Medeniyet ve ilkellik arasında…

04:007/07/2016, Perşembe
G: 13/09/2019, Cuma
Süleyman Seyfi Öğün

Bu köşede sıkça vurgularım; modernleşmenin nesnel süreçleri ile onu anlamaya, kavramaya ve yönlendirmeye mâtuf entelektüel değerlendirmeler arasında çoğu defâ ters orantılı bir ilişki mevcuttur. Modern entelektüalizm, derinleşme iddialarıyla berâber; son kertede, muhtevâsı son derecede karmaşık olan maddî süreçlerini zihinsel bir basitlemeye tâbî tutuyor. Mutandan büyük teoriler bir bakıma, sonunun basitlemeyle biteceği âşikâr olan bir serencâmın telâfisi gibidir. Süreç alabildiğine trajik ve bir o kadar da nâfile işliyor. Daha beteri; entelektüel faaliyetlerin mühim bir kısmı sonu basitlemeye giden bu süreç içinde “düşüncenin şehveti” diyebileceğimiz bir kara deliğe savruluyor ve gömülüyor. Manik-depresif hâller veya bipolar bozukluklar modern düşüncenin, eğer deyim yerindeyse “tabiatını” oluşturuyor. Büyük beklentiler ve büyük hayâl kırıklıkları arasındaki bir savrulma bu. Kendi senaryoları içinde yücelttikleri hayât ve kahramanlaştırdıkları fâillerini; senaryoyaya sığmayan gelişmeler karşısında aşağılayan bir savrulma bu “bozukluğun” alâmet-i fârikası. Nikbinlikle bedbinlik arasındaki tekmil med-cezir manzaraları……



Aslında Braudel'in “maddî medeniyet” dediği süreçleri kavramak son derecede mühim. Hayâtın sürdürülebilmesi ve temel ihtiyaçları karşılamak adına, başlangıçta tabiat çevresi ve iklimler gibi “veri” olan “maddî” unsurlardan başlayarak şekillenen “yeniden-üretim” giderek hayli karmaşık; bir o kadar da “sorunlu” yapılara evriliyor. Târihsel yapılar, yüz-yüze beşerî ilişkilerin üstesinden gelemediği sorunları aşmak adına ihdas ediliyor. Buna da uygarlaşma deniliyor. Ama esas sorun da burada başlıyor. Çünkü bu yapılar,belli bir eşikten sonra beşerî ve irâdî olanı teslim alıyor ve bizâtihî kendisi bir sorun hâline geliyor. Sorun bir bakıma da târihsel yapıların, ne onlarla ne de onlarsız olunabilecek kadar güçlü olmasında. Belki de modernliğin târihi maddî medeniyet düzleminde “maddîliğe” zirve yaptırması. Modernlik bir yandan geleneksel yapıları dönüştürüyor ve alabildiğine tahkim ediyor. Diğer taraftan da bu yapıların artan gücü karşısında “insânî” eksilmeyi her zaman olduğundan daha fazla derinleştiriyor. İlerlemeci entelektüel halisinasyon bu eksilmeyi telâfî etmek adına futuristik spekülasyonlara savrulurken; gelenekçi halisinasyon, gelenekteki maddîliği ıskalıyor, yok sayıyor ve maddîleşmeyi sâdece modernliğin “târihsel suçu” olarak görüyor. Paseistik hezeyanlarla, zihninde inşâ ettiği “Altın Çağlara” sığınıyor. Hâlbuki gelenek ve modern arasındaki fark mutlak değil; sâdece göreli.



Yaşadığımız zamanları nasıl okuyacağız? Modernliğin, bir zamanlar tatlı vehim olarak da olsa varolan kandili söndü. Daha iyi bir dünyâya olan inanç tükendi. Maddeleşme o kadar ileri boyutlara vardı ve o kadar olağanlaştı ki, gelecek bir tasavvur değil, bir tasarım hâline geldi. Yâni mühendislik yapılara eklemlendi. İdealleri doğrultusunda kendini kuran insan (self-made man) ideali, kendisini tasarlayan ve pazarlayan insan ideolojisine yerini bıraktı. İlki eğreti de olsa kaçınılmaz olarak ilişkisel ve toplumsaldı; ikincisi mutlak surette narsisisttir. Emeğe dayalı eylemlerin yerini, fırsatları yakalamayı mârifet addeden eylemler aldı. Gösterişsizliğin erdeminden, muhtevasından emin olamadığımızı bir performanslar çılgınlığına savrulduk. Dokunduğumuz, baktığımız, işittiğimiz herşey plastik izlenimler bırakıyor. İnanç alanları, sanat bir bu maddîleşmeden nasibini aldı. Artık onlar bile birer proje ve pazarlama alanı.



Geleceğin moral anlamını, ilişkiselliği ve toplumsallığı kaybettiği, narsisist temelde mühendisliğe saplandığı yerde derin bir duygu kaybı yaşamak mukadder olsa gerekir. Duygular uzun soluklu ve içevurumcudur. Hâlbuki sürdürdüğümüz hayâtlar aktüaliteyi ve dışavurumculuğu özendiriyor. Burada duygu barınmaz. Olsa olsa abartılmış “hassasiyetler” ve duygulanımcılık baskın çıkar. Entelektüel hayat da artık tamamen bunun tesiri altında. Günlük hayatta kendisine mevziler buluyor. Temel sâiklerin sorduğu sorular şunlar: Bana nerede kim saldırıyor? Ben buna nasıl karşılık verebilirim?



Gelelim en sorunlu bulduğum noktaya. Bahsettiğim süreçler kültürel karşılıkları; özellikle de söylem îtibârıyla mutlak bir değişimi ifâde etmiyor. Halâ toplumsal ve ilişkisel iddialar söylemde varlığını sürdürüyor. Halâ kadim klişeler üzerinden inanç, ahlâkî iddialar ve duygulardan dem vuruluyor. Ama bu söylemleri biraz eşelediğimizde ,karşımıza narsisizm ve aktüalite çıkıyor. Hangi yönde olursa olsun; târihi, inançları, gelenekleri, ahlâkı aktüalitede hasım olarak gördüğümüz birilerini eksiltmek için araçsallaştırıyoruz.



Maddî medeniyet; veya medenî maddîleşmenin bu ileri kertesinde derin bir ilkelliğe evriliyoruz. Medeniyet ve ilkellik zannedildiği gibi analitik ayırımları değil, diyalektik bağları içeriyor. Bu kadar basitleşmek için, bu kadar medenîleşmek gerekiyormuş anlaşılan.



Hepinizin Mübârek Ramazan Bayramı'nı tebrik ederim…


#Medeniyet
#İlkellik
#Modern entelektüalizm