İran’da çifte kriz

04:0015/01/2026, Perşembe
G: 15/01/2026, Perşembe
Yeni Şafak
İllustrasyon: Cemile Ağaç Yıldırım
İllustrasyon: Cemile Ağaç Yıldırım

İran’da yaşanan iç karışıklığın akabinde Washington ve Tel Aviv’den gelen mesajlar, Tahran üzerindeki dış baskıyı daha da artırmaktadır. Bu bağlamda İran, uzun yıllardır stratejik doktrininde kaçınmaya çalıştığı bir senaryoyla karşı karşıyadır: İki cephede mücadele.

Prof. Dr. Süleyman Kızıltoprak - Kütahya Dumlupınar Üniversitesi Rektörü

İran’da 28 Aralık’ta oldukça kötüleşen ekonomik koşullar nedeniyle başlayan ve kısa sürede ülke geneline sirayet eden protestolar, büyük bir toplumsal hoşnutsuzluk dalgası halinde yayılıyor. Son olaylar, İran İslam Cumhuriyeti’nin 47 yıllık iktidarı boyunca karşı karşıya kaldığı en derin yapısal krizlerden biridir. Protestoların sürekliliği ve yayılma göstermesi rejimin hem iç meşruiyet hem de dış güvenlik bağlamında eş zamanlı ve birbirini besleyen bir baskı altında bulunduğunu gözler önüne sermektedir.

Tarihsel hafıza açısından bakıldığında, bu tablo kaçınılmaz biçimde 1979 Devrimi’ni hatırlatmaktadır. Şah rejimine karşı gelişen devrimci dalga da ekonomik sıkıntılarla başlamış; liberallerden solculara, din adamlarından kent yoksullarına kadar geniş bir koalisyon tarafından yürütülmüştü. Bugün ise rejim, benzer bir ekonomik çöküşle karşı karşıya olmasına rağmen, toplumsal destek açısından belirgin biçimde yalnızlaşmış görünmektedir.

MOLLALARIN DESTEĞİ SİSTEMİ AYAKTA TUTABİLİR Mİ?

1979 İran devrimine yol açan protestolar ekonomik çöküş gerekçesiyle başlamıştı. O sırada 1 ABD doları 70 İran Riyali iken bugün 1 ABD Doları 1,4 milyon İran Riyalinin üzerinde seyrediyor. 20 bin kattan fazla bir değer kaybı söz konusu. Bu bağlamda son günlerde İran Riyali'nin tarihî bir değer kaybı yaşamasıyla birlikte güvenlik güçlerinin Tahran’daki Büyük Çarşı’da düzenlenen oturma eylemine müdahale etmesi, krizin ekonomik boyutunun toplumsal alana nasıl hızla sirayet ettiğinin çarpıcı bir göstergesidir.

Hızla yayılan protestolar, bugün itibarıyla tüm eyaletlere ulaşmış; yaklaşık 180 kentte, 530 farklı noktada yapılan gösteriler hayatı durma noktasına getirmiştir. Olaylarda hayatını kaybedenler 500’ü aşmışken, yaralı sayısı 3 bini geçti. Bu rakamlar İran yakın tarihinde nadir görülen bir toplumsal seferberlikle İran yönetimine karşı tepkinin ciddiyet boyutunun yüksekliğine işaret etmektedir.

Protestoların seyrinde dikkat çeken en önemli kırılma noktası, ekmek ve iş konusundaki şikâyetlerin yön değiştirip doğrudan rejimi hedef almasıdır. Sokaklarda rejim aleyhine çeşitli sloganların atılması ve dini lider Ayetullah Ali Hamaney’in görevden uzaklaşmasına yönelik açık çağrıların dillendirilmesi, krizin yapısal ve rejim karşıtı bir nitelik kazandığını göstermektedir. Bu durum, İran yönetimi açısından yalnızca güvenlik değil, aynı zamanda varoluşsal bir meşruiyet sorunu anlamına gelmektedir.

İKİ CEPHEDE MÜCADELE

İç karışıklık ve iç baskının yoğunlaştığı bir dönemde, 30 Aralık’ta İran Savunma Konseyi’nin yaptığı açıklama, krizin ikinci ve daha tehlikeli boyutunu ortaya çıkardı. Konsey, İsrail ve ABD’nin askeri hazırlıklarının tespit edilmesi hâlinde, İran’ın önleyici askeri harekât seçeneğini masaya koyabileceğini duyurmuştur. Bu açıklama, geçtiğimiz Haziran ayında yaşanan ve 12 günlük İsrail-İran çatışması ve ABD’nin İran’daki nükleer tesisleri hedef almasının ardından oluşturulan güvenlik mimarisinin, yeniden aktif bir çatışma ihtimaline göre şekillendiğini göstermektedir.

ABD Başkanı Donald Trump’ın, protestocuların öldürülmesi hâlinde İran’ın “çok sert biçimde vurulacağı” yönündeki açıklamaları ve Washington’ın “hazır ve tetikte” olduğu mesajları, Tahran üzerindeki dış baskıyı daha da artırmaktadır. Bu bağlamda İran, uzun yıllardır stratejik doktrininde kaçınmaya çalıştığı bir senaryoyla karşı karşıyadır: İki cephede mücadele. Yani, aynı anda hem içeride çıkan toplumsal ayaklanma hem de dışarıdan gelen askeri tehdit.

İran, geçmişte sekiz yıl süren Irak savaşı gibi yıkıcı dış çatışmalar da yaşamış, geniş çaplı protesto dalgalarıyla da yüzleşmiştir. Ancak söz konusu iki krizi eş zamanlı olarak yaşamamıştır. Oysa bugün rejim, yıllardır süren kötü yönetim, kurumsallaşmış yolsuzluk ve ABD öncülüğündeki yaptırımların derinleştirdiği kronik ekonomik krizle, yeni bir askeri çatışma ihtimali arasında sıkışmış durumdadır. Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan’ın dahi açıkça “çözülemediğini” kabul ettiği ekonomik sorunlar, rejimin manevra alanını her geçen gün daha da daraltmaktadır.

TAHRAN’DA STRATEJİK KAYGI

İran Savunma Konseyi’nin yaptığı açıklamalar, yüzeyde İsrail’e karşı caydırıcılığı yeniden tesis etmeye yönelik bir hamle olarak okunabilir. Ancak satır aralarında Tahran’daki karar alıcı çevrelerde giderek derinleşen bir stratejik kaygıya işaret etmektedir. Bu durum özellikle önemlidir; zira İran Silahlı Kuvvetleri, kuruluşundan bu yana hiçbir zaman açık bir önleyici saldırı doktrini benimsememiş, askeri stratejisini büyük ölçüde ikinci vuruş kapasitesi ve savunma refleksi üzerine inşa etmiştir. Bu yerleşik doktrinden sapma iması dahi, rejimin tehdit algısında niteliksel bir değişime işaret etmektedir.

İranlı yetkililerin artan endişesi, sokaklardaki toplumsal huzursuzlukla birleştiğinde İran dini liderliği açısından çok daha karmaşık ve riskli bir tablo ortaya çıkarmaktadır. Mevcut protestolar, kendi başına değerlendirildiğinde, rejimin varlığını doğrudan tehdit eden bir ayaklanma niteliği taşımayabilir. Ancak İran yönetiminin asıl kaygısı, bu iç huzursuzluğun dış aktörler tarafından istismar edilme potansiyelidir. Rejim açısından belirleyici olan, protestoların kendisinden ziyade, düşman olarak tanımlanan devletlerin bu sürece müdahil olma ihtimalidir.

Nitekim İran, daha önce de benzer toplumsal dalgalarla karşı karşıya kalmıştır. 2009’daki “Yeşil Hareket” ve 2022’deki “Kadın, Yaşam, Özgürlük” protestoları, ekonomik ve siyasal taleplerle başlamış; kısa sürede ülke çapına yayılarak rejim karşıtı bir karakter kazanmıştı. Bu süreçler aylarca sürmüş, sert güvenlik müdahaleleri sonucunda yüzlerce insan hayatını kaybetmiş ve toplumsal travmalar derinleşmiştir. Mevcut protesto dalgası ise ölçek ve yaygınlık bakımından bu örnekleri hatırlatmakla birlikte, yönetim tarafından şimdilik daha temkinli bir yaklaşımla ele alınmaktadır.

Bu temkinli tutum, özellikle Ayetullah Ali Hamaney’in son açıklamalarında açıkça görülmektedir. Geçmiş protesto dalgalarında sokaklardaki tüm kitleyi ayrım gözetmeksizin “terörist” olarak tanımlayan dini lider, cumartesi günü yaptığı ilk resmi değerlendirmede, ekonomik sorunlara ilişkin “meşru talepleri” olan ve dinlenmesi gereken vatandaşlarla, şiddet eylemlerine yönelen “isyancılar” arasında bir ayrım yapmış; ikinci grubun “yerlerine oturtulması” gerektiğini ifade etmiştir. Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan’ın, güvenlik güçlerine ekonomi nedeniyle sokağa çıkan protestoculara karşı sert müdahaleden kaçınılması yönünde verdiği talimat da bu söylemsel değişimi teyit etmektedir.

ABD VE İSRAİL’DEN AÇIK TEHDİT

İran sokaklarında yaşanan protestolar rejimin bazı sözcüleri tarafından düşmanca tutum şeklinde nitelendirildiği için iç cephede rejimi sonuna kadar koruma mücadelesi verilirken İran rejimini hedef tahtasına alan dış cephede de tansiyon hızla yükselmektedir. Önceki ABD yönetimleri, İran’daki protestolara doğrudan destek vermekten genellikle kaçınarak Tahran’ın “yabancı müdahale” söylemini güçlendirmemeye özen göstermişti. Ancak Donald Trump’ın protestocuları “kurtarma” vaadi ve hemen ardından ABD Özel Kuvvetleri’nin Karakas’ta Venezuela lideri Nicolas Maduro’yu kaçırması, İran açısından son derece sarsıcı bir emsal teşkil etmiştir. Tahran’da hâlâ hafızalardaki tazeliğini koruyan bir başka açıklama ise Trump’ın haziran ayında yaptığı ve Ayetullah Hamaney’i “kolay bir hedef” olarak nitelendirdiği paylaşımıdır.

İsrail cephesinde de benzer bir söylemsel sertleşme dikkat çekmektedir. Tel Aviv yönetimi, özellikle İran’ın geniş füze envanterini hedef alan yeni askeri operasyon ihtimalini gizlememektedir. Netanyahu, Haziran ayındaki çatışmalar sırasında doğrudan İran halkına seslenerek onları “baskıcı rejime karşı isyana” çağırmıştır. Netanyahu’nun son olarak İsrail’in, “İran halkının kaderini kendi ellerine aldığı bir anda dayanışma içinde” olduğu yönündeki açıklaması, rejim açısından dış müdahale endişelerini daha da pekiştirmektedir.

Tüm bu gelişmeler ışığında İran İslam Cumhuriyeti, bir yandan bir ekonomik krizle ve uzun süreli bir protesto dalgasıyla, bir yandan da iç istikrarsızlık ile dış askeri tehditlerin kesiştiği tarihsel bir kırılma anıyla karşı karşıyadır. Rejimin bundan sonraki adımları, hem sokaktaki öfkenin yönetilme biçimini hem de bölgesel ve küresel güçlerle girilecek yeni denklemleri belirleyecektir. İran’da olan bitenler, İran’ın geleceği kadar Orta Doğu’nun jeopolitik dengelerini de derinden etkileyecektir.

ZİHNİYET DEĞİŞECEK Mİ?

Esas itibarıyla İran İslam Cumhuriyeti, tarihinin belki de en kritik eşiklerinden birinden geçmektedir. Sokakta büyüyen öfke ile dışardan gelen askeri tehdit, rejimi iki cepheli bir mücadeleye zorlamaktadır. Bu sürecin nasıl sonuçlanacağı, yalnızca İran’ın iç siyasal dengelerini değil, Ortadoğu’nun kırılgan jeopolitiğini de doğrudan etkileyecek niteliktedir. Hz. Ali der ki: “Fitne zamanlarında, iki yaşındaki deve gibi olun, zira onun ne binilecek bir sırtı ne de sağılacak sütü vardır.”

Kısacası, İran’ın içinde bulunduğu bu kaotik durumda, ister dış güçlerin etkisiyle, ister geçmişte meşruiyetini kaybetmiş bir otokrasinin devamı adına, isterse giderek yaygınlaşan bir sözlü şiddet dilinin parçası olarak hareket edilsin; bu tutumların hiçbiri ülkeye fayda sağlamaz, aksine toplumsal ve siyasal tahribatı derinleştirir. Bu bağlamda vicdanlar, mevcut yönetim pratiklerinin meşruiyet iddialarına dayanan despotizmine, jeopolitik çıkar hesaplarına ya da demokratik bir görünüm altında ortaya çıkan yeni otoriterlik biçimlerinin saldırgan diline teslim edilmemelidir.


#İran
#iç karışıklık
#Washington
#Tel Aviv