Aslında süreç diyalektik anlamda birbiriyle bağlantılı iki momentten oluşmaktadır.
(…) İkinci momentte benliğin temeli olarak tersine çevrilmesi mümkün olur. Diğer deyişle sömürgeleştirilmiş ötekinin kötülüğü, barbarlığı ve ahlaksızlığı, Avrupalı benliğin iyiliğini, medeniliğini ve edebini mümkün kılan şeylerdir. Başta tuhaf, yabancı ve uzak görünen şeylerin böylece çok yakın ve derin olduğu görülür. Sömürgeleştirilenleri tanımak, onları görmek, hatta onlara dokunmak, bu bilgi ve temas sadece temsili alanda gerçekleşse ve sömürgelerle metropolde yaşanan gerçek öznelerle çok zayıf bir ilişki içinde olsa bile olmazsa olmaz şeylerdir. Köleyle yakından mücadele yürütme, tenindeki teri hissetme, kokusunu duyma efendinin yaşama gücünü tanımlar. Ancak bu yakınlık, mücadele içinde olan iki kimlik arasındaki ayrımları kesinlikle bulanıklaştırmaz. (…)
Üçüncüsü, sömürgeciliği tanımanın negatif diyalektiği olarak konumlandırmak, durumun içinde saklı olan yıkıcı potansiyeli açığa çıkarır. Fanon gibi bir düşünür için Hegel’e yapılan referans, efendinin ancak içi boş bir tanınırlığa ulaşabileceğine işaret eder. Ölüm-kalım mücadelesiyle ilerleyip eksiksiz bir bilince ulaşma potansiyeli olan yalnızca köledir. Diyalektik harekete işaret etmelidir ama Avrupaî egemen kimliğe ait olan bu diyalektik durağanlığa girmiştir. Yenilen diyalektik, negatifliğiyle hakiki bir diyalektiğin tarihi ileriye götürme olasılığına işaret eder.” (İmparatorluk, trc.: Akın Emre Pilgir, Ayrıntı)
Bu yorumu Spam olarak bildirdiniz. Talebiniz değerlendiriliyor.