Hiç çiçek almamış kadın mutsuzluğu...

04:0017/02/2016, среда
G: 13/09/2019, пятница
Fatma Barbarosoğlu

24 Kasım'da Öğretmenler Günü için öğrenciler; 14 Şubat'ta Sevgililer Günü münasebetiyle erkekler; Mayıs ayında Anneler Günü için bütün evlatlar, hiç olmazsa bir demet çiçek alın baskısına maruz kalıyor. (Babalara niye çiçek verilmiyor?)



Aralık ayında piyasaya çıkan, “uğur bereket getiriyor” imajıyla pazarlanan yılbaşı çiçeklerini, 8 Mart Dünya Kadınlar Günü'nde belediyelerin belli noktalarda kadınlara karanfil dağıttığı çiçekli günleri de atlamayalım bu arada. ( Beyoğlu ilçesinde bu “gelenek”i ilk başlatan Refah Partisi'dir.)



Hayatımıza bir koku, bir renk olarak değil de, tüketim nesnesi olarak karışan çiçekler, çiçekçiliğin dev bir sektör olarak genişlemesine imkan tanıyor. Daha doğrusu çiçekçiliğin sektörel olarak hacmi artıkça, çiçeklerin hayatımızdaki “takas değeri” de artıyor. Sanal medya çağında iddialı çiçek buketlerinin, takipçilerin gözüne sokulması “Ne kadar değerliyim. Ne kadar özelim”i zihinlere zerk edebilmek için.



İşte bütün bunlar, çiçeklerin hayatımızdaki “takas değeri” ile alakalı.



Sektör genişledikçe ürünlerini pazarlamak için yeni “çiçekli açılımlar” icat etmeye devam edecektir.



Sektör genişledikçe, “hayatı boyunca bir defa bile çiçek almamış kadın mutsuzluğu” bir imaj olarak kadınların kalbini işgal etmeye de devam edecek.



“Çiçeksizliğine kederlenmek” yerine bir kadın, bir genç kız kendine çiçek alamaz mı? Alır elbet. Peki alınca ne olur?



Bir mektubun satırlarından görelim:



Merhaba


Lisedeyken okuduğum bir karikatür dizisinde karakter genç kız, sevgilisi ona çiçek almadığı için kendisinin ona çiçek aldığından hüzünle bahsediyordu. Sonraları okuduğum Mrs. Dalloway'in çiçekleri kendisinin alacağını söylemesi de zihnimde yer etmiştir. Bense çiçek almayı da, çiçek alanları da severim. Evime, ya da sadece kendime, ya da başkasına hediye. Saksıda olanı daha makbuldür belki ama buket çiçekleri de seviyorum. Tabii bahsettiğim, üzerine bir sürü yapay koku sıkan ve buketi olabildiğine gösterişli hazırlamaya çalışan çiçekçiler değil. Benim sevdiklerim yol kenarındaki çiçekçi ablalar/teyzeler. Yol kenarında nergis kokusuna rastlamama, trafiğin ve kargaşanın hemen yanı başında öyle güzel bir görüntü görmeme sebep oldukları için zaten severim yol kenarı çiçekçilerini. Ama öte yandan çiçeği o insandan almak ve parayı ona kazandırmak; hem de benimkinden çok ayrı bir dünyanın insanıyla sohbet etmek de hoşuma gider. Beğendiğim çiçeği alıp sade bir kağıda, beyaz ya da saman rengi, sardırabildiysem de o günüm artık güzel geçer. Böyle günlerin birinde, metrobüs geçidinin yanında, tee uzaktan görüp vurulduğum açık pembe sümbülleri aldığımı gören arkadaşım “Kız kendine çiçek getirilmemesinden kafayı yedi, kendi çiçeğini kendi alıyor” gibisinden biraz şakayla karışık, ama biraz da iğneleyen bir laf edince kalakalmıştım. Çiçek almanın, hediye etmenin her türlüsü güzel bence -dedim ya evine de; kendine de; başkasına da- bunun garipsenmesini de ben garipsiyorum artık. Çiçek alınan bir insan olmayı beklemek garip değil mi? Gördüğümüz, beğendiğimiz bir şeyi sadece bunun için mi almak isteriz; yoksa bize katacağı imaj, vereceği değer ve narsisizm için mi?



Büşra E.



Erkeklerin üzerindeki çiçek alma baskısının boyutlarını da bir beyefendinin satırlarından takip edelim.Buyurun:



Merhabalar Fatma hanım,



Bugünkü çiçek bahsinizi okuyunca yazmadan edemedim. Ben de yazıda bahsettiğiniz nineler gibiyim. Eşime sorarsanız bir çiçek bile almış değilim.



İstanbul'da maalesef çekirdeklerin toprakla buluşsa da yeşerme imkanı pek yok. Eğer köyüme mevsiminde gitme imkanı bulursam ağaç dikmeye çalışırım. Bugüne kadar köydeki evimizin bahçesine onlarca ceviz, kiraz, zeytin, vişne, ıhlamur ağacı diktim. Nasip oldu bir tarla aldık, dere kenarına kavak dalları gömerek yeşertmeye çalıştım. Tarlanın etrafını nar, zeytin, armut, kayısı, şeftali fidanları ile donattım. Tutmayan, kuruyanlar olsa da kalan sağlar bizimdir diye onlar yeşerdikçe mutlu oldum.



Fakat köyüm uzak. Bitki zevkimi evimin salonunda sürdürmeye çalıştım. Salonda çiçek, balkonda domatesler yetiştirdim.



İşten gelince büyümüşler mi aralarında sararan solan var mı diye merakla bakardım. Eşimin, şu çiçeklere baktığın kadar bana bakmıyorsun siteminden kurtulamadım.Bu sitem, bir, iki, üç derken beni çiçeklerden soğuttu.



Şimdi siz söyleyin; bir kez bile aklına çiçekleri sulamak gelmeyen biri, köksüz ruhsuz çiçek sapını almadığım için beni suçlayabilir mi? Sizce eşim çiçekleri çok sevdiği için mi ona çiçek almadığım için bana içerlemektedir?



Emin olun imkanım olsa memleketimde bir metre kare boş yer kalmayana kadar yeşillendirmeye çalışırım. Askerde iken ağaç fidanları geldi, baktım gelişi güzel iş olsun diye dikiyorlar, bıraktırıp mümkün olduğunda kökleri toprağa değecek şekilde kendim dikmeye çalıştım.



Ben de tıpkı sizin gibi, annemin çekirdekleri toprakla buluşturmasını gördüm, onun bu güzel özelliğini yaşatmaya gayret edindim. Ama zamanın hızlı tüketimi, hazırcılığı, bir gün olsun benim olsun aymazlığı hepimizi yavaş yavaş esir ediyor. Çiçekçide sıralanmış, yanyana getirilmiş demetlerin kokmadığı için parfüm ile güçlendirilmiş yapaylığına niye talip insanlar? Fotoğrafta güzel duruyor o yapaylık. Fotoğrafın altına yazılacak iki satırlık cümle ile iyice güzel duruyor: Eşimden, oğlumdan, sevgilimden. Paylaşılan aslında çiçeğin güzelliği değil çiçek alanın gururu.



Bünyamin K.



Ne dersiniz çiçek üzerine düşünmeye devam edelim mi? Çiçekli mektuplarınızı

adresine bekliyorum.




#çiçek
#kadın
#aile