Gündelik dilde sanata dahil olarak kullanıldığı için, kurgu denildiğinde aklımıza hemen sanatın kurgusu ya da kurgunun sanata mahsus yönü gelivermekte; tek başına kurgu'yu konuştuğumuzda felsefenin, kurgu sanatını konuştuğumuzda ise sanat nazariyesinin alanından konuştuğumuzu genellikle ıskalamaktayız.
Felsefede kurgu, fiile dökülmemiş bilgi, spekülasyon demektir ki, tefekküre değgin tasavvururun özel bir yönüdür.
Bizde ise “Herhangi bir şey mütessir olmadan müessir olmaz” hükmünce sufi metafiziğinin, zorunluluk tartışmalarında ise kelamın konusu ve dolayısıyla kendi varlığından bile kuşku, zan üretebilen zihnin potansiyel bir durumu olarak işlenir.
Kurgunun bu yönüne dikkat çekmekle, Müslüman sanatçının onun üzerine zihin yorarken, hangi ilimlerin limanlarına uğramak zorunda olduğunu hatırlattığımızı ve aşağıda Müslüman sanatıyla ilgili kimi hükümlerimizi neye göre verdiğimizi şimdiden belirtmiş olduğumuzu var sayarak, sanat ve kurgu konusunda geçebiliriz.
Sanata bitişik olan kurgu (fiction) ve kurgu sanatı (art of fiction), Batı'da altın kaseler olarak ağzı çok kalabalık nazariyelerle, dokumanter (görsel örnekli, metin destekli) incelemelerle yoğun bir şekilde ele alınmıştır.
Bu ele alışta, hemen her zaman, sanatçının yaratıcı deha olarak portresi öne alınmak suretiyle, onun Tanrı karşısındaki diklenişi, artist ve otorite (author / yazar) olarak Tanrı'ya galebe çalan birey oluşu ısrarla vurgulanmıştır.
Kurgunun salt (saf) kurgu olarak düşünülmesi ve uygulanması bakımından Müslüman sanatçının Batılı bir sanatçıdan farkı olmamakla birlikte, bir Tanrı(laşma) sorunu olarak ortaya konulması bakımından ondan çok açık bir farkı vardır.
Şöyle ki: Kulların ihtiyari ve gayri ihtiyari filleri konusunda itikadi mezhepler arasında nedenli bir görüş farkı ortaya çıkmış olursa olsun, son tahlilde biz kula ilişkin her şeyin Allah'ın kudretine tabi olduğuna inanırız. Dolayısıyla, “Attığın zaman da sen atmadın, fakat Allah attı” (el-Enfal 8:17) hükmü ışığında konu eser, tesir ve tesirlenen olunca bu inanışımız daha da pekişir.
Burada, şu eriştiğimiz manada, itikadi bir durum söz konusu olduğundan herhangi bir esnetme, tevil yapılamaz. Ancak ondan hareketle sufi metafiziğine göre kimi açılımları üzerinde durulabilir.
Kurgunun Arapça'daki karşılığı ihtira'dır. Şemseddin Sâmi'ye göre anlamı: “Misli sebk etmemiş bir alet ve makine vesaire icadı”dır.
“Allah yapmayı (icadı) kullara, yaratmayı (halk etmeyi) ise kendisine izafe tti. Yaratma bazen yoktan var etme, bazen belirleme anlamına geldiği gibi (bazen de) fiil anlamına gelebilir. Kelimenin fiil anlamına örnek olarak şu ayet-i kerime verilebilir: 'Ben onları göklerin yaratılışına (fiiline) tanık tutmadım' (el-Kehf 18:51). Bazen ise yaratılmış anlamına gelir. Örnek olarak 'Bu, Allah'ın yarattığıdır (halk)' (Lokman 31:11) ayetini verebiliriz.” diyen İbn Arabî (Fütûhât-ı Mekkiyye, Çev: Ekrem Demirli, c:2, s: 40) konuyu şöyle açar:
“Alemde ihtira' (tasarlayarak orijinal yaratma) geçerli değildir. Allah için ihtira' belirli bir şekilde kullanılabilir, fakat kelimenin gerçek anlamı yönünden kullanılamaz. Çünkü böyle bir şey ilahi mertebede eksikliğe yol açardı. O halde orijinal üretim, ancak kul hakkında geçerli olabilir. Şöyle ki: Bir şeyi orijinal olarak üreten, gerçekte varlıkta ortaya çıkartmak istediği şeyin örneğini (başka bir yerden öğrenmeden) önce kendi zihninde tasarlamadan onu yapamaz. Onu zihninde tasarladıktan sonra ise amelî gücü o şeyi örneği bilinen bir şekilde (çünkü zihinde tekrarlanmıştı) duyusal varlığa çıkartır. (...) Bir şeyi zihninde tasarlayarak meydana getiren kimse var olan şeylerde dağınık haldeki mevcut parçaları alır ve onları zihninde ve vehminde birleştirir. Bu birleştirme, daha önce bilgisinde bulunmamış olabileceği gibi bulunmasında da bir beis yoktur. Çünkü bu durumda o, tıpkı orijinal anlamları üretmede şair ve fasih-yazarlar gibi, kimse tarafından öncelenmeyen ilk mesabesindedir.” (FM, c: 1, s: 248-249)
“Öncelenmeyen ilk mesabesi”nde “yapıcı / mucit” oluşunun sanatçıdaki etkisi, sanat yoluyla kulluğunu idrak eden kul olmaktan ibarettir. Bu idrak onu kendi kurgusunun sınırında tutar ve tesirlenen olarak onun Tesir Eden'in yaratışınca soğurulduğu fikrine götür. Nitekim, gerek sanatsal gerekse ilmî maruf eserlerin hemen hepsinde buna dair açık kayıtlar düşülmüş, eserler doğrudan O'na nispet edilmiştir.
Bunun pratik karşılığı ise nefs düzeyinde tahakkuk eder. Bir Batılı (modern), kurgu-culuğuyla doğrudan nefsini bilerken, bir Müslüman sanatçı kurgu-culuğuyla kibrine ket vurur.
Aynı nedenle, bir Batılı eseriyle görünürlük kazanmak için her türlü araca bağımlı (tutuklu) hale gelirken, bir Müslüman sanatçı eserini topluma saçmış olmakla, paylaşması zorunlu olan bir nimeti paylaşmanın verdiği rahatlığa erişmiş, bir tür seçilmişlikle sınanma yükünden kurtulmuş olur.
Dolayısıyla kurgusunu nefsinden bilme ve nefsaniyetinin yükselişinde onu binek edinme ile kurgusunu tesir-tesirlenme ilişkisi içinde Tanrı'dan bilme ve kibrini denetleme tutumu Batılı ile Müslüman sanatçının en ayrıcı özelliğidir.
Bizim sanat imtihanını tam da buradan kaybedişimiz ve ilk kaybediş acısını şairlerimizde yaşayışımız ise ayrıca ele alınması gereken önemli bir husustur.