
Aziz İstanbul’un ne derece aziz ve leziz bir şehir olduğunu şâirâne ve nev’i şahsına münhasır üslubuyla anlatan Yahya Kemal Bey’in bu isimle kaleme alınan kitabı, İstanbul’la ilgili kitapların en önemlilerinden biridir dersek, bütün İstanbul muhipleri her halde bu hükmümüzü tasdik ederler. Defalarca okuduğum ve ihtiyaç duydukça yine okuyacağım bu eserde yer alan bütün konular önem arz etmekle beraber, beni daha çok, İstanbul Fethini Gören Üsküdar, Topkapı Sarayı’nda, Ezan ve Kur’an ama bilhassa Ezansız Semtler başlıklı mevzular cezbetmektedir.
“Ezansız Semtler” isimli bu yazı, ezansız seneleri de – anlam bakımından – içine almakla birlikte esas itibariyle ezan-ı Muhammediden mahrum kalan semtlerin ve bu semtlerde doğan çocukların nasıl bir mânevi kayıp içinde olduklarını dile getirmektedir. Şairimiz, bu mahrumiyeti en başında şöyle dile getiriyor:
“Kendi kendime diyorum ki, Şişli, Kadıköy, Moda gibi semtlerde doğan, büyüyen oynayan Türk çocukları milliyetlerinden tam bir derecede nasip alabiliyorlar mı? O semtlerdeki minareler görülmez, ezanlar işitilmez. Ramazan ve kandil günleri hissedilmez. Çocuklar, Müslümanlığın çocukluk rüyasını nasıl görürler?”
Yahya Kemal, bu başlangıç cümlelerinden sonra, Müslümanlığın çocukluk rüyasını izah sadedinde son derece ilgi çekici sözler söylüyor, ezcümle böyle kutlu bir rüyanın bizi kenetlenmiş bir millet halinde tuttuğunu belirtiyor. Ona göre Türk babaları, havası ve toprağı Müslümanlık rüyası ile dolu semtlerde doğdular. Doğarlarken kulaklarına ezan okundu. Evlerinin odalarında namaza durmuş ihtiyar nineler gördüler. Mübarek günlerin akşamlarında bir minderin köşesinde okunan Kur’an sesini işittiler. Bir raf üzerinde duran Kitabullah’ı indirdiler. Küçücük elleriyle açtılar. Gülyağı gibi bir ruh olan sarı sayfalarını kokladılar. İlk ders olarak besmeleyi öğrendiler. Kandil günlerinin kandilleri yanarken, ramazanların, bayramların topları atılırken sevindiler. Bayram namazlarına babalarının yanında gittiler. Camilerin içinde şafak sökerken Tekbirleri dinlediler. Dinin böyle bir merhalesinden geçtiler, hayata girdiler. Türk (Müslüman) oldular.
Şairimiz, Müslümanlığın çocukluk rüyasın böyle dile getirdikten sonra bir kıyaslama yapma ihtiyacını duyup şunları söylüyor:
“Bugünün çocukları büyük bir ekseriyetle yine Müslüman semtlerde doğuyorlar, büyüyorlar, eskisi kadar derin bir tahassüsle değilse bile yine Müslümanlığı hissediyorlar. Fakat fazla medenileşen üst tabakanın çocukları ezansız yeni semtlerde alafranga terbiye ile yetişirken Türk çocukluğunun en güzel rüyasını göremiyorlar. Bu çocukların sütü çok temiz, hilkatleri çok metin olmalı ki, ileride alafranga hayat Türklüğü büsbütün sardıktan sonra milliyetlerine bağlı kalabilsinler. Yoksa ne muhit, ne yeni yaşayış, ne semt, hiçbir şey bu yavrulara Türklüğü hissettiremez.”
Yahya Kemal, ecdadın frenk semtlerini İslam’ın nuruyla; camilerle, mescitlerle, minarelerle nasıl Müslümanlaştırdığını dile getirdikten sonra şöyle diyor: “Biz bugünün Türkleri bilakis Şişli, Nişantaşı, Kadıköy, Moda gibi küçücük bir şehri andıran yerlere yerleştik. Fakat o yerler, Müslüman ruhundan âri (mahrum), çorak ve kurudur. Bir Üsküdar’a bakınız, bir de Kadıköyü’ne…Üsküdar’ın yanında Kadıköy Tatavla’yı andırır.”
Yahya Kemal, yerden göğe kadar haklı. Üsküdar cami bakımından ne kadar zenginse, Kadıköy’de o derece fakir. Dolayısıyla bu semti böyle bir fakirlikten kurtarmak için ilave camiler yapmak gerekiyor. Nitekim, son zamanlarda böyle bir ihtiyaç duyulmuş olmalı ki, Kadıköy sahilinde muhteşem bir caminin yapımı için teşebbüse geçildi. Esefle ifade edelim ki cami hazımsızlığı yaşayan bir kesim de buna engel olmak için bağırıp çağırmaya, Müslüman kimlikli insanlara asla yakışmayacak çirkin hareketlerde bulunmaya başladılar. Heyhat, sular eninde sonunda mecrasını bulur.
Bu konuda söylenecek çok söz var ama onların hepsini göz ardı edip Kadıköy’e adını veren Kadı Efendi’den, asıl adıyla Hızır Çelebi’den ve eserlerinden kısaca söz etmek istiyorum. Bir kere bu zat, hem de cihan hükümdarı Fatih Sultan Mehmed tarafından görevlendirilen İstanbul’un ilk kadısıdır, ilk şehreminidir, ilk belediye başkanıdır. Ve Kadıköy semti bu padişah tarafından kendisine verilmiştir. Hızır Çelebi öyle büyük bir âlim, öyle güçlü bir şair ve öyle dört başı mâmur bir hukukşinastır ki, kendisini İstanbul belediye başkanı yapan Fatih’i bile, bir yanlış uygulamadan dolayı yargılamaktan, ceza vermekten çekinmemiştir ve hükümdar Rum mimarın dâvâsından vazgeçmesiyle cezadan kurtulmuştur. Durum böyle olunca “Berlin’de hâkimler var!” sözünden yüzyıllar önce, “İstanbul’da hâkimler var!” cümlesi İstanbul semalarında yankılanmıştır. Hukuk tarihimizin en parlak, en ibret verici bu yargılama işi Üsküdar’daki mahkeme binasında gerçekleşmiştir. Bu bina halen mevcuttur.
Şimdi Suriçi’ne gidelim ve rotayı Unkapanı’na çevirelim. İMC bloklarının hemen yanı başındaki küçük hazire, üç büyük Osmanlı âlimini misafir ediyor. Evet, bu hazirede divan edebiyatının gözde isimlerinden Necati Bey’in, ilim dağarcığı diye tesmiye edilen Kâtip Çelebi’nin yanı sıra Hızır Çelebi’yi de misafir ediyor. Bu küçük hazirenin yanında Voynuk Şücâeddin Mescidi adıyla bir de mescid vardı. Ne yazık ki 1950’li yılların sonunda, yıkım faaliyetlerinin olanca hızıyla devam ettiği bir sırada ortadan kaldırılmıştı. Rahmetli Semavi Eyice bu faciayı “İstanbul’dan Notlar” isimli kitabında ayrıntılarıyla anlatıyor. Bu arada “Voynuk” kelimesinin anlamını da söyleyelim. Voynuk, padişah ve vezir saraylarının atlarına, barış ve savaş zamanında da ordunun saman ve otlarını sağlayan, devşirmelerden yetiştirilmiş memleket içinde ve sınır boylarında kurulmuş bir Osmanlı teşkilatıdır.
Bu arada bir müjde vereyim, Voynuk Şücaeddin Mescidi şimdilerde “müceddeden” ve aynı yerinde tekrar ihya ediliyor. Geçenlerde oradan otobüsle geçerken minaresini görünce, duygulandım ve ziyaret etme ihtiyacı duydum. İnşaat, hemen hemen bitmiş ama etrafı halen çevrili. Hızır Çelebi’nin kabrini ve o güzel hatla süslü mezar taşını bir an göremeyince işkillendim. Her halde iç kısımda kalmıştır diye düşündüm. Yine de işkilimi giderme ihtiyacını duyduğum için kadim dostum Yusuf Kaya Bey’e telefon ettim. Ondan caminin ön tarafında kaldığını öğrenince rahatladım. Bu kardeşimiz tarihi camilerin ihyası konusuyla yakından ilgileniyor. Himmeti var olsun.
Bütün bu anlattıklarımızdan ortaya çıkan sonuç şu ki, ilk kadımız Hızır Çelebi İstanbul’un üç semtine mührünü vurmuştur. Bu bölgeleri Üsküdar, Kadıköy ve Unkapanı diye sıralayabiliriz.
Fatih’in değerli hocalarından biri olan ve Nasreddin Hoca’nın torunu diye bilinen Hızır Çelebi’nin oğlu Sinan Paşa’da ilmiye sınıfına mensup bir allâmedir. “Tazarrunâme” isimli eseri çok meşhurdur. Lakabı ise “Hoca Paşa”dır ve Sirkeci’de bir semte bu isim verilmiştir.
Hızır Çelebi hakkında biri Rakım Ziyaoğlu, diğeri Ord. Prof. Dr. A. Süheyl Ünver olmak üzere iki önemli eserin kaleme alındığını biliyoruz. Süheyl Bey’in 1945’te yayınladığı bu kitap, bu konuda en önemli kaynaklardan birini teşkil etmektedir. Eserin sonunda merhumun bir konferansı da yer alıyor. Hoca bu konuşmasında ilgi çekici cümlelere de yer veriyor. Mesela bir temennisini şöyle dile getiriyor:
Hızır Bey’in simasını bilmiyoruz. Onun için uydurma bir heykel dikmeye gerek yoktur. Onun heykeli ilim tarihimize bıraktığı eserleridir. Ona bundan başka âbide gerekmez. Kadıköy’ün eski tarihinden kalma bazı isimleri var: Osman Ağa, Cafer Ağa mahallesi gibi… Arada bazı tuhaf isimler de mevcut: Moda, Cevizlik, Yel değirmeni gibi… Bunların içinden bir semte pekâlâ Hızır Bey adı verilebilir. Mesela Cevizlik’te tek bir ceviz ağacı bile yoktur. Buraya Hızır Çelebi ismi yakışır. Kadıköy için hepimizin temennisi budur.
Süheyl Hoca’nın temennisi yerine getirilmeli ve yapılmakta olan mabede “Hızır Çelebi Camisi!” adı verilmelidir.
Yakışır efendim.
BIST isim ve logosu "Koruma Marka Belgesi" altında korunmakta olup izinsiz kullanılamaz, iktibas edilemez, değiştirilemez. BIST ismi altında açıklanan tüm bilgilerin telif hakları tamamen BIST'e ait olup, tekrar yayınlanamaz. Piyasa verileri iDealdata Finansal Teknolojiler A.Ş. tarafından sağlanmaktadır. BİST hisse verileri 15 dakika gecikmelidir.