Bu kelimenin herkese göre değişen ve ne kadar göreceli bir kavram olduğunu Pakistan''da çok daha iyi anlarsınız. Zengin ve fakir arasındaki dev uçurumu görmüşseniz sel felaketinden etkilenen 17 milyona yakın insanın trajedisinin boyutunu çok daha iyi anlarsınız. Sel felaketinden etkilenenlerin çoğunun zaten yoksul, zaten hiç bir şeyleri olmayan insanlar olduğunu çok daha hızlı fark edersiniz. “Her şeyimiz kaybettik” diyen selzedelerin “her şey” tanımı içine giren şeylerin ne kadar az ve aslında hiç bir şey olduğunu bildiğinizde, yaşananlar sizi daha da vurur.
Halkının %40''ının yoksulluk sınırında (bizdeki yoksulluk sınırını oluşturan rakamlara sahip olanlar orada orta sınıftan sayılıyor) yaşadığı bir ülkede sel felaketinin neden oldukları tasavvurlarımızın üzerinde bir tablo koyuyor ortaya.
Pakistan olan bitenin kolay anlaşılamayacağı ülkelerden. “Genelde yurt dışından gelen insanlar burayı anlamaya yetecek kadar kalmıyorlar” demişti gazeteci Imran Aslam, geçen yıl yaptığımız röportajda. Bu nedenle ülkesinde olanların dünyaya yanlış yansıtıldığına inanıyordu. Ülkesindeki gelişmelerden umutluydu çünkü, diyordu “bu ülke kendi hakkında konuşmaya, önemli olaylar karşısında sesini çıkarmaya başlıyor. Bu ülkede büyük bir değişim var. Meselâ mülteciler örneği var. Onların %60''ı kamplara gelmiyor artık. Evlere geliyor...”
Selden kaçarak Karaçi''ye akın edenleri görünce Aslam''ın sözleri geldi aklıma. Karaçi zaten bir göçmenler şehriydi. Ve orada en önemli sorun sürekli gelen mültecilerdi. Şehir zaten normalin üzerinde büyümüştü... Karaçi''nin %90''u bulan nemli sıcağında Aslam''ı umutlandıran ise mültecilerin sokaklarda değil de evlerde yaşamaya başlaması olmuştu. Şehir 1947''de bir balıkçı şehri iken bir gecede alınan Hindistan ve Pakistan''ın bölünme kararı ile evlerini, topraklarını, geçmişlerini, kısaca “her şey”lerini kaybetmiş milyonlarca Müslüman''ın akınına uğramış ve Pakistan devletinin temeli burada atılmıştı. (Bu konuda Bu Gece Özgürlük/Dominique Lapierre, Larry Collins''in E yayınlarından çıkan kitabını okumanızı özellikle tavsiye ederim)
Karaçi daha sonra da savaş, felaketlerden kaçanların sığındığı yer olmuş. Şehir ikinci büyük göç akımına 1979''da Sovyetler Birliği''nin Afganistan''ı işgalinden sonra uğramış, 3.5 milyon insan gelmiş. Şimdi sel felaketi ile birlikte milyonlar daha Karaçi''ye akın etmiş durumda. Zaten alt yapısı kifayetsiz olan, yoksulluğun bin bir halini yerleşik düzende bile rahatlıkla görebileceğiniz bir şehre sığınmış durumdalar. Salgın hastalıkların kucağında yardımların onlara ulaştırılmasını bekliyorlar. Bir taraftan batılı yardım kuruluşlarına tepki gösteren Taliban anlayışının, diğer yandan bu durumu Pakistan''ı yeniden dizayn etmek için fırsat olarak görenlerin ortasında 17 milyon Pakistanlı sadece yaşamaya çalışıyorlar.
Sürekli savaşın içinde olan bu ülkede yoksulluk, güçlü olmayan insanların doğal kaderi gibi görülüyor. Köylere, şehrin ara sokaklarına indiğinizde bunun olması gereken bir şey olarak kabul edildiğini görüyorsunuz. Haklarınız kim olduğunuza göre değişiyor. Bunun nedenini bize, eski kriket şampiyonu şimdilerde parti başkanı Imran Khan şu cümleler ile özetlemişti. “Çünkü burada devlet sıradan insanın ihtiyaçlarıyla ilgilenmez, sağlık, eğitim, adalet… Pakistan''da sıradan insanlar için bunlardan bahsedilemez, o yüzden en temel haklarını elde edebilmek için bile güçlülere ihtiyaçları vardır. Hukuk düzeni olmayınca, seçim olsa da güçlüler kazanıyor ve bu yüzden fakirler asla meclislerde temsil bulamıyor. Bakın, eğer bir ülkede hukuk düzeni olmazsa, o zaman güçlü olan haklı olur. O zaman zayıfın güçlüye karşı hiçbir koruması olmaz. Burada hükümet de zayıfları güçlülere karşı korumuyor, hukuk hiçbir zaman zayıfı güçlünün karşısında savunmuyor. Zayıf ne zaman güçlüyle karşı karşıya gelse kaybeder...”
Imran Khan''a ısrarla sorduğumuz ve anlamadığımız şey Müslüman kimliği ile zıt bu anlayışın kabul görmesi olmuştu. Imran Khan''ın bu konudaki yorumları bizim de üzerinde düşünmemiz gereken önemli ipuçları taşıyor.
“İslam dünyasında şöyle bir problem var; İslam dünyasının her yerinde batılılaşmış elit kesimler var bu kesim İslam''ı anlamıyor, sonra geleneksel din adamı kesimi var. Onlar da Batı felsefi düşünme tarzını anlamıyor. Bir kesim ultra-muhafazakar ve gerici, modern düşünme tarzını anlamıyor, diğeri modern düşünce tarzını anlıyor ama İslam''ı tanımıyorlar. İslam dünyasında orijinal bir düşünüş tarzının geliştiğini göremiyoruz, tek büyük düşünür, yani bu bölgede, İkbal''di, bu ülkenin düşünce açısından babası diyebileceğimiz büyük Muhammed İkbal. Bu kadar büyük olmasının ve herkesin onu takip etmesinin sebebi özgün olmasıydı, batıdan gelen her şeyi papağan gibi tekrarlayan birisi değildi, İslam''ı batılılaştırmaya çalışmıyordu. Çağının batılı düşüncelerini çok iyi kavramış biriydi ve tabi bunun yanında derin bir İslam, Kuran ve tarih bilgisi ve anlayışı vardı. Böylelikle özgün bir düşünüş meydana getirdi ve ülkenin ideolojik kurucusu oldu. Ama yaklaşık 60 sene önce öldü. O zamandan beri hala bu çeşit bir ilim adamımız yok.”
Her şeyi tartıştığımız bugünlerde hem hukuk devleti olmanın önemini hem de sel felaketinden etkilenen 17 milyon insanın yaşadığı trajediyi daha iyi anlayabilmek açısından bu seslere kulak vermek gerekiyor.
Başlıklar :

