Tatlı su demokratları da boykotçu

Enver Gülşen
00:003/08/2010, Salı
G: 2/08/2010, Pazartesi
Yeni Şafak
Tatlı su demokratları da boykotçu
Tatlı su demokratları da boykotçu

Türkiye çok kritik bir dönemeçten geçiyor. “Yiyin birbirinizi; biz köşede bekleyip sizi izleyerek ne kadar demokrat olduğumuzu göstereceğiz!” tavrının demokratlıkla değil, tatlı su demokratlığıyla ilgisi vardır.

Türkiye'de genellikle kör dövüşü üzerine bina edilen siyasi ortam, anayasa değişiklikleri ile ilgili referandum tartışmalarında çok daha belirgin bir kamplaşma ortamına evirilmiş durumda. Başörtüsüyle ilgili anayasa değişikliğinde olduğu gibi, son anayasa değişikliği paketinde de, bildik evet ve hayır kamplarına, nevzuhûr bir “üçüncü yolcu” kamp eklendi.

ÜÇÜNCÜ YOLCULUĞUN OMURGASIZLIĞI

Başörtüsü ile ilgili anayasa değişikliği sonrası, özellikle sol ve liberal kesim içinden gelen tepkilerle, Meclis'ten ezici bir çoğunlukla geçen anayasa değişikliği, Anayasa Mahkemesi tarafından iptal edilmişti. Hatta bu iptali, AK Parti ile ilgili kapatma davası takip etmişti. O zaman üçüncü yolu seçenlerin; yani, başörtülü kızların üniversiteye girebilmesinin yanında olduğunu söyleyip, bunun o şekilde çözülmemesi gerektiğini belirten ve bin bir dereden su getirenlerin sayesinde, başörtüsü meselesi neredeyse bir daha çözülemeyecek bir boyuta taşındı. Üçüncü yol “başarılı” olmuş ve kendisini Kemalizm'in kucağında buluvermişti. Gerçi, bu birlikteliği, ya da konu “dindarların hakkı” olduğunda ortaya çıkan bu ikiyüzlü tutumu anlayamayacak kadar kendilerine güvenen, burunlarından kıl aldırmayan kesimleri temsil ederler bu üçüncü yolcular. Demokrasinin bütün gidiş yollarını tek başlarına biliyorlardır. Ülkeye ve yöneticilere sadece bu “rehberlerin” ayak izlerini takip etmek kalıyordur!

Aynı üçüncü yolcu tutum, bugün anayasa değişikliği paketini oylayacak referandumla ilgili ortaya çıkmakta gecikmedi. CHP ve MHP'nin militarizmi besleyen “istemezük” tutumlarına, BDP'nin, kendi siyasi meşruiyetini gönüllü olarak militarizmin pençesine teslim ettiği karaktersiz tutumu eklenince bütün saflar açıkça ortaya çıktı. AK Parti, SP bir tarafta; MHP, CHP ve BDP diğer tarafta konumlandı. Ancak yine her şeyi bilen “rehber demokratlarımız” ortaya çıkmakta gecikmedi. Bir bildiri yayımladılar ve onurlu tutumun ancak “boykot” ile mümkün olabileceğini, onların ayak izlerini takip eden biz zavallı “geriden gelenlere” buyurdular.

Eşitlikçi, özgürlükçü, demokratik bir anayasa istedikleri için referanduma katılmayacaklarını duyuran ve benim, isimlerini %95 oranında tahmin edebildiğim bu “aydınlara” göre, birçok temel sorunun çözümü için yeni ve demokratik bir anayasaya ihtiyaç olduğu açıktır. Ancak hükümet, toplumsal beklentilerin çok gerisinde kalmış, demokratik yeni bir anayasa hazırlama fırsatını değerlendirmemiş, attığı sembolik adımlardan bile geri dönmüştür. Meclis çoğunluğuna dayalı bir oylamayla “paketi” referanduma taşıyarak ülkeyi kısır bir kutuplaşma sürecine sokmuştur. Son tahlilde onlara göre paketli haliyle de paketsiz haliyle de bu Anayasa'da kadınlar, emekçiler, Aleviler, Kürtler, dini inançlarından, cinsel kimliklerinden ötürü ayrımcılığa uğrayanlar yoktur: Kendileri de yoktur, talepleri de yoktur!

Hemen aklıma CHP'nin çiçeği burnunda Genel Başkanı Kılıçdaroğlu'nun sözleri geliyor. O da “Bu Anayasa işsizliği çözüyor mu? O zaman hayır!” diyerek garip ve yaratıcı anayasa hayırlarının önünü açmıştı. Nitekim bu Anayasa, tütüncülerin, dershane işletmecilerinin de sorunlarını çözemiyordur. Hatta aşırı sıcaklara karşı bir önlemi dahi yoktur. O zaman hayır demekten başka ne kalıyordu ki bizlere? Üçüncü yolcuların, modern ideolojilerle hemhâl olmaktan, Kemalizm ile aralarına duvarlar örmeye kalktıkça, onların bahçesine düştüğünü defalarca yazdım, analiz etmeye çalıştım. Bu son bildiri, bu ortaklığın bir kez daha traji-komik bir tekrarından başka bir şey değildir!

ÜÇÜNCÜ YOLCULARA SORULAR

Üçüncü yolcu imzacılara anlamadığım bazı yerleri sormak istiyorum. Sizin nezdinizde “yetmez, ama evet” dışında bir tutumu daha değerli kılan, AK Parti ve o partinin temsil ettiğini düşündüğünüz “dindar” düşmanlığı olabilir mi? 12 Eylül darbecilerinin yargılanmasının önünü açan bir değişiklikle ilgili referanduma “boykot” kararı vermek, 27 Nisan muhtırası sırasında “yiyin birbirinizi” manşetleri atmakla aynı şey değil mi? Anayasa değişiklik paketinde şikâyet ettiğiniz eksiklikleri düzeltmenin yolu, boykot mudur; yoksa her olumlu değişikliğe onay verip, sonrasında daha fazlasını istemek, talep etmek midir? Boykot, fiilen, halkın seçtiği bir Meclis'in Anayasa yapmasına engel olmaya çalışan militarist zihniyetlere destek vermek demek değil midir? Meclis'in yaptığı Anayasa değişikliklerine keyfi ve yetkisizce müdahale edebilen, istediği maddeyi kırpıp, istediğine yeni anlamlar getiren Yüksek Yargı'nın müdahaleci tutumuna açık çek vermek değil midir bu tutum? Sizler, benzer tutumla AK Parti'ye kapatma davası açılma sürecine zemin hazırlamış değil miydiniz? Tutumlarınızı demokrasiyle nasıl bağdaştırabiliyorsunuz? Demokratlık her şeyden önce Meclis'in zeminini, müdahaleci tutumlara karşı korumak anlamına gelmez mi?

Bu ülke aydını fikir açısından büyük bir sefalet yaşıyor. Fikir üretimi siyasetin kör dövüşüne teslim olduğu için, siyaset içinden demokratik sistemi düzeltmeye yönelik çabalar da bu dövüşe kurban ediliyor. Çünkü, siyasi tavrını kazılan mevzilere göre belirleyen, fikir soysuzu bir aydın faunamız var bizim. “Ak Parti ne yapsa yanlıştır! 12 Eylül darbecilerini dahi yargılayacak yasa değişiklikleri yapsa, onlar yaptığı için kabul edilmezdir.” tavrının başka bir açıklaması olabilir mi?

ÜÇÜNCÜ YOLCU ZİHNİYETİN TEMELLERİNE BİR KAZI

Türkiye çok kritik bir dönemeçten geçiyor. “Yiyin birbirinizi; biz köşede bekleyip sizi izleyerek ne kadar demokrat olduğumuzu göstereceğiz!” tavrının demokratlıkla değil, tatlı su demokratlığıyla ilgisi vardır. Açık söylemek gerekiyor; referandumda oylanacak olan sadece ilgili anayasa değişiklikleri değildir. TBMM'nin bir daha anayasa yapabilip yapamayacağı oylanacaktır bu referandumda. Aslında üçüncü yolcuların bu tutumlarının AK Parti'ye olan düşmanlıkla birlikte çok daha derin kökleri olduğunu düşünüyorum. Bu ülkenin “üçüncü yolcu laikperest” aydını, kendisini ne kadar demokrat olarak tanımlarsa tanımlasın, “dindarlara” karşı “bu ülkenin askerî bürokrasisi şeriata izin vermeyecek kadar güçlüdür” diyecek kadar da halkına güvenmeyen militarist bir damar taşır. Son boykotçu tutumun ana karakteri budur. “Düşmanımın düşmanı dostumdur” tutumu, bazı “aydınlarda”, 12 Eylül'de kafalarında dipçik patlatanların yanında saf tutmaya bile sebep olabiliyor demek ki!

Bu ülke halkı, son 3 yılda her hayatî dönemeçte üçüncü yola sapanları hiç unutmayacak. Eğer, demokrasi ve insan haklarında iyileşmeler, “her fırsatta üçüncü yolcu” tutum gösterenlere rağmen becerilebilirse şayet, “göbeğini kaşıyan adam” gerçekten çok büyük iş başarmış olacak. Zira destekten çok köstek olan “demokratları” ile ünlü bir ülke burası: Tatlı su demokratlarıyla!

* Araştırmacı-Yazar