
Boşluk akışkandır. Boşluğu kalın beden duvarları arasına hapsetsek de akışı engellemek pek mümkün değil. Bu akış bir yandan da zerreleri, taneleri ve kütleleri etkiler. Boşluğun sürekli bir yöne gidişi, boşluğu yaran nesnelerin de farklı yönlere yol alışıyla nihayetlenir. Ama hiçbir şey durağan değildir ve tabiattaki bu mütemadi hareketlilik, nesnelerin savrulmama gayretini her defasında yerle bir eder. O hâlde hava boşluğuna varlığı emanet edemeyiz. Kendi kararıyla yol almayan bütün bedenler ve nesneler, akışın karar perdesine rıza göstermek zorunda kalır. Akışa kapılmamak adına aerodinamik çözümlemeleri de doğru yapmak lazım. Boşluğun itici kuvvetine direnç gösterebilen nesneler, kendi içinde bütünlüğü sağlamış olanlardır. Kurandere teslim olmamak için bütünlük icap eder, bütünlüğü tesis etmek için de parçaları bir araya getirmek gerek.
İŞGAL EDİLMİŞ RUHLAR
Varlık beş’e meftundur. Beş tamamlanıştır. Beşi tamamlayabilenler, atmosferdeki hoyrat akışa kapılıp gitmemek üzere özgül ağırlığa sahip olurlar. Ne var ki zaman içinde lime lime olan, bütünlüğü bozulan ya da işgal edilen bazı ruhlar vardır; onlar, serbest ya da yönü belirsiz akımlara kapılmanın taşikardisine heveslidirler. Bozulan kalp atışlarını da hayra yorarlar. Bu muammalı vaziyete ‘tekdüzelikten kurtulma’ ve ölçünlü yaşam biçimlerine ‘yeni bir ritim kazandırma’ perspektifinden bakarlar. Bir ihtimal, bu heyecanlı gidiş, cereyana dâhil oluşun ilk birkaç anı için geçerli olsa da yoldaki rizikolar ve iradenin engel olamayacağı mutlak düşüş, hazzı tetikleyen taşikardiyi aritmiye dönüştürür. Aritmi ise hem doğru düşünebilme, sakin kalabilme gibi iradî kimliğe ait yetkinlikleri tehdit edecek hem de ani ölümle sonuçlanabilecektir. Sonuçta insan, atmosferdeki bir toz zerresi değildir, zira toz zerreleri bile tabiata katma değer sağlamak üzere akımın palyatif yolcularıdır. Hâl böyleyken boşlukta savrulmak, akıl baliğ olan ve şahsiyet sahibi, ruhla âleme dokunuş yapan varlık için son derece eğreti bir vaziyet.
KAYBOLUŞ ÖYKÜSÜ
Tedavi yollarına değinmeden evvel, birtakım komplikasyonlardan da bahsetmek gerek. Şayet insan, ruhunun haz peşinde, iradesiz, kararsız ve denk geldiği gibi savrulmasından yara almayacak olsaydı; vücudu da aynı salahiyete sahip olurdu. Fakat Yaradan’ın hikmeti, yerküreden atmosferin bitimine değin yer çekimli bir alanda yaşıyoruz ve bu yer çekiminden istifade edebilecek bir hacme sahibiz. Ayrıca sabit duruşu mümkün kılacak bir iktidara ve aklı da haiziz. Tüm bunlar, atmosferde salınan zerrelere, tozlara, yapraklara ve bilumum cisimlere rağmen yerle irtibatımızı koparmayacak bir şahsiyeti tasvir ediyor. Fakat tüm bu delillere rağmen ruhsal hastalıkların ilk evresi, kendini akışa teslim etmekle belirti veriyor. Bunun için parçalanmak ve rüzgârın kuvvetine karşı duramayacak kadar lime lime olmak yeterli. İşte bu, insanın kayboluş öyküsü. Tam da bu kısımda bütünü bozmadan, parçalanmadan, sağa sola savrulmadan, irade ve kimlik sahibi bir varlık olabilmenin olmazsa olmazlarına, yani ruhun ve toplum ruhunun tedavisine geçiş yapabiliriz.
MUHAFAZA ET
Beş’in korunması, beş’in idame ettirilmesi ve beş’in tamamlanması… İşte bütünlüğe zarar veren bölünmeleri ortadan kaldıracak mukavemet budur. İslâm, beş şeyin muhafazasını zorunlu kılar. Bu beş husus, öyle bir bütünlük sağlar ki insanın kendini, çevresini, toplumu ve gelecek kuşakları aynı bütünlük içinde sapasağlam ve diri tutar. Bunlar; “Canı muhafaza, dini muhafaza, aklı muhafaza, nesli muhafaza, malı muhafaza.”
Bu beş unsurun korunması, kainâtın düzeni ve güven içinde bir toplum inşası adına olmazsa olmazdır. Bir canın katledilmesi, toplumdaki güven ve sevgi duygularını yerle bir edecek, canı muhafaza etmeyen toplumlar, bu uğurda gayret vermeyen bireyler, birliği ve bütünlüğü yitirecektir. Rabbin mahlukata verdiği hayat, son derece kıymetli bir emanettir. Cana kıymet vermeyen toplumlar topyekun akışa kapılır ve hiçbir surette bütüncül bir saadet ortamı sağlayamazlar.
Dini muhafaza ise hem insanın hem de paydaşı olduğu toplumun onurudur, namusudur. Din, toplumun koruyucusudur. Dinsiz toplumlar hiçbir surette birliğin kapsayıcı ve emniyet verici ihtişamına erişemezler. Sosyal hayattan ailevi ilişkilere; ticaretten siyasete değin, din (İslâm), birliği, adaleti, insan ilişkilerini derleyip toplamakla birlikte, milletleri inşa ve ihya eder.
Akıl, insana bahşedilen en kıymetli varlık unsurlarından. Dini, nesli, malı ve canı muhafaza edebilmek, evvela aklın himayesine bağlı. Bu yüzden aklı uyuşturan maddelerden aklı karıştıran çarpık insan ilişkilerine kadar her şey haramdır. Nesilleri bozmak için yapay tohumlar üreten ellere inat, nesilleri korumak da var oluşun aslî vecibelerinden biri.
Ahlâk, aile düzeni, tabiat dengesi gibi toplumu besleyen ve etkileyen her şey, neslin korunabilmesinde ön koşul. Bunlara ehemmiyet vermeyen cemiyetlerde de yıkım kaçınılmaz. Ve pek tabii malı muhafaza… Hem şahsî malların hem de devlet malının korunması demek, düzenin, güven ortamının ve yaşamın sürdürülebilirliği adına hayatî ehemmiyette. İsraf etmek, haram yemek, paylaşmamak da malın korunmasını sekteye uğratır.
KULLUĞU HATIRLA
Peki beşi korumak bu kadar mı? Devamı da var: İslâm’ın beş şartına itaat ve gayret, beş unsurun korunabilmesinde ilk önlem. Beş vakit namazla Rabbin huzuruna çıkışın verdiği insanî şerefe bağlılık, felaha erişin müjdesi. Gün beş defa evrilirken zamanı ve mekânı arkada bırakıp kulluğu yeniden hatırlamak hem ruhsal buhranları yerin yedi kat dibine uğurlar hem de her vakitte yenilenen hücreler, hizaya geçen kan akışı ile bedenen salaha erişilir.
Beş duyu organını hayra yönlendirmek de ayrıca mühim. Gözü haram bakıştan, eli günahtan, kulağı kem sözden ve aklı karıştıran frekanslardan, dili kirli azıktan ve şerre sürükleyen kelâmlardan korumak, yine bütünlüğü sağlayacak ve insanı, boşlukta salınan bir zerre olmaktan muhafaza edecektir. Akımda savrulmadan, kararlı ve iradi bir yaşam sürmek; kişiyi, toplumu ve nesilleri birbirine kenetler, yıkımlara karşı mukavemetli bir duruşa kavuşturur.









