
Belediyelerin, seçilen başkan ve ekibi tarafından bir derebeylik gibi yönetilmemesi için mevcuttakinden daha ön alıcı bir denetim mekanizması devreye sokulabilir; seçim vaatleri, yerine getirilmemesi halinde, yaptırımı ve tazmini olan resmi bir halk sözleşmesine çevrilebilir.
Bundan çok değil 100 yıl önce, şehirlerimizin idaresi için oluşturulmuş yerel idarelere “şehr-emaneti”, idarenin başına koyduğumuz sorumlu kişiyi ise “şehr-emini” diyorduk. Buradan hareketle tarihsel ve kültürel olarak millet ve devletçe yerel yönetimlerin idaresini bir emanet olarak telakki ettiğimizi anlıyoruz. Bu anlayışın bugün neden yitirildiği ise kesinlikle sormamız gereken soruların en başında geliyor.
Türkiye, Cumhuriyetin kuruluşundan bu yana aşırı merkezi bir devlet yapısına sahip olageldi. Bu sebeple yaşadığımız şehri yönetecek başkanın kim olacağına halkın karar vermesi için 40 sene geçmesi gerekmişti. Evvelce belediyeler, tamamını merkezi idarenin atadığı başkan ve üyeler ya da seçilmiş meclis üyeleri içinden yine merkezi idarenin atadığı birinin başkanlığında idare ediliyordu. Nitekim sonraki 40 yılda yerel yönetimler konusunda bir takım olumlu adımlar atılmış olsa da vesayet sisteminin gölgesi yerel yönetimler üzerinden hiç eksilmedi.
2000’li yıllar yeniden yapılanma ve yerinden yönetim sürecinin ivme kazandığı bir dönemdi. Bunda AB’ye üyelik sürecinin yanında küreselleşmenin de etkisi vardı. Fakat her şeyden önce değişim konusunda kararlı bir siyasi iradenin varlığı, toplumun ihtiyaçlarına ve zamanın gereklerine uygun adımlar atılmasını sağlamıştı. Yerel yönetimlerin özerkliği ve mali kaynaklarının artırılması gayretlerine, şeffaflık ve hesap verebilirlik gibi denetim mekanizmaları da eşlik etmesine rağmen bugün neden tıpkı 90’lardaki gibi akla gelmez yolsuzlukları, büyük vurgunları tekrar konuşur olduk? Ne değişti; yolsuzluk kapısı mı aralık kaldı, denetim mi yetersiz geldi?
YANLIŞ İLİKLENEN İLK DÜĞME
Günümüzde vatandaşların belediye seçimlerindeki oy tercihlerini günlük hayatına akseden, bir başka ifadeyle kapısına gelen hizmetlere göre kullandığı varsayılır. Belediye idaresinden istihdam veya yardım beklentisi olan, yahut işinin, inşaatının ruhsatına zorluk çıkarılmayacağı düşüncesinde olan azınlık bir kesim için böyle olabilir belki. Yahut küçük yerleşim yerlerinde adayın kişiliği ve hizmet kalitesi önemli bir etkendir. Fakat geçmişteki seçim davranışlarına bakarsak toplum büyük ölçüde kararlarını siyasi mülahazalarına göre veriyor. Halkın reyinin rengi, merkezi idarenin başındaki hükümetin siyasi istikametinden ve memleketi ekonomik olarak nasıl idare ettiğinden hiç de bağımsız değil. Bu anlamda, yerel yönetim seçimleri merkezi hükümetin ödüllendirildiği ya da cezalandırıldığı bir seçim havası taşıyor. Yanlış iliklenmeye başlanan ilk düğmenin bu olduğu kanaatindeyim.
BELEDİYELERİ RANT KAPISI OLARAK GÖRMEK
En eski toplumsal belalardan biri olan rüşvet ve yolsuzluk, tüm ilâhî dinlerce yasaklandığı gibi eski Hint, Mısır, İran, Sümer ve Yunan toplumlarında da ağır cezalara yol açan bir suçtur. Hatta Roma hukukunda rüşvet alan, başkalarına haksız menfaat kazandıran yargıca ölüm cezası dahi veriliyordu. Yakın zamanda partisinden istifa edip başka bir partiye geçen Yalova Altınova Belediye Başkanı Yasemin Fazlaca “CHP’li bazı meclis üyeleri ne yazık ki belediye bir ganimet biz de ganimete çökmüşüz gibi bir mantıkla hareket ediyorlardı. Belediyeyi rant kapısı olarak gördükleri için sorun yaşadım. CHP aslında iktidardaki AK Parti’ye yönelik yaptığı her eleştiriyi kendisi yapıyor” diye bir açıklama yapmıştı. Bu açıklamayı meselenin özüne doğrudan temas ettiği için seçtim. Yoksa insan ve toplumla ilgili belli bir tecrübesi olan herkes, her siyasi kesimde, belediye imkanlarını yağmalanacak ganimet gören insanlar çıkabileceğini bilir. Nitekim “onlar yiyeceğine biz yiyelim” sözü parti teşkilatlarında adeta darbı mesel haline gelmiştir. Yine, kaybedilen belediyelerle ilgili seçim sonrası yapılan değerlendirmelerde kaybetmenin nedenlerinin başında belediyeye o partiden yeterince insanın işe alınmaması gösterilir.
DÜĞÜMÜ ÇÖZMEK ZORLAŞTI
Yerel idarelerin başına geçmenin bir sorumluluk ve emanet sayılmaktan ziyade ganimet sayılması anlayışı tüm devlet kurumlarında aşina olduğumuz bir olgu aslında. 1980’lerin sonunda “halkın hakkını kimseye yedirmeme” iddiasıyla seçime giren ve pek çok yerel yönetimi kazanan SHP, bu zaferinin hemen ardından ilk yapılan genel seçimlerde hükümete ortak olmayı da başarmıştı. Dönemin Adalet Bakanı Mehmet Moğultay’ın artık herkesin bildiği meşhur konuşmasında gayet sarih ifade ettiği gibi; kendine yakın kesimlere kadro açmanın kolay olduğu yerel yönetimlerde sınırlı değildi yolsuzluk ve usulsüzlük. Devletin her dairesinde fütursuzca kadrolaşmak, arpalık tabir edilen Kamu İktisadi Teşekküllerini alabildiği kadar kendi partilisiyle doldurmak bir övünç sebebiydi.
Kamu kurumlarına memur alımlarının artık daha sıkı kurallara ve daha şeffaf bir sürece bağlı olması bu durumu önemli ölçüde değiştirdi elbette fakat yerel yönetimler bu aşamada biraz geride kalmış görünüyor. Kamu yönetimindeki aşırı merkeziyetçi ve bürokratik yapı, geçmişte yatırım ve hizmetlerin merkezden planlanması, kaynakların dağıtımının siyasi iktidarın inisiyatifinde olması gibi uygulamalardan kaynaklanan hantallık, liyakatsizlik, kayırmacılık, kayıtsızlık gibi müzmin sorunlar yerel yönetimlerde belki daha önü alınmaz bir hal almıştır. Yetki ve kaynak yetersizliğinin yanına nitelikli personel eksikliği, yönetici ölçütlerinin düşük olması gibi daha katmerli sorunlar da eklenince düğümü çözmesi daha da zorlaşmıştır.
DEREBEYLERİYLE MÜCADELE
Son yapılan reformlarla, belediyeleri denetleyecek bir yapı tam olarak oluşturulmadan özerklik kazandırılmış olsaydı bugün karşılaştığımız yolsuzluk çarkından çok daha büyüklerini konuşuyor, yine de bir şeyler yapamıyor olurduk. Nihayetinde bugün konuştuğumuz büyük yolsuzluklar, ayrıntılı bir soruşturma neticesinde yargıya intikal etmiştir. Gelinen noktada, denetim mekanizmalarının aşındığını; örneğin bazı yolsuzlukların zamanında tespit edilemediğini veya sürecin yavaş işlemesi dolayısıyla faillerin cesaret bulup suçları açığa çıksa bile verdikleri kamu zararına devam ettiklerini görüyoruz. Dahası, 2018’de merkezi yapımızda büyük bir değişim olmasına ve Cumhurbaşkanlığı Sistemine geçmemize rağmen yerel yönetimlerin merkezi yapıya uyumuyla ilgili henüz önemli adımlar atılmış değildir.
Yanlış anlaşılmamak adına hatırlatmak isterim ki; yerel yönetimlerin mali ve idari özerkliği vatandaşa daha iyi ve zamanında hizmet sunabilmek içindir. Bu bağlamda belirlenen hedefler ve atılan adımlar ülkemiz için hayatidir. Hareketli bir toplum yapısı olan ülkemizin darbe anayasalarından miras vesayet sisteminden kurtulması gerekiyordu. Fakat dönüşüm, sadece yerel yönetimlerin idari ve mali açıdan güçlendirilmesi değil, onların hesap verebilirlik ve sorumluluğun da artması anlamına geliyor. Seçilen başkan ve ekibinin istediğini yaptığı bir derebeylik olarak görülmemesi için bütünlüklü bir çaba gerekir. Bu bağlamda mevcuttakinden daha ön alıcı bir denetim mekanizması devreye sokulabilir. Ayrıca seçim vaatleri, yerine getirilmemesi halinde yaptırımı ve tazmini olan resmi bir halk sözleşmesine çevrilebilir.
Birleşmiş Milletler'e bağlı Suçla Mücadele Dairesi’nin hazırladığı bir rapora göre toplum yapısındaki hızlı bozulmanın ve suçun yaygınlaşmasının kamu yönetimindeki bozulma ile doğrudan ilgisi var. Doğrudan ve dolaylı etkilerin sıralandığı liste ise hayli uzun; buraya sadece en önemli gördüğüm başlıkları taşıdım: Ekonomik kayıp ve verimsizlik, yoksulluk ve eşitsizlik, kamu ve özel sektördeki işlevsizlik, hileli ekonomik ve siyasi sistem, cezasızlık ve adaletsizlik, organize suç, azalan devlet kapasitesi, artan kutuplaşma ve huzursuzluk, kamuoyunda hayal kırıklığı ve güvensizlik.
Bu olumsuz etkilerin tamamı birbirinin etkisini artıran, birbirlerinden ayrılamaz zincirleme etkiler. Mevcut yerel yönetim uygulamaları ışığında, daha genel beş başlıkta özetlemeye çalışacağım.
MİLLİ SERVETTEN ÇALINMASI
Fuzuli ya da yanlış bir yatırımın kamuya zararını kimseye izah etmeye gerek yok. İdareciler, bazen yanılarak kötü kararlar alıp milletin zararı pahasına uygulayabilirler. Fakat en azından kusurlu iş olarak görülüp bunları düzeltmeleri halinde mazur görülmeleri mümkündür. Bunu, rüşvet ve yolsuzluk gibi kurumları ve tüm ülkeyi felakete götürecek, bilinçli bir saikle yapılan ağır suçlarla karıştırmamak gerekir. İster kendine ve tanıdıklarına, isterse ait hissettiği cemiyete ve siyasi yapıya menfaat sağlamak adına olsun, rüşvet ve yolsuzluk emanete hıyanettir.
Yolsuzluğun sebep olduğu sermaye kayıpları elbette bizzat menfaat için çalınanlarla sınırlı değil. Yerinde ve zamanında olması gereken bir işin kişisel ya da siyasi nedenlerle yapılmaması da kamu sermayesinin kaybı olarak görülmelidir. Daha sonraya bırakıldığında uğranacak her türlü maliyet artışı ve/veya o işin zamanında yapılmaması dolayısıyla uğranılan zarar; o işi hesapsız kitapsız veya yanlış yapmaktan çok daha fazla kurum gelirlerinde kayba yol açar. Zaman da bir servettir, servetlerin en önemlisi üstelik… Gerek işin ehline verilmeyişi dolayısıyla uğranacak zararın telafisi için gerekecek fazladan uğraş, gerekse zamanında yapılmayıp ertelenen işler sebebiyle kaybedilen zaman altın değerindedir. Yine, personel ve yönetici seçiminde kayırmacılık yoluyla istihdam edilen vasıfsız çalışanların, o işi öğreninceye yahut beceremeyip görevinden ayrılıncaya/alınıncaya kadar geçen sürenin sebebiyet verdiği zaman kaybı da, verdikleri zarar gibi bu listeye dahil edilmelidir.
YETİŞMİŞ EMEĞİN ZAYİ
Yerel yönetimlerin en önemli açığının yetişmiş uzman kadrolar olduğundan bahsetmiştik. Yerel yönetimlerde personel ihtiyacı, genellikle sınırlı sayıda uzmana karşılık dışardan hizmet alımı yoluyla vasıfsız işçilerle giderilmeye çalışılmaktadır. Kaldı ki; kamudan bir şekilde menfaat temini kafaya konulmuşsa işinin ehli uzmanların çoğunlukla devre dışı bırakıldığını görüyoruz. Bir de ehil olmayan bu çalışanlar sırf siyasi saiklerle, hatır gönül kötü ve tecrübesiz bir yöneticinin eline bırakılmışlarsa yol açtıkları hizmet aksamalarının, kamu geliri kayıplarının topluma yükü katlanarak artmaktadır.
Elbette belediye yönetimlerince hizmet verilirken, yeni projeler hazırlanırken birtakım yanlış kararlar alınabilir. Ancak, 2000’li yıllarla birlikte gelirleri artırılabilmiş belediyelerimizin elzem kabul edilen hizmetler için ayrılan sınırlı kaynakları, tüm beldedeki insanlara hizmet yerine belediyeyi kazanan siyasi partinin kendi tabanını elinde tutmak için ayırdığı bir kaynağa dönüşürse bunun etkisi yıkıcı olacaktır.
İŞ KÜLTÜRÜNÜN KÖKLEŞMEMESİ
Herhangi bir iş ve meslekte iş yapma bilgi ve becerisinin en önemli kaynaklarından biri tecrübedir. Zaman içinde kötü kararlar yahut hesaplamalar sonucunda yapılan yanlışlar elenir, böylelikle doğru işler üste kalır. Bu tecrübenin emek ve vakit gibi asla geri kazanılamayacak iki önemli maliyeti vardır. Bu yüzden başarılı bir kurumun iş yapma biçimi ve kültürü o kurumun anahtarıdır; günümüzün yaygın ifadesiyle anahtar kodudur.
Aynı partiden başka bir adayın kazanması halinde bile son verilen projeler, değiştirilen, sürülen veya işten çıkarılan yetişmiş kadrolar ve birbirine bazen taban tabana zıt iş yapma biçimleri dolayısıyla yerel yönetim idarelerinde bir sonraki nesle, hatta bir sonraki yönetime bile aktarılamıyor iş ve kurum kültürü. Bu kötü gidişattan sadece emanete sahip çıkması beklenen yönetici ve çalışan kadrolar etkilenmiyor, maalesef tüm toplum bundan nasibini alıyor.
TOPLUMSAL AHLAKIN EROZYONA UĞRAMASI
Bal tutup parmağını yalayan kamu görevlileri, aşırı kazançlı şartlarda rüşvetle ihale kazananlar, torpille kendi veya ailesinden birilerini hak etmediği makam ve işlere yerleştirmeyi başaranlar gibi yolsuzluktan doğrudan menfaat temin edenler kabul etmek istemeseler de kamu idarelerinin ve belediyelerin “Yağma Hasan’ın böreği” gibi görülmesinin memleketimize ve insanımıza çok büyük ve kalıcı zararları oldu, oluyor. Bu zarar eninde sonunda, aileleriyle birlikte o toplumun bir ferdi olarak onları da vuracaktır.
Ganimet sevdasıyla yönetilen, ganimetten pay kapmanın tek amaç olduğu toplumların uzun süre ayakta kalması mümkün değildir. Kişi, parti ya da cemaat menfaatini her şeyden önemli gören zihniyet zamanla toplum ahlakı, adalet, vatanın dirliği ve milletin birliği gibi değerlerden uzaklaşır, tüm ülkeyi felakete sürükleyen bir karaktere bürünürler.
Hangi siyasi parti olursa olsun tabandan tavana doğru bir menfaat beklentisi olacağı bir vakadır. Hizmet ve rant belediyeciliği farkı şu çizgiye kadar gerilemiştir: Tabanından gelen menfaat taleplerine rağmen tüm topluma söz verdikleri hizmeti yapmaya çalışanlar, tabanından tavanına kadar tüm gayretini menfaat teminine harcayıp ancak zevahiri kurtaracak kadar hizmet yapanlar. İlki diğerinden daha tercihe şayan olsa da bu iki tercih de sağlıklı bir toplum yapısını işaret etmiyor.









