Türk ekonomisinin "genetiği"ne sahip çıkalım

00:004/10/2014, Cumartesi
G: 12/09/2019, Perşembe
Kerem Alkin

Dünyanın ve Türkiye"nin gündemi hayli yüklü olsa da, Kurban Bayramı"na yine umutlarla girdik. Tüm okuyucularımızın bayramını içten dileklerle kutlarken, gazetemizde ilk yazımın bayramının ilk gününe rast gelmesi benim açıdan ayrı bir anlam ifade ediyor. İlk yazıyı, her zaman günceli yazan bir kişi olarak, ilk kez perşembe gününden gönderiyorum. Hoş, uluslararası derecelendirme kuruluşu Fitch Türkiye ile ilgili değerlendirmesini sizin için dün, benim için ise 3 Ekim Arife günü saat 18:30"da açıklayacağını

Dünyanın ve Türkiye"nin gündemi hayli yüklü olsa da, Kurban Bayramı"na yine umutlarla girdik. Tüm okuyucularımızın bayramını içten dileklerle kutlarken, gazetemizde ilk yazımın bayramının ilk gününe rast gelmesi benim açıdan ayrı bir anlam ifade ediyor. İlk yazıyı, her zaman günceli yazan bir kişi olarak, ilk kez perşembe gününden gönderiyorum. Hoş, uluslararası derecelendirme kuruluşu Fitch Türkiye ile ilgili değerlendirmesini sizin için dün, benim için ise 3 Ekim Arife günü saat 18:30"da açıklayacağını duyurduğundan, zaten bu konudaki değerlendirmeyi yazımıza yetiştiremiyormuşuz. Detayları, arkadaşlarımız nasıl olsa sayfalarında işlemişlerdir.

Bir bayram günü, geleneklerle bezenmiş bir sabaha uyandığımızda, 10 bin yıldır uygarlıkların beşiği olmuş bir ülkenin, bu toprakların umutlarla harmanlanmış zorlukları zihnimizden geçiyor. Bir akademisyen olarak, bir süredir, "ekonomik genetik" kavramı üzerine kafa yoruyorum. Türkiye, Çin ve Japonya imparatorluk geleneğinden geliyor. Bu nedenle, imparatorluk tebaası olmanın tüm gelenekleri, tüm DNA"sı hep içimizde. Bu nedenle, 1000 yıl savaşmışız, hiç boynumuzu bükmemişiz; hep "Zümrüdü Anka Kuşu" gibi küllerimizden yeniden doğmuşuz. Bu toprakların bereketi ve zorluklarına rağmen, dünya ekonomisinde hep ilk 20 ülke içerisinde yer almışız.

ÜRETİM TEKRAR ''DOĞU''YA DÖNÜYOR

Asya, 11. ile 19. Yüzyılları arasında dünya ekonomisinin yüzde 60"ından fazlasını üretirmiş. 1800"lerde, sömürgecilik tavana vurunca, Asya ağırlığını yüzde 20"lerin altına kadar kaybetmiş. 2030"da ise, payını yeniden yüzde 45"in üzerine çıkaracak. Topraklarımızda bulunan en eski tekstil ürününün 8500 yıl önceye dayandığı dikkate alındığında, Türkiye"nin üretim azmine de hiç şaşırmamamız gerekiyor. Mezopotamya, Türkiye Cumhuriyeti"nin sınırları içerisinde kalan bu topraklar, Anadolu"muz, binlerce yıldan bu yana tarım, imalat sanayii ve inşaatın üretim merkezi olmuş. Yani, bu üç önemli sektör binlerce yıldan beri bu topraklarda varlığını sürdürüyor.

Bir ülkenin topraklarında, belirli bir sektör binlerce yıldan bu yana üretim gerçekleştirmiş ise ve ülkenin her karış toprağına, her insanına işlemiş ise, bunu o ülkenin "DNA"sından, "genetiği"nden artık sökemezsin. Bu nedenle, Türkiye"nin tarımda, imalat sanayiinde ve inşaat sektöründe başarısız olması ihtimal dahilinde bile olamaz. Nitekim, eğer Çin"den sonra, dünyada Türk müteahhitleri ikinci sırada yer alıyorlarsa, Türk şirketleri ülkemizde ve dünyada birbirinden önemli inşaat projelerine imza atıyorlarsa, bu beceriyi Türkiye"nin "DNA"sından söküp atamazsınız. Nasıl ki, tarım ve imalat sanayiindeki, tekstil ile hazır giyimdeki becerimizi sökemeyeceğiniz gibi.

VATANSEVER SEKTÖRLER İHMAL EDİLMEYİ KALDIRMAZ

Son küresel kriz patlak verdikten sonra yapılan makro ekonomik analizlerde, ABD"nin ve İngiltere"nin krizin başında içine düştükleri ve İngiltere"nin henüz tam da çıkamamış olduğu türbülansın önemli gerekçelerinden birisi, bu iki ekonomide hizmetler sektörünün ağırlığının çok artmış olmasıydı. Krizin ilk aylarında, "vatansever" (patriot) sektörler olarak ifade edilen imalat sanayiinin, tarımın ve inşaatın ekonomideki ağırlıklarına yönelik tartışma yürüdü ve imalat sanayiinin veya genel anlamda sanayinin yüzde 25, tarımın yüzde 10 ve inşaatın da yüzde 7 gibi GSYH üzerinde bir ağırlığı veya payı olması gerektiği değerlendirmesi öne çıktı.

Bu nedenle, Türkiye"de inşaat sektörünün misyonunu tamamladığından söz edip, ekonomide lokomotif etkisi olan ve ciddi istihdam sağlayan bir sektörü "tu-kaka" yaparsak, bu da yanlış olur. Bununla birlikte, eğer Türk sanayisinin milli gelirdeki payı da yüzde 25"lerden gerilere düşmüş ise, tarımın ağırlığı da yüzde 10"dan uzak kalmış ise, esas üzerinde durulması gereken budur. Kanımca, önümüzdeki 5 ve 10 yıl için bu üç temel sektör odaklı yeni bir büyüme modeli oluşturur isek, Türkiye"yi tekrar "sürdürülebilir büyüme" otoyoluna yönlendirebilmiş olacağız.