Sekizinci Cumhurbaşkanı Turgut Özal'ın vefatının üzerinden altı yıl geçti. Onun ölümünden sonra Türkiye'de siyasi dengelerle birlikte demokrasi, ekonomik gelişmeler, insan hakları ve özgürlükleri gibi pek çok konuda önemli değişiklikler oldu. Arkadaşımız Kezban Ekşi'nin bu konuda hazırladığı haber-yorumu sunuyoruz.
Türkiye, ölümünün altıncı yıldönümüne Turgut Özal'ı, onun siyaset yıllarında çözmek için köklü öneriler getirdiği sorunlarla boğuşarak hatırlıyor.
Merhum Cumhurbaşkanı Turgut Özal'ın 17 Nisan 1993'teki ölümüyle, Türkiye'de siyasi dengelerle birlikte demokrasi, ekonomik gelişmeler, insan hakları ve özgürlükleri gibi pek çok konuda önemli değişiklikler oldu.
Özal'ın siyaset yıllarında ve Cumhurbaşkanlığı döneminde üzerinde durduğu konuların en önemlisi düşünce, teşebbüs, din ve vicdan özgürlüklerinde gelişme sağlanmasıydı. Özal, bu üç özgürlük ile ilgili düşüncelerini 1992 yılında gerçekleştirilen 3. İzmir İktisat Kongresi'nde yaptığı konuşmada şu şekilde açıkladı:
"İleri bir ülke olabilmek için üç temel prensibe sıkı sıkıya sarılmamız gerektiğini bir kere daha ifade etmek istiyorum. Bu prensiplerden ilki 'düşünce hürriyeti'dir. Düşünme kabiliyeti çeşitli yollardan engellenen, düşündüğünü söyleyemeyen, düşünceye saygıyı öğrenmeyen bir toplumun ilerlemesine imkan ve ihtimal yoktur. İkinci prensip, 'evrensel anlamda din ve vicdan hürriyeti'dir. Yalnız ve yalnız, dini ve vicdani baskı altında tutulmayan insan huzurlu, verimli, mutlu, istekli ve hatta kabiliyetli insandır. Üçüncü prensip, 'teşebbüs hürriyeti'dir. Uygar rekabet ortamı olduğu sürece, devlet müdahaleciliğini asgari seviyede tutmak kalkınmanın ilk ve temel gereğidir. Derin inancım odur ki, on-beş civarındaki ileri ülkelere biran önce katılmamazın ana motoru teşebbüs hürriyeti olacaktır."
Turgut Özal Cumhurbaşkanlığı yıllarında özgürlükler üzerine söylediği bu sözlerle ilgili en önemli icraatını, Başbakan olduğu dönemde, düşünce özgürlüğünün önündeki en önemli engeller olarak tarihe geçen Türk Ceza Kanunu'nun 141, 142 ve 163. maddelerini kaldırarak gerçekleştirmişti.
Özal'ın, üç özgürlüğük düşüncesinin bir diğer ayağı olan teşebbüs hürriyeti konusunda Türkiye'ye bıraktığı iz ise serbest pazar ekonomisine geçişle oldu. Devletin sanayi ve ticaret faaliyetlerine asla girmemesi gerektiğini savunan Özal, ölümünden bir yıl önce yaptığı İktisat Kongresi konuşmasında, kendinden sonraki siyasetçilere bilmeden bıraktığı vasiyet, serbest pazar ekonomisine on yıl daha mutlaka bağlı kalınması oldu.
Özal'la birlikte ivme kazanan değişimi onun ölümünden sonra siyaset sahnesinde daha etkin rol üstlenenler, tüm yönleriyle devam ettiremedi. Değişimin durduğu alanların başında ise Özal'ın bu üç temel prensibi geldi. Kaldırılan 141, 142 ve 163. maddelerin yerine, varolan ya da ufak değişikliklerle ibresi yasaktan yana çevrilen kanunlar ikame edildi. TCK'nın 312 maddesi ve TMK'nın 8. maddesi ile farklı düşünen insanların tasfiyesi sürdürüldü.
Her gün yeni bir uygulama ile geldiği noktadan geri adım atan Türkiye bugün, uluslararası alanda düşünce özgürlüğünün olmadığı, yargıdan eğitime her alanda insan haklarının ihlal edildiği bir ülke olarak tanınıyor. Türkiye, tarihinin ilk sivil cumhurbaşkanı olan Özal'ın ölümünden sonra girdiği yeni rotada, postmodern olarak nitelenen bir darbe süreci ile birlikte düşünce, din ve teşebbüs özgürlükleri alanında eşine az rastlanır ihllallere sahne oldu.
Altı yıllık iktidarında hiç bir partinin kapatılmadığı Özal'ın ölümünden sonra, aralarında Türkiye'nin en büyük partisinin de ye raldığı çok sayıda partinin kapısına kilit vuruldu. Yine Özal'lı yılların aksine başörtülerinden dolayı binlerce öğrenci eğitimlerinden ve bir o kadarı da işlerinden oldu. İki büyükşehir belediye başkanı düşünceleri nedeniyle hapse mahkum oldu, yıllarını siyasete vermiş politikacılara siyaset yasağı getirildi. Cezaevleri gazeteci, yazar, politikacı ve aydınlarla doldu. Ancak bütün bunlar Özal öldüğü için değil, Özal'ın demokratikleşme ve özgürleşme alanında açtığı yolun, akan suları tersine çevirme pahasına kapatılmaya çalışılması sonucu oldu. Türkiye 2000'e bir kala "ciddi hatalar yapmazsak 21. yüzyıl Türkiye'nin asrı olacaktır" diyen Özal'ın bu sözünün en önemli şartını maalesef yerine getiremedi.
Türkiye, Turgut Özal'ı ölümünün altıncı yıldönümünde, onun siyaset yıllarında çözmek için en köklü önerileri getirdiği sorunlarla boğuşarak hatırlıyor.
ANAP'ın kurucusu ve ilk Genel Başkanı Turgut Özal'ın gerek kadroları gerekse partinin temelini oluşturan anlayışı, Mesut Yılmaz'ın Genel Başkan'lığa getirilmesinden sonra aşama aşama tasfiye edildi. Özal'ın yakın çalışma arkadaşlarını önce etkisizleştirip sonra partiden ayrılmalarını sağlayan Yılmaz, ANAP'ın temel felsefesini oluşturan dört eğilim geleneğini de sol ağırlıklı liberal eğilime indirgedi.
Turgut Özal'ın Çankaya Köşkü'ne çıkmasından sonra, 1991 yılında yapılan kongrede Özal'ın çekincelerine rağmen Genel Başkanlığa getirilen Rize Milletvekili Mesut Yılmaz'ın ilk girişimi, ANAP'ın en önemli bileşkesi olan muhafazakar taban ile parti arasına mesafe koymak oldu. Muhafazakar kesimden alınan oylarla Parlamento'ya giren Cemil Çiçek ve Abdülkadir Aksu gibi politikacılar, parti yönetimi ile ters düşerek zaman içerisinde ANAP'tan koptular. 1983 ruhunun mimarları birer birer ANAP'tan uzaklaşırken, tasfiye olmaya başlayan Özal ekolü, geride kalan son temsilcilerini de 18 nisan seçimleri öncesinde kaybetti. Partideki adaylık kavgasını uzaktan izleyen Özal döneminin kurmayları Kaya Erdem, Hüsnü Doğan ve Safa Giray, yeniden aday olma girişiminde bulunmadılar. 1998 Kasım'ında yapılan son kongrede Yıldırım Akbulut ve Ekrem Pakdemirli'yi listesinden MKYK'ye seçtiren Yılmaz, Özal kuşağının parti yönetiminde bu iki isim ile temsil edilmesini yeterli buldu. Mehmet Keçeciler, Abdülkadir Baş gibi muhafazakar eğilimleri ile bilinen siyasetçiler ise kimliklerini ön plana çıkarmayan, Genel Başkan'la uyumlu bir tutumla partide kaldılar. Özal döneminde öne çıkan bir diğer isim, TBMM eski Başkanı Mustafa Kalemli de Genel Kurul salonu yolsuzluğundaki sorumluluğu nedeniyle hem partiden hem de siyasetten uzaklaştı. ANAP'ın sol-liberal çizgisi, 28 Şubat süreciyle birlikte tamamen netleşmiş oldu. 28 Şubat kararlarını icra eden bir partiye dönüşen ANAP, Mesut Yılmaz'ın izlediği politikalar sonucunda mütedeyyin kesimle olan son bağlarını da kopardı. ANAP, Özal'ın manevi değerler ve din eğitimi konusundaki duyarlılığını sürdürmeyerek İHL'ler ve kuran kurslarının kapatılması, başörtüsüne getirilen baskılar gibi uygulamalara imza attı.






