Bundan kısa bir süre önce Türkiye tarihinde bir ilk yaşandı. Bir darbe teşebbüsü yargılamaya tabi tutuldu ve dava sonucunda tam 324 kişi hakkında mahkûmiyet kararı çıktı. Verilen tepkilere bakılırsa kararın temyiz edileceği Yargıtay'ın işi bir hayli zor.
Nihayet Türkiye'de tarihi nitelikte diyebileceğimiz bir karar verildi. İlk defa bir darbe teşebbüsü bu kapsamda yargılamaya tabi tutuldu ve tam 324 kişi hakkında mahkûmiyet kararı çıktı. Bu karar, her ne kadar bireysel olarak kişilerin iç dünyalarında balyoz darbesinin işlendiği yönünde kanaatin oluşmasına ya da güçlenmesine vesile oldu ise de, ?masumiyet karinesi? gereğince, bu kişilerin mutlaka bu suçu işlediklerini kesinkes söyleyebilmek mümkün değildir. Bu yönde bir kanaatin, harice yansıyan düşünceler bakımından da kesinlik kazanabilmesi için, bu kararın Yargıtay'ın onayından geçerek kesinleşmesi gerekir. Bu vesileyle bu aşamada bu kişileri resmi olarak kesinkes suçlu ilan etmek mümkün değildir. Bununla birlikte bu kişilerin kesinkes suçsuz ve masum oldukları da söylenemez. En azından bu kişilerin bu suçları işledikleri yönünde ciddi bulgu ve delillere ulaşıldığı, nihai nitelikte olmasa da, mahkeme kararı ile sabit görünmektedir. Fakat bu karara ilişkin kesin kanaate ulaşabilmek için, önüne gelmesi halinde, Yargıtay'ın söz konusu karara ilişkin vereceği nihai kararı beklemek gerekir.
O zaman Yargıtay'ın bu karar hakkında vereceği nihai karar hayati derecede önem arz etmektedir. Burada şunu vurgulamak isterim. İlk derece mahkemesi, bu kararı, içinde CHP'lilerin de yer aldığı kamuoyunun belli kesimleri ve bazı avukatlarla, İstanbul Barosu'nun yoğun baskı ve engellemelerine rağmen vermiştir. Kararı veren İstanbul 10. Ağır Ceza Mahkemesi'ne yönelik olarak bu kesimlerden gelen ve en ağır hakaretleri ve ithamları da içeren tepkiler o kadar üst düzeyde gerçekleşmiştir ki, bu şartlar altında kalan bir mahkemenin söz konusu kararı vermesi esasen bir cesaret meselesi olmuştur. Bu da, ilgili yargı merciinde görev yapan hâkimlerin, yoğun harici baskılara rağmen, tarafsızlık ve bağımsızlıklarını koruma yönündeki direnç derecelerini göstermektedir.
Verilen karara karşı genişçe bir kesimden çok ağır eleştiriler getirildi. Bunların başında CHP'liler gelmektedir. MHP de hatırı sayılır bir düzeyde tepki vermiştir. AK Parti'den en tuhaf tepki Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay'dan geldi. Günay'a göre, ?ilk mahkemeler zaman zaman tartışmalı kararlar verebiliyorlar. Bereket versin ki bu nihai karar değil. Daha Yargıtay aşaması var.? Bu tepkiden de anlaşılacağı üzere, Sayın Bakan bu karardan pek mutlu olmamış gibi görünüyor ya da en azından kamuoyuna bu yönde bir görüntü vermeye çalışıyor. Fakat başta Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu, AK Parti Genel Başkan Yardımcısı Hüseyin Çelik ve Başbakan Yardımcısı Bekir Bozdağ olmak üzere diğer bazı AK Partililer, bu yöndeki izlenimi silebilecek yönde çok net mesajlar verdiler. Başbakan Erdoğan da, gerekçeli karar ile Yargıtay aşamasından sonra ortaya çıkacak nihai kararı beklemenin faydalı olduğu yönünde görüş beyan etti.
Her ne kadar, ilk derece mahkemesinin kararı nihai nitelikte bir karar değil ise de, bu kararı okuyan birçok kişi, kendi iç dünyalarında, bu suçun oluşmuş olduğunu düşüneceklerdir. En azından Yargıtay aşamasının neticesini bu deruni ön kabullerle bekleyecektir. Fakat bu karar sebebiyle ilgili mahkemeyi eleştirenler o kadar katı ve en üst perdeden eleştirel tutumlar sergilemektedirler ki, bunlara göre, haklarında mahkûmiyet kararı verilenler tamamen masum kişilerdir; hatta masumdan da öte, vatan kurtaran kahramanlardır; kararı veren mahkeme ise baştan sona hukuk dışı işlemler yapmış; bu vatan kahramanlarının haksız bir şekilde mağdur etmiştir. Maalesef ileri sürülen ithamlar sadece bu mahkeme ile de sınırlı kalmamakta; bütün mahkemelerin, AK Partinin güdümüne girdiği yönünde en ağır ithamlarda bulunulmaktadır. Bir zamanlar haklı ya da haksız olarak kendileri lehine karar veren mahkemeleri bağırlarına basan bu kesimler, kendi istekleri istikametinde karar verilmeyen bu karar üzerine, bütün mahkemelerin ve hâkimlerin iktidar partisinin bir organına dönüştüğü yönündeki en ağır ithamlarda bulunmaktan kaçınmamaktadırlar. Yargının, hem de hatırı sayılır bir siyasi desteğe sahip siyasi partiler ile çeşitli medya çevrelerinde bu derecede ithamlara maruz bırakılması, yargı bağımsızlığını ciddi manada tehlike ve tehdit altında bırakmaktadır. Bu ithamların yargının bütününe tamiri imkânsız zararlar vermekten başka anlamı olmamaktadır. Bunun hukuk devleti ve adalet ilkeleri bağlamında kabul edilirliğinden söz edebilmek mümkün değildir.
Bu kadar yara bere içerisinde bırakılan yargı mercileri nasıl salim kafa ile karar verebilecektir. Dahası, verilen bu mesajlar, toplumda, mahkemelere yönelik ciddi manada güven aşınmasına da sebep olacaktır. Bu ortamda, verilen âdil kararlarla adil olmayan kararlar birbirine karışacak, deyim yerinde ise yargı temelli bir keşmekeş yaşanacaktır. Belki de en ağır bedel bu olacaktır. İnsanların bu kadar sınırsız derecede sorumsuz davranmalarını kabullenebilmek mümkün değildir. Bir başka demokratik hukuk devletinde gelecekte iktidara geleceğini hesap eden hiçbir ana muhalefet partisi, yargıya yönelik bizdeki tarzda yok edici saldırılara yönelmez. Dahası mevzu bahis olan demokrasiye son vermeyi amaçlayan kişilere karşı yürütülen bir dava ise, iktidar ve muhalefet el birliği ile bu davayı desteklerler.
Şimdi asıl baskı Yargıtay üzerinde yoğunlaşmaya başlamıştır. Bir yandan kamuoyuna pompalanan sızma haberlerle aslında Yargıtay'ın bu kararı bozacağı yönünde duyumlar yayılarak bu yönde baskılar oluşturulmaya çalışılıyor. Ben son yargı kararlarından sonra Yargıtay'ın bu baskılardan ne kadar etkileneceğini merak ediyorum. Umarım buralarda görev yapan yüksek hâkimler de ilk derece mahkemesi hâkimleri gibi, kendilerine yöneltilen ağır ve yoğun baskılar karşısında gerekli direnci gösterirler. Elbette buradaki beklentim, Yargıtay illa ki şu yönde karar versin şeklinde değildir. Buradaki temel amacım, Yargıtay'ın kararını baskı altında kalarak değil de, vicdani kanaatlerine ve hukuka uygun olarak vermeleridir. Bu da verilecek karardaki gerekçelerden anlaşılacaktır. Fakat burada bir korkumu daha paylaşmak istiyorum. Aynı hakaretamiz etkilemelerin ve yargıya yönelik AK Parti'nin güdümünde olduğu yönündeki kapsayıcı ve topyekün karalamaların devam etmesi halinde, bunun vahim bir neticesi olarak, bu karar, hangi yönde olursa olsun, inandırıcı ve ikna edici olamayacaktır. Şayet Yargıtay tarafından onansa, bu karara karşı çıkanlar, önceki kanaatleri istikametinde karalamalarını sürdürmeye devam edecekler, en azından kendi tabanlarının, yargıya yönelik inançları yok edilmiş olacaktır. Şayet bu kararın bozulması halinde de, bu kadar delillere rağmen nasıl olur da bu karar bozulabilir diyen kesim, bu kez bozma kararının, ağır etkilemeler altında verilmiş olduğunu düşüneceklerdir. Ah keşke yargı bu kadar yıpratılmasa, biraz daha sorumlu davranılsa. Çok zor bir durum; Yargıtay'da görev yapan ve önüne gelmesi halinde söz konusu dava dosyasına bakacak olan hâkimlerin Allah yardımcısı olsun.
Muhtemeldir ki bu tepkilerde, balyoz kararı kapsamında mahkûm olanlar arasında söz konusu partilere üye bazı milletvekillerinin de olmasının etkili olduğu söylenebilir. Fakat ben meselenin hiç de bu kadar basit bir gerekçeye dayandığını zannetmiyorum. Maalesef en ağır eleştirileri getiren bu partiler, burada darbeler konusunda bir duruş sergilemiş olmaktadırlar. Bunun, demokrasiden ziyade darbelere güç veren bir duruş olduğu söylenebilir. Çok ilginç bir tutum sergilenmektedir. Bir yandan ?biz darbelere karşıyız? diye engin perdelerden sözler sarf edilirken, aynı anda balyoz davasında verilen mahkûmiyet kararına en yüksek perdeden tepki ortaya konulmaktadır. O zaman, bu tepkilerin yaygınlık ve etkililiği göstermektedir ki, başta CHP olmak üzere belli çevreler, hala darbeden medet ummaya devam etmektedirler. Türkiye'de demokrasinin kökleşmesi, her şeyden önce, darbeler karşısında iktidarıyla muhalefetiyle etkin ve yaygın bir duruş sergilemeye bağlı bulunmaktadır. Bu çevreler tarafından sergilenen söz konusu tutum, Türk demokrasisi için pek hayra alamet değildir.
Umarım, Yargıtay bütün baskılara rağmen direnerek adaleti gerçekleştiren yönde karar verir. Şayet vereceği bu karar, ilk derece mahkemesi tarafından verilen kararın onanması yönünde olur ve bu karar da kesinleşirse, işte asıl tarihi karar o olacaktır. İlk defa, ülkemizde bir darbe teşebbüsü, hem de bütün dirençlere rağmen kesinleşmiş olarak mahkûm edilmiş olacaktır. O zaman sadece burada kalınmaması gerekir. Özellikle TBMM'nin darbelere bel bağlayanların geleceğe yönelik hesaplarını tamamen devre dışı bırakacak her türlü kanuni düzenlemeleri yapması gerekir. Bunun, başta en üst norm olan Anayasa'dan başlayarak bütün hukuki normlara yayılması gerekir. Diğer yandan, 28 Şubat ve 12 Eylül'e yönelik yargılama ve sorgulamalar da tavizsiz bir şekilde sürdürülmelidir. Hatta sembolik olarak, bütün darbelere iştirak edenlerin rütbeleri geri alınıp, bu darbelerden mağdur olanların itibarlarının iadesi yoluna da gidilmelidir. Bir önerim daha var. Bugün Ankara'nın en prestijli caddelerinden birisi, Ankara Üniversitesi'ne bağlı Hukuk ve Siyasal Bilgiler Fakültelerinin önünden geçen caddedir. Hala bu cadde, 27 Mayıs askeri cuntasının başı olan Cemal Gürsel ismi ile anılmaktadır. Ben, demokrat bir kişi olarak bu caddeden her geçtiğimde çok üzülüyorum; ?nasıl olurda bu caddede hala darbeci bir liderin ismi yaşatılır? diye hayıflanıyorum. Ankara Belediyesi'nin, derhal harekete geçerek, başta bu cadde olmak üzere, diğer mekânlarda yer alan bütün darbecilere ait isimlere son vermesi gerekir. Benzer tutumlar diğer belediyelerce de sergilenmelidir. En azından darbelere karşı duruş sergileyen belediyeler bunları yapabilirler.






