Yoldaşlarını "böcek" gibi gören "İslâmcılar" (1)

00:001/09/2007, Cumartesi
G: 29/08/2019, Perşembe
Ali Murat Güven

İmzamı taşıyan ilk sinema yazısının bir mevkutede yayımlanmasının üzerinden 22, bu sayfayı yayına sokup her hafta düzenli olarak sizlerle buluşturmaya başlamamın üzerinden ise yaklaşık 2 yıl geçti.Son 2 yıldan bu yana, kimi haftalarda hastalıktan, iş yoğunluğundan ya da moralsizlikten çatlayıp patlasam da her hafta Yeni Şafak''ta bana ve benim üzerimden Türkiye''deki mütedeyyin sinemaseverlere sunulmuş çok stratejik bir armağan olarak gördüğüm bu tam sayfayı hiç aksatmaksızın, derli toplu bir biçimde

İmzamı taşıyan ilk sinema yazısının bir mevkutede yayımlanmasının üzerinden 22, bu sayfayı yayına sokup her hafta düzenli olarak sizlerle buluşturmaya başlamamın üzerinden ise yaklaşık 2 yıl geçti.

Son 2 yıldan bu yana, kimi haftalarda hastalıktan, iş yoğunluğundan ya da moralsizlikten çatlayıp patlasam da her hafta Yeni Şafak''ta bana ve benim üzerimden Türkiye''deki mütedeyyin sinemaseverlere sunulmuş çok stratejik bir armağan olarak gördüğüm bu tam sayfayı hiç aksatmaksızın, derli toplu bir biçimde hazırlamaya çalışıyorum.

Şimdiye kadar (bu köşe, bazı haftalarda sekmiş olsa bile) Yeni Şafak sinema sayfası bir kez bile aksamadı ve -dikkatli biçimde izlemiş olanların da çok iyi bildiği üzere- kimi zaman birbiriyle ilişkisizmiş gibi görünen bütün o yazıp çizdiklerimizde aslında daima tek bir derdin meftunu olduk. “İnananlar için, inananlarla birlikte, inananlar eliyle üretilen yepyeni bir sinema kültürü…”

Ulusal bir gazetede, uzun ve çileli çalışma yıllarının ardından kazanılmış olan tam sayfalık böyle bir imtiyazın, “bu dünyada işini bilenler” için elbette ki çok başka türlü kullanım alanları da olabilirdi. Editörüne, biat ettiği doğal din “solculuk” olan Türk sinema endüstrisi içinde sıkıntısız, dertsiz-tasasız ve en önemlisi de “zombi” muamelesi görmeksizin kestirme yoldan itibar, çevre, imaj getirebilirdi böyle bir fırsat…

Biz ise vaktiyle karanlık bir sokakta yanaklarımızı kafası hunili bir deli öpmüş olduğundan, bu yollardan pek tercih edilmeyenini, “belalı” olanını seçtik. Bunun da bedelini geride kalan iki yılda akla gelebilecek her biçimde, bazı durumlarda anamızdan emdiğimiz süt burnumuzdan gelerek ödemekteyiz.

Gündelik hayatında kendisine ve temsil ettiği değerlere karşı sevgisiz-saygısız davrananlara karşı öteden beri aynı ölçüde sert ve ödünsüz biri olarak, bünyem karşıt kamptan gelen aşağılama ve hakaretlere karşı alabildiğine bağışıklık kazanmış durumda. Bu gibi tiplerin bana ve inanıp sahip çıktığım değerlere yönelik taarruzları -açık söyleyeyim ki- vız geliyor tırıs gidiyor. Çünkü, bunların çoğu, tam olanak anlamını dahi bilmedikleri “solcu” bir dış kaplama içinde alabildiğine cahil, bilinçsiz ve beyni yıkanmış zavallılar olarak karşımda -en azından- “klas düşman” görme yönündeki beklentimi karşılamanın çok uzağındalar. 1981 tarihli “Kutsal Hazine Avcıları”nda, Indiana Jones''un kendisine kılıçla uzun uzadıya artistik hareketler yapan bir bedevîye şaşkın şaşkın bakıp sonra da silahını çekerek onu tek atışta yere sermesi gibi, onların da karşılıklı bir münâkaşada -hadlerini aştıkları takdirde- ağızlarının payını vermek oldukça kısa sürüyor.

O yüzden, ne beni “homofobik” ilan edip aşağılayıcı ödüllere aday gösteren homolardan, ne filmlerinin galalarına davet etmeyen marksist-liberal-kemalist kırması (nasıl oluyorsa oluyor işte) film yapımcılarından, ne de “sinema yazarlığı” işini kendilerinin cismî ve fikrî tekelinde gören, muhayyilelerinde çizdikleri yazar prototipinin dışında kalanları bırakın yazar, insan yerine dahi koymama eğilimindeki sosyal faşist-jakoben meslekî örgütlenmelerden yana pek fazla sıkıntım yok. Zaten çoğu, geride bıraktığımız iki yılda şahsıma karşı sergiledikleri muhtelif yabaniliklerden sonra artık yavaş yavaş hadlerini bilmeye ve adam gibi davranmaya başladılar.

Benim içimi acıtan asıl muhalefet ise ağzımdan bir an bile düşürmediğim “kardeşlik” sözü ve ona yüklediğim ulvî anlam eşliğinde kendilerine seslendiğim özel bir kitleden, kendi kültür bahçemin içinde yer alan alabildiğine kıskanç ve hazımsız tiplerden geliyor. Bunlar, “İslâm, kardeşlik, ümmet, birlikte hareket etmek” gibi sözcük ve kavramları enflasyona uğratacak bir sıklıkla kullanmalarına karşın, gündelik hayatlarındaki itici tavırlarıyla o kavramların içini doldurmaktan alabildiğine aciz “sözde birader ve hemşireler”…

Ve ben de sizlere bunları, aleyhimde yürüttükleri kampanyalar ve yazdıkları yazılarla bugünden itibaren adım adım teşhir edeceğim.

Bunlardan ilki ve belki de en pervasız olanı, kendilerini “bu ülkedeki İslâmcı sinema düşüncesinin tek ve vazgeçilmez karargâhı”, ben ve beni okuyan yüzbinlerce insanı da “popüler kültürün uşağı olmuş kırolar” olarak gören, gösteren, orada burada bu yönde dedikodular yapıp yazılar yazan bir sinema grubu…

İşte sizlere o grubun -bana yönelik derin alerjisini öteden beri pek iyi bildiğim- mümtaz bir mensubunun, Altınoluk yayınlarının çıkardığı “Genç” adlı aylık “İslâmcı” derginin Haziran 2007 sayısında yazdığı “Beyaz Atlı Sinema Akıncılarının Kısa Koşuları” başlıklı yazısından kısa bir bölüm:

(…) “Köşesinden beyaz atlı sinema akıncıları arayan sinema üstatları (yazarın yazısının başlığına esin kaynağı olan ve bu bölümde de açıkça maytap geçtiği kişi doğrudan doğruya benim) bu akıncıları bir Mecit Mecidi''nin, bir Andrei Tarkovsky''nin gittiği yol gibi saf, sade ve özgün bir sinema anlayışına sevk etmek yerine, kafası karışık eleştirilerle tam bir keşmekeşin içine sokuyor. Bu ortamdaysa zihnini bulanıklıklardan arındırmış, gayesini bilen, şuurlu ve birikimli sinema sevdalılarına çok iş düşüyor.”

Yazı uzun, bizim ise yerimiz dar… Ama hiç merak etmeyin, bir bölümü yukarıdaki satırlara sinmiş olan ithamlara cevap verecek vaktimiz de o oranda bol…

Şahsıma karşı uzunca bir süredir nefret dolu olan bu sinema yazarı adayı arkadaş ve onun da içinde yer aldığı bir grubun sevgisiz, saygısız, dahası kimi zaman ukalalık sınırlarını aşan yaklaşım tarzlarını önümüzdeki hafta da en ince ayrıntısına kadar sizlerle paylaşmayı sürdüreceğim.

“Sinema yazarlığı” söz konusu olduğunda Müslüman kardeşine ve onun çırpınışlarına karşı bu denli sevgiden, saygıdan, merhametten ve de pozitif bir kayırmacılık duygusundan uzaklaşıp, muhatabımızın pek sevdiği anlaşılan hoyrat bir nesnellik içinde hareket ettiğimizde, kendisinin de dahli bulunan bir kısa film öyküsü içinde ''İstiklâl Caddesi''nde rap dinleyip kızları rontlayarak dolanırken basit bir rastlantı sonucu bütün değerler sistemi beş dakikada çöken ve iki eski mezar taşına bakarak anında imâna gelen gencin'' Andrei Tarkovski''nin fikrî kalitesiyle ne ölçüde benzeştiği ya da uyuştuğu konusunda bakalım o bana ne gibi tatminkâr cevaplar verecek. Ya da aynı dergide kankalarıyla yaptığı “çanak röportajlar”da yere göğe sığdıramadığı kimi telmaşa zamane Türk filmlerinin “sinemada İslâm düşüncesi”ne hangi diyalog ve sekanslarıyla hizmet ettiğini belki biraz daha ayrıntılı olarak öğrenebileceğiz kendisinden…

Yakın geçmişte kardeşlik adına attığım bütün o iyi niyetli adımlara rağmen, “kibir”i -her nasılsa- “İslâm” ile bağdaştırmayı başarmış bazıları inatla araya mesafe koymayı ve genç kuşak için sergilediğim iyi niyetli çabalar üzerinde alaycı geyik muhabbetleri çevirmeyi tercih ettiler. Şimdi artık onların anladığı dilden konuşacağım.

Acele etmeyin, haftaya devamı var!