Üç güzeller

04:0012/07/2015, Pazar
G: 13/09/2019, Cuma
Ömer Lekesiz

“Üç güzeller” dediğim, aynı dergide yazan, öykü konusunda ortak düşünceleri, soruları üreten ve benzer çözümler üzerinde yoğunlaşan üç öykücünün eşzamanlı olarak yayınlanmış üç kitabıdır:1-AYKUT ERTUĞRUL'DAN “İKİ DÜNYANIN USTASI”Aykut Ertuğrul, “Ğ” dergisini çıkardı (2009-2011). İlk öykülerini “Keyfekader Kahvesi” adıyla 2011'de kitaplaştırmıştı. Şimdi ise (Kasım 2014'ten beri) Post Öykü dergisini çıkarıyor.Ertuğrul'u, öykü yazmaya “oturan” bir yazar olarak düşünmedim hiç. Nedeni kendisi. “Hayatla

“Üç güzeller” dediğim, aynı dergide yazan, öykü konusunda ortak düşünceleri, soruları üreten ve benzer çözümler üzerinde yoğunlaşan üç öykücünün eşzamanlı olarak yayınlanmış üç kitabıdır:

1-AYKUT ERTUĞRUL'DAN “İKİ DÜNYANIN USTASI”

Aykut Ertuğrul, “Ğ” dergisini çıkardı (2009-2011). İlk öykülerini “Keyfekader Kahvesi” adıyla 2011'de kitaplaştırmıştı. Şimdi ise (Kasım 2014'ten beri) Post Öykü dergisini çıkarıyor.

Ertuğrul'u, öykü yazmaya “oturan” bir yazar olarak düşünmedim hiç. Nedeni kendisi. “Hayatla cilveleşmek” için dili tava getiren ve öyküsünü bu tavın gerektirdiği “form”a göre kuran biri o.

Dolayısıyla, öykü yazmaya “oturan”ların, “Güneş bulutların ardına saklanmış, rüzgar tatlı okşayışlarla yaprakları kıpırdatırken, soluduğu nemli hava akciğerini yakmaya başlamıştı” kabilinden “büyük öykücü” cümlelerine başvurmuyor. Bilakis “iletişim dili”nin içinde durarak, asıl sadeliği nedeniyle kuşatılamaz olan hayatla kurduğu pazarlıksız, koşulsuz bir bağ üzerinden sunuyor sanki öykülerini.

“Nasıl oldu bilmiyorum, sorma da zaten. Nelere inandın buna mı inanamayacaksın?” diye başlıyor ilk öyküsüne örneğin.

Göstergebilimcilerin “kendisine-anlatılan-kişi / anlatıcının seslendiği varsayımsal kişi” diye tanımladıkları bir ilişkiyle...

Henüz anlatacağı şeyi bilmeyen muhatabıyla (okuruyla) önce kendi durumunu eşitleyerek ama aynı zamanda “anlatan” olarak onunla arasına “bilme farkı” da koyarak, bir şeyi “dikte etme” değil, bir şeyi “iletme” niyetiyle iletişime geçmeyi tercih ediyor.

Bu geçişte (dili tava getirmenin de bir gereği olarak), yer yer menkıbeden masalın (Musa ve avcı), gerçeklikten fantastik olanın (Dünyayı Kurtaran Adam ve sandık yolcusu) edasına “kayması”, metnin “öyküsel örgüsü”nde kimi kırılmaları beraberinde getiriyor. Ancak bu kırılma, Ertuğrul'un metnini, aşinası olduğumuz öykü türü içinde zaten farklı bir yerde konumlandırmayı hedeflemesinden dolayı bir problem oluşturmuyor, bilakis artı bir değere dönüşüyor; deyim yerindeyse o çok sevdiği “post” terimi, belirtilen tarzda tava getirilen dil ve tür geçişleri içinde zorunlu bir “zeminsiz zemin” ihtiyacına karşılık oluşturuyor.

2-ERTUĞRUL EMİN AKGÜN'DEN “HEPİMİZDEN KORKUYORUM”

Ertuğrul Emin Aydın, 1992 doğumlu ve “Hepimizden Korkuyorum” da ilk öykü kitabı.

Bunları belirtmemin nedeni, bu yaştaki hemen her öykücünün başına gelen “Oğuz Atay vurgunu yemenin” onun da başına geldiğini belirtebilmek için aslında.

Gerçi ilk bakışta bu kötü bir şey de değil. Hayatı ciddiye almıyor “mış” gibi yaparak ciddiye alma becerisi kazandırıyor.

Öte yandan, bu becerinin şartı sayılan “karikatürize edebilme özgürlüğü”nü sağladığı için kelimelere espri libası giydirme, hatta gündelik dildeki bayağı söyleyişleri mizah makyajıyla sanatsallaştırma kıvraklığı da sağlıyor.

Ertuğrul'un öykülerinde iletişim diliyle, edebi dil arasındaki farkı gözetebildiğine dair güzel örnekler de var elbette.

Hatta, onlar üzerinden klasik öykünün geçersizleşen imkanlarıyla, gündelik dilin dizginsizliğine “berzah” oluşturabilecek ve dolayısıyla kendi öykü tarzına çabucak eriştirebilecek arayışlarına hükmetmemiz de mümkün.

3-ARDA AREL'DEN “İP CAMBAZI DEĞİL SİLAHŞOR”

“Arda Arel, 1991 doğumlu” dediğimde asıl diyeceğimi de demiş oluyorum zaten: Ah, şu “Oğuz Atay vurgunu.”

Ertuğrul ile Arel arasında, gerek bu vurgunun, gerekse (ki, dergidaşlık ve arkadaşlık bağıyla) öyküleri birlikte solumanın beraberinde getirdiği bir “malumat paylaşımı” ya da bir iç-paslama var sanki.

İlk bakışta Ertuğrul ile Arel arasındaki edebi arkadaşlık ve birlikte düşünme açısından olumlu görülebilecek olan bu durum, ilk kitabındaki ilgili atıflar üzerinden baktığımızda zamanla Arel'in aleyhine dönebilirmiş gibi görünüyor. Diğer bir söyleyişle söz konusu durum, Ertuğrul'unkine göre Arel'in öyküsüne bakma kolaylığı sağlayabilir ki, bu da Arel'in öykülerini bağımsız olarak değerlendirmeyi engeller.

Oysa ki, Arel iletişim diline (Borges vs.) “edebi imalarla” sanatsal bir zenginlik kazandırmaya çalışmakla kalmıyor, anlatıcının tanımlanması zor olan durumlarını (ve/ya duygularını) bu yolla ifşa imkanı da sağlıyor.

Öte yandan yabancı yazarlarla, edebi metinlerle, farklı kültürlerle ve yaşayışlarla kendi metinleri arasında kurduğu bağ Arel'de “aidiyet” sorununa neden olmadığı sürece, evrensellik deneyimi açısından olumlu görünüyor.

İlk kitabındaki öykülerinin ele verdiği “kıvrak zeka”sı, öyküsel bir düzene tabi olduğunda Arel'den yeni ve hep iyi öyküler okumaya devam edebileceğimizi umuyorum.

Evet, bu üç kitap için “üç güzeller” dedim.

Elbette eleştiri hakkımı kullanarak söyledim bunu ve söylediğim sözün arkasındayım.

twitter.com/OmerLekesiz
#üç güzeller
#Aykut Ertuğrul
#Keyfekader Kahvesi
#Ertuğrul Emin Aydın