Fıkhın ve tasavvufun mezhepleri

00:0026/10/2014, Pazar
G: 12/09/2019, Perşembe
Faruk Beşer

Fıkhın mezhepleri olduğu gibi tasavvufun da mezhepleri vardır dedik ama fıkıh mezhepleriyle tarikatlar arasında farklar da vardır.Fıkıh mezhepleri İkinci Hicri Asrın sonlarında oluşmaya başladığı halde tarikatlar Beşinci, Altıncı Asırlarda oluşmaya başladı. Elbette ondan önce fıkıh var olduğu gibi tasavvuf da vardı.Burada şöyle bir inceliğe dikkat çekmek istiyorum:Fıkıh İslam"ın zahir ve objektif yönüdür, gövdesidir, fazla esnetilemez. Bu sebeple ilk oluşan fıkıh mezhepleri, ilk şekilleriyle hala

Fıkhın mezhepleri olduğu gibi tasavvufun da mezhepleri vardır dedik ama fıkıh mezhepleriyle tarikatlar arasında farklar da vardır.

Fıkıh mezhepleri İkinci Hicri Asrın sonlarında oluşmaya başladığı halde tarikatlar Beşinci, Altıncı Asırlarda oluşmaya başladı. Elbette ondan önce fıkıh var olduğu gibi tasavvuf da vardı.

Burada şöyle bir inceliğe dikkat çekmek istiyorum:

Fıkıh İslam"ın zahir ve objektif yönüdür, gövdesidir, fazla esnetilemez. Bu sebeple ilk oluşan fıkıh mezhepleri, ilk şekilleriyle hala hayattadır ve bir bakıma fıkıh denen disiplinin genel çerçevesini her asırda onlar oluşturur. Mezheplerden sonra oluşan fıkhî anlayışlar onları hiçbir zaman yok sayamadığı gibi, çizdikleri çerçeveyi de genel hatlarıyla aşamamışlardır. Yaptıkları tek şey, bu çerçeve içerisinde kısmen farklı yerleştirmeler yapmaktan ibarettir.

Fıkıh mezhepleri oluşmadan önceki sahabe ve tabiin döneminde var olan fıkhî içtihatlar da yine hep sabit kalarak onlar da mezheplerin esasını oluşturmuştur. Yine genel anlamda onlara zıt bir fıkıh düşünülmemiş ve oluşturulmamıştır. Üstelik fıkıhta İcma denen bir mekanizma geliştirilmiş, ilk dönemde üzerinde ittifak edilen fıkhî anlayışlar sabitlenerek onlara aykırı bir içtihat beyan edilmesi gayrimeşru sayılmıştır.

Oysa tarikatlarda durum farklıdır. Belki en büyük problemleri icmayı sadece fıkhın bir kurumu gibi düşünüp, tasavvufi konular için bir icma mekanizması oluşturamamış olmalarıdır. Hatta sonrakiler için bağlayıcı çerçeve oluşturacak ilk tarikatlar dahi kalmamıştır. Her doğan tarikat, üstadına kısmen bağlı kalsa bile kendi çerçevesini kendisi ve yeniden oluşturmuştur. Hatta fıkıh mezheplerinde olduğu gibi, asla bağlı kalmayı değil, farklılıklar oluşturmayı maharet saymış gibidirler. Durum böyle olunca ilk müteşerri tarikatlarla bugünün pek çok tarikatı arasında neredeyse bir benzerlik kalmamıştır.

Mezhep olarak bir de Ehlisünnet çerçevesindeki akide mezhepleri vardır. Bunlar da Dördüncü Asrın birinci çeyreğinde Matüridî ve Eşarî yorumlarıyla oluşan iki ana damardan ibarettir ki, aralarında çok cüzî farklar vardır ve sonraları neredeyse hiç değişime uğramamışlardır.

Şöyle de diyebiliriz: Akideyi, yani iman esaslarını oluşturan nasların kati ve mütevatir olması gerektiği için, o alandaki yoruma dayalı ihtilaflar yok denecek kadar azdır. Ehlisünnet çerçevesini aşan serbest ve ideolojik yorumlar ise zaten çizginin dışında sayılmış ve bir kısmı tekfir edilmese de batıl ilan edilmiştir.

Fıkıh, sahih olma kaydu şartıyla her türlü nassı hesaba kattığı için farklılıklar alanını doğal olarak biraz daha genişletmiş ama yorumu nasların zahiriyle ve usulü fıkıh disipliniyle sınırladığı için ihtilaflara yine de bir nevi sınır getirmiştir. Yani akide konularında da fıkıh alanında da çerçeveyi naslar ve onların zahir anlamları çizer. Ne var ki birinde, en azından temel meselelerde nassın mütevatir olması şart koşulur, diğerinde sadece sahih olmasıyla yetinilir.

Tarikatların çoğunda ise zayıf hatta uydurma/mevzu hadisler bile belirleyici olabilir. Çünkü çoğu zaman çerçeveyi sahih naslar değil, hissedişler, ön kabuller ve manevi hazlar, yani ilham ve keşif oluşturur. Bunları destekleyen her söz delil teşkil edebilir. Sanki yorumu naslar belirlemez, nasları yorumlar belirler. Bu sebeple konunun uzmanları şöyle bir şey söylerler: Sufiler güzel insanlardır, hadis uydurmazlar, ama uydurulmuş hadislerin kendi düşüncelerini destekleyenleri varsa onları almaktan da çekinmezler.

Elbette bütün söylediklerimiz genel manzarayı yansıtır. Yoksa tekrar tekrar söylüyoruz ki, Kitaba ve sahih Sünnet''e bağlı ve bu iki esası usulü fıkıh ölçüleriyle anlayan tarikatlara sözümüz olamaz.

Ama Hz. Ali"nin, Haricilerle görüşmek üzere görevlendirdiği Abdullah bin Abbas"a söylediği şu mealdeki sözü de tekrar hatırlayalım:

"Kur''an-ı Kerim''in anlamı pek çok yöne çekilmeye müsaittir. Sen onlara Kur''an"dan deliller getirirsen onlar da Kur''an"ı kendi keyiflerine göre yorumlarlar".

Evet, bu söz benim çok anlamlı bulup sürekli tekrarladığım şu hadisi şerifi de açıklar: "Kim Kur''an hakkında kendi görüşüyle yorum yaparsa, isabet etmiş olsa bile hatalıdır".

Bu hadisi şerifi Gazalî"nin muhteşem bir bakışla şöyle yorumladığını da söylemiştik. "Kur''an-ı Kerim ne ise öyle anlaşılmalıdır. Birisi onu nefsi arzularına ya da kabullendiği bir mezhep veya meşrebe göre anlamaya kalkarsa işte o Kur''an"ı, kendi görüşüne göre anlamış olur. Efendimiz''in hata saydığı, hatta bir diğer rivayette, küfre düşer, dediği yorumlama budur".

Kur''an''a ve Sünnet''e bağlılık derken bu tevil meselesinin de göz önünde bulundurulması gerekir. İşte usulü fıkıh bunun için elzemdir.