kuralına dönüşmüş, daha da açıkçası dönüştürülmüştür. Sinemaya duyulan güçlü sevgi, bu dalda alınan eğitimin niteliği ve derinliği, konuya yönelik entelektüel hakimiyet, geçmişteki sektörel tecrübeler ve diğer her türlü belirleyici avantaj, ülkemizin kendine özgü sosyo-politik koşulları içinde ancak birer “teferruat”tan ibarettir. Küresel politik literatüre, dünyanın başka hiç bir ülkesinde kullanılmayan “gerici” ve “ilerici” gibi içleri bomboş, her açıdan muğlak kavramlar armağan etmiş bir ülkenin kültür ikliminde daha fazlasının olması da beklenemezdi zaten…
Bu tek sesliliğin, vaktiyle -ta 19'uncu yüzyıl sonu Osmanlı'sında- sinemayı ülkemize getiren kesimin “azınlıklar” olmasından başlayıp 1960'lardaki -dönemin bütün solcularını çatısı altında toplayan- o ünlü “Sinematek Derneği” deneyimine kadar uzanan çok uzun ve kökleşik bir gerekçeler zinciri var.
“Sekülarite” tarafından Fransız Devrimi sonrasında kentlerden kovulup dağlara doğru itelenen muhafazakârlık, ne zaman ki -bütün dünyada olduğu gibi- ülkemizde de- kanla, şiddetle sürüldüğü o ıssız dağlardan geriye dönüş hazırlıklarına başladı; seküler çevrelerin de bu beklenmedik gelişmeyle birlikte elleri ayakları tutuştu.
Günümüzde, ABD'den Avrupa'ya, oradan da Rusya Federasyonu'na dek uzanan “yeni dindarlaşma” dalgasının sistemi yöneten elitlerde yol açtığı tedirginlik duygusu, 1920'lerde sekülariteyle “ailesinin görüşünü almaya zerrece gerek duymadan, kendi kafasına göre yıldırım nikâhı yapmış Türkiyeli aydın”ı da kuşatmaya başladı. Çünkü, her ne kadar eşten-dosttan saklanmaya çalışılsa da bu zoraki evlilik artık yürümüyor ve alttan alta çöküş çatırtılarının sesi geliyor. Cumhuriyetin ilk çeyrek yüzyılında kent hayatından bütünüyle kazınan dindarlar, 1950-2000 arasındaki yarım yüzyıllık toparlanma döneminde, “kente geri dönüş yolu”nda -bütün engellemelere karşın- yine de belli bir mesafe katetmeyi başardılar. Bu dönemde, metropollerin göbeğine değilse bile kıyılarına kadar inildi ve oralarda bir geçiş evresi için “varoşlar” tesis edildi.
Dindar toplum, yeni milenyumla birlikte, anılan mücadelede artık yeni bir adım daha atmış, farklı bir evreye geçmiş durumda… Bu kesim, metropollere cömertçe sunulup taşradan esirgenmiş olan refah düzenindeki en doğal haklarını talep ediyor. Çünkü, taşra insanlarını “kentlileri beslesinler” diye ilelebet buğday ve koyun yetiştirmeye mahkûm edemezsiniz; onları yalnızca vergi tahsilatında ve askerlikte hatırlayarak sonsuza kadar enayi yerine koyamazsınız.
Bizde de 2002 ve 2007 genel seçimlerinde kimilerinin suratlarına indirilen o esaslı şamarın arka plan öyküsü bundan ibarettir. Halk, sabırla kentlere doğru yaklaşıyor ve bu topraklara nicedir egemen olan jakobenizmden iktidarını geri istiyor. Hem de gayet ironik bir biçimde, sosyalist ideolojiyi savunarak değil, fakat sosyalistçe yöntemlerle…
Dürüstçe kabul etmek gerekir ki, jakobenizm, bu çetin çeviz mücadelede, uzun yıllardır iktidarda olup semirmişliğinin de etkisiyle oldukça güçlü silahlara sahip durumdadır. Karnı tok, sırtı pek, çenesi kuvvetli bir yazar-çizer topluluğu ve onlar tarafından yönetilen kocaman bir medya ağı, devletin -tercihini şimdilik bu kesimden yana kullanan- silahlı güçleri ve sermayenin üzerinde oturan bir avuç “başarıya mahkûm edilmiş Sabetaycı aile” ile onların yetenekleri kendinden menkul çocukları…
Ancak korkunun ecele hiç faydası yok; bir yılda olmasa beş yılda, beş yılda olmasa on yılda, on yılda olmasa yirmi yıl içinde iktidar yeniden “eski kentliler”in, vaktiyle o kentleri kurmuş olanların ellerine geçecektir.
Anlattığım şey, hiç yaşanmamış ve yaşanmayacak olan bir masal değil… “Kayserili okuma-yazma bilmez gariban çiftçi Abdullah”tan “Sayın Cumhurbaşkanı Abdullah Gül”e uzanan zorlu yolun öyküsünü dikkatle takip etmiş olan her akıl sahibi kafa, şimdilerde bu gerçeği çok iyi görüyor. Yaşanan yoğun tedirginlik de o yüzdendir.
Ülkemizde, bu kararlı ilerleyişin farkında olmayan, olamayan kesimlerden biri de Türkiyeli sinema yazarları.... Yıllar yılı bütünüyle kendi içlerine dönük, halkın beğeni ve değerlerinden tamamen kopuk bir çizgide “Kendim çalarım, kendim söylerim” tarzı bir üslûpla sinema kültürü üretmiş olan bu topluluğun üyeleri, şimdilerde -benim gibi- aralarından tek tük çıkan farklı bakış açılarını bile dehşet dolu gözlerle izlemekteler…
Kendisini beğenip alkış tutmamızı âdeta bir âyet-i kerime kesinliğiyle vaaz ettikleri “Persepolis” filmine yönelik iki eleştirel yazımdan sonra, yalnızca onların dümen suyuna girmiş olan okurlarından değil, bizzat profesyonel düzlemde sinema yazıp çizen meslektaşlarımdan da öfkelerini zorlukla bastıran bir sürü “sinirli” mesaj almış olmam, bu durumun benim hayatımdaki güncel kanıtlarından yalnızca birisi. Hayatı boyunca İran topraklarına adım dahi atmamış olanlar, benim gibi dünyayı gezip görme obezitesine yakalanmış bir adama akıl verecek kadar cüretkârdılar üslûplarında. Hele de sürekli takipçilerimin çok iyi hatırlayacakları, bir buçuk yıl önce yine bu sayfalarda yer alan o can sıkıcı “Brokeback Dağı” yazıları ve ardından gelen “toplu aforoz”a hiç değinmeyeceğim bile…
1985'den bu yana kendi imzamı kullanarak sinema yazıları yazıyorum. Geride kalan çeyrek yüzyıllık süreçte, bu ülkede kaç adet yoz filmin “sinema sanatı” adına birer başyapıt ilan edildiğini, ticarî sinema örneği olarak bile kalibresi düşük kaç yapımın sırf siyasal nedenlerle yüceltildiğini artık tek tek sayamıyorum bile…
Sözgelimi, Bernardo Bertolucci'nin bir anne-oğulun “aşkını” anlatan “La Luna”sı… İçerdiği rezil ötesi pornografik sahneyi de bir yana bırakın, başından sonuna dek hastalıklı bir beynin ürünüydü o film… Tıpkı, aynı yönetmenin bir başka hasta ruhlu filmi olan “Paris'te Son Tango” gibi… Ve ister semavî kaynaklı isterse de insan eliyle türetilmiş olsun, bütün kadim dinler ve inançlarda “büyük günah” ilan edilmiş bir sapkınlığı aktarıyordu. Ancak, Türk sinema eleştirmenleri, “avamın asla anlayamayacağı kadar yükseklerde duran müthiş bir sanat aşkı” ile, tıpkı günümüzde Ang Lee adlı Tayvanlı züppenin sınır tanımaz fantazilerini nasıl yüceltiyor, onun filmlerinin sansüre uğratılma girişimleri karşısında nasıl canhıraş feryatlarla ayaklanıyorlarsa, “La Luna”nın sinema salonlarına uğradığı 1980'lerin başlarında da benzer türden bir yaygara koparmışlardı.
Aynı tavrı istisnasız her dönemde göstermiştir eleştirmenlerimiz… Ne zaman ki beyazperdeye Allah'ı, peygamberlerini, dinlerin vaaz ettiği ulvî değerleri aşağılayan, insanoğlundaki o kadim ahlâk duygusunu küçümseyip “modası geçmiş arkaik bir güdü” olarak sunan küstah bir film yansımıştır; o filme bir eleştiri getirmeye kalktığınız anda karşınızda bu “kanaat oluşturucular”ın sınırsız hiddetini bulursunuz. Çünkü yeniçağın yönlendirici tanrıları onlardır ve hiç kimse onların düşünce sistematiğinin dışına taşma cesareti göstermemelidir.
Sinemayla dolu dolu geçen son çeyrek yüzyılımda, belleğimde bu konuya ilişkin öylesine çok kayıt var ki… Sözgelimi, 1980'lerin ikinci yarısında, Martin Scorsese'nin “Günaha Son Çağrısı”na Hıristiyan ve Müslümanların dünyanın dört bir köşesinde birlikte tavır aldıklarını, Hz. İsâ'yı uçkuruna düşkün sıradan bir dervişe dönüştürme gayretindeki “inançsızlık pompalayıcıları”nın ise bu ittifaktan dolayı öfkeden deliye dönüp filme karşı olan herkesi nasıl da topyekün “kara cahil” ilan ettiklerini daha dün gibi hatırlıyorum.
Aynı şekilde, 1990'ların başlarında, Paul Verhoeven'in zaman zaman erotizm sınırlarını aşıp hard-pornoya dönüşen “Temel İçgüdüsü”nün, yine bu “klan”ın göz yaşartıcı çabalarıyla, dünya üzerinde bir tek ülkemizde “hiç kesilmeden” oynatılması da hatıralarım arasındadır.
Ve nihayet, geçtiğimiz günlerde binbir tantanayla gösterime sokulan son Ang Lee yumurtlaması “Dikkat: Şehvet”te de aynı şeyler oldu. Film, dünyanın bu konudaki en özgürlükçü ülkesi ABD'den, Lee'nin ülkesi Tayvan'a kadar her yerde kesilerek ya da en azından katı bir yaş sınırı uygulamasıyla gösterime çıktı. Bir tek devlet hariç: Türkiye…
Kültür Bakanlığı'nın denetim mekanizmalarında görev yapanları bile ürkütüp yıldıran bir “medya terörü” var bu ülkede. ABD'deki meslektaşları (ki orada bu kurulun dengi bizzat film Amerikan Film Yapımcıları Birliği, yani MPAA'dır) bir tek cinsel içerikli görüntü ya da insan öldürme sahnesi için gözlerini bile kırpmadan “R” (Restricted/Küçüklere Sınırlandırılmış) sertifikası verirken, bizimkilerin ise seks, kaba dil ve şiddet açısından en tahripkâr, en pervasız filmleri bile yaş sınıflandırmasına tâbî tutarken ödleri kopuyor. Hoş, zaten bu kepaze işletmecilik sisteminde, yaş sınırlaması getirseler de onların koydukları sınırlar hangi işletmecinin umurunda ki?
Son iki yıl içinde, birbirinden iğrenç görüntülerle bezeli her iki “Hostel” filmini de farklı salonlarda, 9-12 yaşlarındaki çocuklarla yanyana izlemek zorunda kalmış biriyim ben…
Nitekim, “Dikkat: Şehvet”i Türkiye'de dağıtan şirket de -sanki böyle bir ayrıcalık Türk halkının başını göğe erdiriyormuş gibi- yaptığı duyurularda çarşaf çarşaf ilan etti bu “kesintisiz gösterim” farkını…
Pekiyi, anılan film bu şekilde gösterime çıktı da ne oldu? Hasılat rekorları mı kırdı?
Sinemaya giderken, böyle bir kültürel eyleme harcadığı 50-100 YTL'nin ve en az 3-4 saatlik zamanın kıymetini artık fazlasıyla bilen, beyazperdeden “aldığı” ile oraya “verdiği” arasında sağlıklı bir denge kurmak isteyen Türk izleyicisi, bel altına yönelik bu tür ucuz propagandaları yemedi elbette. Lee'nin anlı şanlı “sanatsal porno”su iki hafta güç bela gösterimde kaldıktan sonra sessizce çekildi salonlardan…
Son derece köklü, güçlü ve bu gücünün bilinciyle alabildiğine küstahlaşmış bir “yapılanma”dan söz ediyorum sizlere…
İster sıradan bir izleyici, ister muhalif bakış açısına sahip bir sinema yazarı, isterse Kültür Bakanlığı'nda film denetimleri yapan kurulun bir üyesi olun; toplumu ve değerlerini koruma adına atacağınız her iyi niyetli adım sonrasında, isminizin çevresinde başlatılacak olan “hakaret salvosu”na direnebilmeniz için çelik gibi sinirlere sahip olmanız gerekiyor. Bu ise Allah'ın herkese bolca dağıttığı bir erdem değil ne yazık ki… O yüzden de şeklen “muhafazakâr cenah”ta olmasına karşın, “sinema yazarları klanı”nın hışmına uğramamak için en kritik filmlerde dahi susmayı tercih eden, bu kaypakça tarafsızlık gösterisiyle pozisyonunu korumayı amaçlayan (muhafaza edecek her nesi kalmış ise) “muhafazakar” sinema eleştirmenleri; çeşitli nedenlerle içinde bulunduğu entelektüel çevreden aforoz edilmemek adına Brokeback kovboylarının ateşli aşkının “hayatın farklı ve ilginç bir cephesi” olduğunu belirten beş vakit namazında niyazında sinemaseverler gördü bu gözler…
Oysa, gerçekten imân etmiş olanlar için hayatta bir tek gerçek var. Ve bütün diğer gerçekler de onun çevresinde döner. İnanç ise o mutlak gerçeği süslü laflarla iğdiş etme çabasını hiç kaldırmaz.
Velhasıl, Türkiyeli sinema yazarları, bu kozmopolit ülkenin halkının, özünde, genetik olarak “muhafazakârlığa dönük” bir yapısı olduğunu, rahatsız edici, itici ve garip olanın “halkın” değil, doğrudan doğruya “kendilerinin tavrı” olduğunu artık anlamak zorundalar... Aslına bakarsanız, vurguladığım bu yalın gerçeği lâyıkıyla anlayabileceklerinden son derece kuşkuluyum; fakat şimdiye kadar daima yazılamayanları yazmasıyla tanınmış olan bu sayfada böyle bir hatırlatma yapmamızın yine de hiç bir zararı olmayacaktır. Bildiğiniz üzere, burada yıllardır hem bu dünya hem de ahiret için tarihe küçük küçük kayıtlar düşüyoruz. Ki böylelikle sonradan, bunları okurlarımıza söylemiş olmanın gönül rahatlığı içinde son nefesimizi verelim diye....
En hızlı sosyalistlerin bile oğullarını -en azından tıbbî yararları kanıtlanmış bir gereklilik olarak görüp- sünnet ettirdikleri, en koyu tanrıtanımazların sözlerine “İnşaallah” ve “Maşaallah” ile başladıkları böyle bir ülkede, “öteki”ni bu denli hakir görüp reddeden bir sinema yazarlığının, bilinsin ki daha çok uzun yıllar boyunca hükmü olmayacaktır. İstediğiniz kadar “sinemacıların toplumun ötesinde duran kişiler” olduğunu savunun, Türkiye toplumu son tahlilde “Brokeback Dağı”, “Dikkat: Şehvet” ya da “Persepolis” gibi bu ülkenin kültürel kodlarına uymayan filmleri kollektif bilincinden geri kusacaktır. Nitekim, sözkonusu yapımların gösterime çıkmasının ardından elde edilen zavalı gişe rakamları bu gerçeği bütün çıplaklığıyla ortaya koyarken, jakoben entelektüellerin yıllanmış alay nesnesi konumundaki Mahsun Kırmızıgül'ün çektiği “Mavi Melek” filmi ve bu filmin izleyiciden gördüğü teveccüh de “öze dönüş” olgusu anlamında tezlerimizi doğrulayan bir başka anlamlı örneği oluşturmaktadır.
Türkiye halkı, ne sinema ne de başka bir alan üzerinden gelen dayatmacı bir “aydınlanma”yı sevmez. Önüne konulanı önce sakin sakin inceler, orasına burasına dikkatle bakar. Eğer, kafasına ve yüreğine uymuşsa, onu hiç bir dış zorlama olmaksızın alıp gönülden benimser. Benimsedikten sonra o değeri başkalarına yansıtmadaki performansı da dünyadaki her ulustan daha yüksek olur. Sözgelimi, “harf devrimi”, nüfusunun ancak yüzde 10'u okur yazar olan genç Türkiye Cumhuriyeti tebâsının büyük ölçüde “aklına yatmıştır”. Günümüzde okur yazar oranımızın yüzde 95'leri aşmış olması ve kızların büyük bir şevkle okumaya yönlendirilmesi de bu “akla yatmışlığın” pozitif sonuçlarından yalnızca ikisidir.
Ancak, aynı tebâ, kadınının kızının başının olur olmaz her yerde açılması fikrini hiç mi hiç sevmemiştir. Kaynağını Atatürk devrimlerinden bile almayan, onlara göre çok daha yakın tarihli bu jakobence dayatmanın yarattığı toplumsal travmanın acıklı sonuçlarına artık neredeyse her an ve her yerde tanık olmaktayız.
1993 yılında İstanbul'da bir grup yazar (Saim Nuri Yavuz, Turgut Yasalar, Atilla Dorsay, Agâh Nedim Özgüç, H. Vecdi Sayar, Kami Suveren ve Necati Sönmez) tarafından kurulan Sinema Yazarları Derneği, ya da kamuoyunca bilinen kısa adıyla SİYAD, aradan geçen bu 14 yılda, stratejik kararlar alan üst yönetim mekanizmasında muhafazakâr düşüncenin temsilcilerine hiç bir zaman yetki vermemesiyle, Türkiye'ye özgü bu tek boyutlu sinemasal bakışın âdeta cisimleşmiş bir anıtı gibi karşımızda yükseliyor. Üstelik, SİYAD'ın “farklı” olana yönelik bu topyekün reddedici tavrı yalnızca “yönetim” düzeyinde değil, “üyelik kaydı” aşamasında da aynen geçerli…
Ülkemizdeki bütün meslek örgütleri üye sayılarını, buna paralel olarak da sektörel etkinliklerini artırmak için deli gibi çırpınırken, SİYAD, kuruluşundan bu yana, “siyasal açıdan ince eleyip sık dokumadan yeni üye kabul etmemek” gibi sıradışı bir tavır geliştirmiştir. Ki bu tavrıyla da aynen “Mason locaları”nı hatırlatır.
Bugün, Türkiye'de, gazete, dergi, internet portalı gibi mecrâlarda düzenli sinema yazıları yazan, çeşitli radyo ve televizyon kanallarında bu içerikte programlar yapan 200 dolayında aktif yazar ve yapımcı bulunmasına karşılık, mesleğin tek temsil örgütü olma pozisyonundaki SİYAD, bu sayının ancak dörtte biri oranında üyeye sahiptir. Ve görünen o ki dernek yönetimi bu anormal durumdan hiç de muzdarip değildir. Derleyip toplayıcı, kuşatıcı olması gereken bir “sanat ve meslek örgütü” kimliğiyle, bırakın birilerinin bin bir türlü belgeyle onların ayağına gelip çeşitli siyasal filtrelerden geçmesini, bizzat yönetim kurulunun sinema yazınına emek veren bütün emekçileri tek tek, isim isim belirleyerek onlara üyelik davetiyesi çıkartması gerekirken, sözünü ettiğimiz dernek 14 yıldır bu uğurda kılını bile kıpırdatmamıştır.
O yüzden de böylesine tek boyutlu siyasallaşmış bir meslek örgütünden ne bugün, ne de gelecek adına hiç bir beklentimiz bulunmuyor.
Türk medyasında faaliyet gösteren “öteki” sinema yazarları ve program üreticilerinin yapmaları gereken en akıllıca iş, tez zamanda bir kaç bin lirayı biraraya getirip en yakın notere giderek, alternatif bir meslek örgütü kurmak olacaktır.
Her ne kadar, SİYAD'ın yok saydığı bir sosyo-kültürel çevrenin temsilcisi olsak da, sinema yazarlığı mesleğinin saygınlığını artırma iddiasıyla yola çıkan bu derneğin geçtiğimiz hafta başında görev gelen yeni başkanı Murat Özer'den dostça bir ricamız olacak.
Murat Özer ve ekibine, yazarlara yönelik ayrımcı muamelelerin azaltıldığı, geçmişteki uygulamalara göre çok daha “demokratik” ve “katılımcı” bir yönetim dönemi oluşturması umuduyla başarılar diliyoruz.
Sakın yanlış anlamayın; ben ölene kadar derneğinize kesinlikle üyelik başvurusu yapmayacağım. Zaten böyle bir yapının içine dahil olmam demek, benim şu ana kadar düşünürken ve yazarken büyük bir keyifle kullandığım o uçsuz bucaksız özgürlük alanımı yitirmem anlamına gelecektir. Ki bunu da asla istemem doğrusu…
Fakat, böylesi bir tavır değişikliğine, en azından üyelik için size başvurmayı düşünen diğer genç sinema yazarlarının heveslerinin kırılmaması için gitmelisiniz.






