Tarih yaşlanarak tekerrür ediyor

00:0012/05/1999, Çarşamba
G: 9/09/2019, Pazartesi
Dücane Cündioğlu

12 Eylül 1980 öncesinde ülke kan gölüne döndüğünde, kimsenin kimseyi dinlemeye tahammülü yoktu. Toplum -o meşhûr tâbirle- kamplara bölünmüştü. Gençlik ölüyordu: solcusu da ölüyordu, sağcısı da... Hatta tarafsız kalmayı başaranlar da... Herkes bir düşmanla savaşıyordu... Okullarda eğitim-öğretim değil, savaş vardı. Fabrikalar da öyle... Üretim durmuştu, grevler, lokavtlar, işçi direnişleri, öğrenci boykotları, dernekler ve partiler eliyle yürütülen mitingler... Evlerin, dükkanların duvarları geceleri

12 Eylül 1980 öncesinde ülke kan gölüne döndüğünde, kimsenin kimseyi dinlemeye tahammülü yoktu. Toplum -o meşhûr tâbirle- kamplara bölünmüştü. Gençlik ölüyordu: solcusu da ölüyordu, sağcısı da... Hatta tarafsız kalmayı başaranlar da... Herkes bir düşmanla savaşıyordu... Okullarda eğitim-öğretim değil, savaş vardı. Fabrikalar da öyle... Üretim durmuştu, grevler, lokavtlar, işçi direnişleri, öğrenci boykotları, dernekler ve partiler eliyle yürütülen mitingler... Evlerin, dükkanların duvarları geceleri muhtelif sloganlara boyanırken, zaman zaman boyayanların vücûdları da kanlara boyanmaktan geri kalmıyordu.

İnsanlar ölüyordu... Gençler ölüyordu... Öğrenciler ölüyordu... Öğretmenler ölüyordu... İşçiler ölüyordu... Polisler ölüyordu... Askerler de ölüyordu... Bir yandan da yürünüyordu: ölenler için, şehitler için yürünüyordu ve ne gariptir ki bu arada sokaklar hiç ama hiç aşınmıyordu. Kahrolsun kelimesini duya duya büyüyorduk... Gerçekten de herkes kahroluyordu: komünistler (!) de kahroluyordu, faşistler (!) de... Toplumun aydınlanması için birilerinin yanması gerekiyordu... Öyle ya, sen yanmasan, ben yanmasam nasıl çıkardı toplum karanlıklardan aydınlığa?!! Herkes yanıyordu ve aydınlık için bilhassa gençlerin yanması gerekiyordu, bir de yoksulların...

Cezaevleri dolmuştu. Gencecik fidanlar ömürlerini cezaevlerinde tüketiyorlardı. Yaralananlar, sakat kalanlar, ölenler ve hapse girenler... Toplumun hemen hemen her kesimi bu dehşetten nasibini alıyordu. O zamanlar Polderliler vardı ve bir tarafın icabına bakıyordu. Polbirliler vardı, onlar da diğer tarafın... Polisler de yürüyordu, polisler de ölüyordu... Ölüm, esnafı görmezden gelmemişti. Kepenklerini kapattıklarında da ölüyorlardı, kapatmadıklarında da... Hayatta kalmayı beceren esnaf takımı müşterilerine satacak şey bulamıyorlardı. Ülke, bir yokluklar ülkesiydi... Adeta değil, bizzât öyleydi. Sigara yoktu, çay yoktu, ekmek yoktu, yağ yoktu, tüp yoktu... Fakat her yerde kuyruklar vardı, açlık vardı, acı vardı, dert vardı, kin ve intikam vardı.

Daha başka neler yoktuki?! Kurtarılmış bölgeler vardı meselâ. Herkes her tarafa gidemezdi... Gidebilmek için dövülmeyi, vurulmayı, hatta ölümü göze almak gerekiyordu. Herkes her okulda okuyamazdı. Okuyabilmek için de aynı şekilde gözüpek olmak lâzım geliyordu. Bu nedenle bî-taraf olanların bir kısmı okullarını bıraktılar; bî-taraf olmayı beceremeyenlerin mühim bir kısmı ise okumayı da beceremediler.

Gazetelerde, küçük iş ilanları gibi, terör olaylarına ayrılan sayfalar vardı. 30-40 kişinin öldüğünü ya da yaralandığını minik puntolarla haber veren dehşet sayfaları... Öldürülenlerin sayısı sekizi onu bulmadıkça ve toplu olarak öldürülmedikçe, haber konusu olmaları mümkün değildi. Ölümün sıradan bir iş haline geldiği yıllardı bu yıllar... Bütün toplum ölüyordu... Toplumla birlikte görünürde devlet de ölüyordu; zâhirde devlete kastedenler de ölüyordu, güya devleti kurtarmak isteyenler de... Annelerin payına hep ağlamak düşer ya, o yıllarda de nedense hep anneler ağlıyordu. Genç kadınlar dul kalıyor, çocuklar yetim bırakılıyordu. Ocaklar sönüyordu, söndürülüyordu. Koca ülke, ateşe verilmiş kocaman bir köy gibiydi ve her tarafı içindeki herşeyle birlikte cayır cayır yanıyordu.

Bu yıllarda ülkenin başında iki kişi vardı: kâh biri başa geliyordu, kâh diğeri... Hangisi başa gelirse, kan daha çok akıyordu, ülke daha çok yanıyordu. "Çocukları olmadığı için yürekleri çocuklara yanmaz" derlerdi ve fakat o yıllarda çocukları olanların da vicdanından şüphe edilip durulurdu.

VE birgün sabaha karşı birileri düğmeye bastı ve kan durdu. O dev örgütler aniden çöküverdi. Eylemler birdenbire son buldu. Sokak duvarlarına kimseler yazı yazmaz olmuş; yazılanlar da silinivermişti. O günden sonra adamakıllı grev yüzü görmedi bir daha ülke... Kısa bir zaman içerisinde kuyruklar azalmaya, bulunamayanlar bulunmaya başlamıştı. Öğrenciler de kavgayı bırakmışlar tartışmayı tercih eder olmuşlardı; okumanın, okullarını bitirmenin önemini kavramakta zorlanmamışlardı. Daha dün kahrolsun diye bağıranlar, şimdi yaşasın diye bağırıyorlardı. Toplum artık ölmeyi değil, yaşamayı istiyordu. Yaşamayı öğrenmişler, yaşamanın anlamını da kavramışlardı. Ülkenin başında artık o iki kişi de yoktu.

Herkes bu yılları unuttu, herkes tüm izleri hızla siliverdi zihninden. Öyle ki birkaç yıl içinde dört eğilimi bir el hareketiyle (!) biraraya getirmek bile zor olmadı. O acı dolu günler bir daha gelmez sanılıyordu. Toplumun artık öylesine şiddetle kavgaya tutuşması, kamplara ayrılması, birbirine düşman kesilmesi geride kalmıştı. İnsanlar özgür olduklarını, özgür bırakıldıklarını düşünüyorlardı ve görünüşe bakılırsa haklıydılar. Fakat sadece görünüşe bakılırsa haklıydılar.

Evet, bundan 20 yıl önce bu ülkenin başında o iki kişi vardı ve kâh biri başa geliyordu, kâh diğeri... Ne var ki hangisi başa gelirse, kan daha çok akıyordu, ülke daha çok yanıyordu. Şimdi ülkenin başında yine o iki kişi var ve fakat bu sefer karşı saflarda birbirlerine diş bileyen iki genç hasım gibi değil, bilakis aynı safta müşterek düşmana karşı savaşan iki yaşlı hısım gibi.

Tarihin tekerrür edip etmediğini merak edenler için not: "Tarih yaşlanarak tekerrür ediyor!"