Dün neydi, bugün kimim, yarın neresi?

00:0011/11/2013, Pazartesi
G: 9/09/2019, Pazartesi
Gökhan Özcan

Takvimler duvarlardan kalkalı çok zaman oldu. Saatli Maarif, Fazilet, Ülkü... Hâlâ yayınlanıyorlar zannediyorum ama pek itibar eden yok artık. Yeni dekorasyon anlayışlarımızla bağdaştırılabilmeleri pek mümkün değil... Keşke mesele değişen dekorasyon anlayışımızla ilgili olsaydı sadece; ama değil. Hayat tasavvurumuz, zamanla ilişkimiz, yaşadığımız günlere yüklediğimiz anlamlar da değişti. Günler anlamları yüklü olarak geliyor önümüze, biz onlara bir şey yüklüyor değiliz. Yapılacak işleri, katedilecek

Takvimler duvarlardan kalkalı çok zaman oldu. Saatli Maarif, Fazilet, Ülkü... Hâlâ yayınlanıyorlar zannediyorum ama pek itibar eden yok artık. Yeni dekorasyon anlayışlarımızla bağdaştırılabilmeleri pek mümkün değil... Keşke mesele değişen dekorasyon anlayışımızla ilgili olsaydı sadece; ama değil. Hayat tasavvurumuz, zamanla ilişkimiz, yaşadığımız günlere yüklediğimiz anlamlar da değişti. Günler anlamları yüklü olarak geliyor önümüze, biz onlara bir şey yüklüyor değiliz. Yapılacak işleri, katedilecek yolları, yetişilecek toplantıları, izlenecek etkinlikleri, bulunulacak bilumum seansları, seyredecek programları, dahil olunacak tartışmaları, atılacak tweetleri, gülünecek esprileri, bayılınacak fenomenleri, vesaireyi paket program halinde teslim alıp uyguluyoruz. Duygulanma dönemlerimiz, kederlenme zamanlarımız, öfke nöbetlerine kapılma sebeplerimiz, insancıllığımızın tepe noktaları, koyverme/dağıtma/tepinme/kudurma vesilelerimiz, laf sokma periyotlarımız, adam asmaca oyunlarına katılımlarımız ve başka her şey sanki önceden belli. Bir günümüzü diğerinden ayıran pek bir fark yok, varsa bunu bize medya ya da alışveriş merkezleri söylüyor. Bugün sevinçle dol, bugün övünecek bir şeyler bul, bugün üstüne duygulu bir şeyler giy... Bugün çılgınca alışveriş yapılacak, yap!

Duvar takvimlerinin yaprakları gün gün koparılırdı evvel zamanda. Her yaprağa bir hikmetli söz, bir ayet, bir hadis ya da lafı gediğine koyan bir dörtlük düşerdi mutlaka. Türüne göre ibretlik bir menkıbe, bir küçük hikaye, bir fıkra... O gün ne pişireceğini düşünen ev hanımlarına mütevazı bir menü tavsiyesi, çocuğuna ne isim vereceğine karar veremeyen ebeveynlere isim seçenekleri... Mevsim hareketlerine ilişkin haberler; cemreler mesela, kırlangıç fırtınası, zemheri... Tarihi hadiseler, şehirlerin kurtuluşları, büyük şahsiyetler... Elbette namaz vakitleri... Miladî, Rumî ve Hicrî takvimlere göre hangi günde, ayda, yılda olduğumuzu da takip edebilirdik o yapraklardan. Her takvim yaprağı, insanı hem yaşadığı zamana, hem geçmişe ve geleceğe kayıtlayan, ona zamanın ve hayatın içinde bir yer tayin eden, insanlığına bir idrak, bir şuur katan yol arkadaşı... Her koparılan yaprak ömrümüzün sonuna doğru attığımız bir adımı, her yeni yaprak tekamül etmek için bir altın fırsatı temsil ederdi. İnsana, her gün hakikatini fısıldayan sadık bir yol arkadaşı... Az nimet mi bu?

Eskiler, evlerinin duvarında bir takvim olmadan bir koca seneyi nasıl geçireceklerini bilemezlerdi sanki. Annem hâlâ öyledir mesela; daha eski sene bitmeden tedarik etmeye çalışır yeni senenin takvimini. Her gün hayatın ve zamanın neresinde olduğunu söyleyecek, onu büyük hikayeye dahil edecek o arkadaşlığa ihtiyacı vardır çünkü. Toprakla, nebatla, börtü böcekle, güneşle, cemreyle, seher vaktiyle, hıdrellezle, Muharrem''le ve günlerin her sabah yeni baştan yeryüzüne serdiği o ''rengâhenk'', o sürprizlerle dolu ve her dem taze, yepyeni, bambaşka zenginlikteki muhteşem hayat sofrasıyla bağını hiç kaybetmedi.

Bir hafta önce Müslümanlar yeni bir Hicrî yıla girdiler, yeni bir başlangıç tefekkürüyle, bir tazelenme imkanı şuuruyla dönüp bakmadık bile çoğumuz. Şu anda Muharrem ayındayız, yani matem günlerinde, hangimizin uykusunu bölen bir Kerbelâsı var. Ağaçların yaprakları önce sarıya, sonra kızıla döndü, şimdi teker teker dallarından düşüyor, toprağa karışmaya hazırlanıyor. Allah (c.c.) her an, yeryüzünün her köşesinde, bizler ibret alalım, idraklerimizi tazeleyelim diye sayısız ayetlerini sergiliyor, azıcık da olsa farkında mıyız? Etrafımızda her an yeni bir şeyler oluyor, kadim hikayemize acısıyla tatlısıyla her an yeni paragraflar yazılıyor, okuyor muyuz? Bazı şeyleri kuru etkinliklerle, hazır kalıp mesajlarla, suni duygusallıklarla, kimi törensi hallerle, taşıyamayacağımız kadar iddialı nutuklarla gündemin bir yerine sıkıştırıyoruz, tıkıştırıyoruz, evet! Bütün bunlardan bize gerçekten yeni bir hakikat izi kalıyor mu gerçekten? Başka bir şuur zeminine taşıyor ya da hiç değilse bir adım yaklaştırıyor mu bütün bunlar bizi? Farkında mıyız alemden gelip geçenin, insanda olan bitenin? Şehr-i Muharrem''in, belki de yaşadığımız son sene olabilecek bir yeni senenin, 1435''in, içinde miyiz gerçekten? Bütün güzler kadar benzersiz, bütün güzlerden başka o hazan mevsiminin yaprakları toprağa düşerken bizim payımıza düşen ne var değişmez hakikatten?

Takvimler eksildi hayattan, geriye soğuk duvarlar kaldı. İnsan her geçen gün daralmakta olan o duvarların içinde uyuşmuş kalmış, her şeyi unutturan bir çağcıl sarhoşluğun esiri olmuş bir halde... Herkes her şey ne kadar da eğlenceli, ne kadar da heyecanlı, ne kadar da tamam diye bağırıp duruyor.

Ne çare; hayatın yaprakları gün gün eksiliyor yine de.