
Ramazan’ın ilk günlerinde padişah, Meclis-i Âyan ve Meclis-i Mebusan reisleriyle devletin önde gelen isimlerini iftara davet ederdi. Fakat burada dikkat çeken ince bir protokol uygulanırdı. Hünkâr sofrada yer almazdı. Hilalin görünmesiyle birlikte sarayın ritmi değişir, deyim yerindeyse devletin kalbi manevî bir tempoya göre atmaya başlardı. İftarlar, imam-ı şehriyârînin kıldırdığı teravihler, Hırka-i Saadet ziyaretleri, Huzur Dersleri ve Kadir Gecesi alayıyla hem saray hem Bab-ı Âli, Ramazan’ın iklimine uyum sağlardı.
Osmanlı’nın son dönemlerinde modernleşme rüzgârı saray hayatını da belirgin biçimde etkilemeye başlamıştı. Giyim kuşamdan mimariye, gündelik alışkanlıklardan teşrifata kadar pek çok alanda yeni bir üslup kendini hissettiriyordu. Ancak tüm bu değişime rağmen Ramazan ayı her zaman kendi dokunulmaz ve kadim iklimini korumayı başarmıştır.
Hilalin görünmesiyle birlikte sarayın ritmi değişir, deyim yerindeyse devletin kalbi manevî bir tempoya göre atmaya başlardı. Devlet adamlarının davet edildiği iftarlar, imam-ı şehriyârînin kıldırdığı teravihler, Hırka-i Saadet ziyaretleri, Huzur Dersleri ve Kadir Gecesi alayıyla hem saray hem Bab-ı Âli, Ramazan’ın iklimine uyum sağlardı. Gelin, hatıratların satır aralarından hareketle II. Meşrutiyet’in gölgesindeki sarayda Ramazan’ın nasıl idrak edildiğine birlikte bakalım.
Sarayda değişen gündelik hayat
Ramazan hilali görüldüğünde sarayın günlük düzeni adeta baştan aşağı değişirdi. Nisan 1909’dan Temmuz 1912’ye kadar Mabeyn Başkâtipliği yapmış olan Halid Ziya Uşakligil’in anlattıklarına göre Ramazan gelir gelmez sabah kahvaltıları ve diğer öğünler kaldırılır, bunun yerine sahur için özel sofralar hazırlanırdı. Akşam yemekleri ise yüksek derecede ihtimam edilen bir iftar merasimine dönüşürdü. İftar sofraları çorbalar, börekler, kıymalı yumurtalar, reçeller, tatlılar ve “gerez” denilen çeşitli atıştırmalıklarla donatılır, hem göze hem damağa hitap edecek şekilde büyük bir titizlikle hazırlanırdı. Bu ihtimamın sebeplerinden birisi de sarayda iftar etmenin köklü bir gelenek olmasıydı. Bu iftarlar devlet erkânı için hem bir imtiyaz hem de bir itibar göstergesiydi.
Hünkâr sofrada yer almazdı
Ramazan’ın ilk günlerinde padişah, Meclis-i Âyan ve Meclis-i Mebusan reisleriyle devletin önde gelen isimlerini iftara davet ederdi. Fakat burada dikkat çeken ince bir protokol uygulanırdı. Hünkâr sofrada yer almazdı. Misafirleri karşılama ve ağırlama görevi saray erkânına bırakılır, sofranın başkanlığını ise sadrazam yürütürdü. Bu mesafe, Osmanlı siyaset geleneğinde padişahın hem merkezin sahibi hem de görünürde üst bir konumda oluşunun sembolik bir yansımasıydı. İftar sofrası zamanla bir sohbet meclisine dönüşür, nüktedanlığı ve güçlü hitabetiyle tanınan devlet adamları sözü ustalıkla yönlendirirdi.
Diş kirasından murassa saatlere
Klasik dönemde saray iftarlarına katılanlara, rütbelerine göre kırmızı atlas keseler içinde para verilirdi. Halk arasında “diş kirası” diye anılan bu uygulama, II. Meşrutiyet sonrasında eski şekliyle sürdürülmüyordu. Bu tür doğrudan para ihsanları değişen siyasal atmosferde vazgeçilen bir teamül halini almıştı. Sultan V. Mehmed Reşad ise geleneği tamamen kaldırmak yerine onu yeni şartlara uyarlamayı tercih etti. Artık davetlilere para yerine murassa saatler ve kıymetli tabaklar hediye ediliyordu. Böylece hem saltanatın vakar ve itibarı korunuyor hem de belirli incelikler gözetilmiş oluyordu.
Protokole göre Mabeyn başkâtibi yanında bir Enderun efendisiyle birlikte salona girer ve isimleri yazılı hediyeleri gümüş bir tepsi içinde takdim ederdi. Ağırbaşlı bir merasimle hediyeler dağıtılır, ardından şerbetler içilir ve misafirler saraydan ayrılırdı. Bu sahne, Osmanlı Sarayı’nın köklü ihsan ve taltifat geleneğinin yeni bir biçim alarak yoluna devam ettiğini gösteren zarif bir örnekti.

Sarayda teravih namazları ve Kadir Alayı
İftarın ardından sıra teravih namazına gelirdi. Dolmabahçe Sarayı’ndaki Zülvecheyn Salonu’na seccadeler serilir, hareme ayrılan bölüm kafeslerle düzenlenirdi. İmam-ı şehriyârînin yani Saray’da görevli Padişah’ın özel imamının güzel sesi ve ahenkli kıraati eşliğinde namaz eda edilirdi. Bu an sarayın en yoğun manevi atmosferlerinden birini oluştururdu.
Ramazan’ın en görkemli anı ise hiç şüphesiz Kadir gecesiydi. Klasik dönemde bu geceye özel olarak Padişah beraberinde büyük bir alayla Topkapı Sarayı’ndan Ayasofya Camii’ne giderdi. Son dönemde ise Dolmabahçe Sarayı kullanıldığından söz konusu merasim Tophane Camii’nde yapılmaktaydı. Uşaklıgil’in naklettiği ilginç bir Kadir Alayı hatırası ise şöyledir:
“Her zamanki gibi düzenlenen alayın dikkat çekici tarafı, gecenin karanlığında güzergahtaki yoksulluk manzaralarının adeta örtülmüş olmasıydı. Camide merasim büyük bir ihtişamla icra edilir, sonunda cemaate şerbet ve şeker dağıtılırdı.
Alaydan önce Harem-i Hümâyun’daki kadınlar, Istabl-ı Âmire’den tahsis edilen kapalı arabalarla camiye gider ve kendileri için ayrılmış kafesli bölüme yerleşirlerdi. Padişah da maiyetiyle birlikte her zamanki gibi hünkâr mahfilinde hazır bulunurdu. Atalarından devraldığı geleneklere, özellikle babası Abdülmecid döneminde görülen uygulamalara küçük yaşından beri bağlı olan padişah, bu alay ve merasimlerden hiç sıkılmazdı.
Kadir Gecesi alayına dair bir hatıramı da aktarayım. Bu alayda veliaht, onu takip eden Vahdeddin Efendi ve hanedandan davet edilen birkaç kişinin bulunması âdettendi.
Sarayda bulunduğumuz ilk Ramazan’dı. Kadir Gecesi'nden birkaç gün önce Veliahd Yusuf İzzettin Efendi saraya gelmiş, huzura çıkmadan önce kendisine ayrılan odada bekliyordu. Onu kabul etmeden önce padişah beni çağırdı ve şöyle dedi:
- Yusuf İzzettin Efendi gelmiş. Birkaç gün sonra Kadir Alayı var; o da katılacak. Vahdeddin Efendi de olacak… Ama nedense bu ikisi bir araya gelmiyor.
Gerçekten de onları hiç yan yana görmemiştim. Mesela seyyidlerin geçiş töreninde ve Edirne seyahatinde aralarında bir soğukluk vardı. Daha doğrusu Yusuf İzzettin Efendi kırgın, Vahdeddin Efendi ise barışmak için fırsat kollayan taraftı. Padişah sözlerine devam etti:
- Benim adıma Yusuf İzzettin Efendi ile konuşun. Herkesin önünde ikisinin bir arada bulunması iyi bir izlenim bırakır. Bu yüzden Kadir Gecesi alayında aynı arabaya binmelerini teklif edin.
Gerekli nezaket ifadelerini hazırlayarak Yusuf İzzettin’in odasına girdim. O, her zamanki gibi sinirli bir şekilde odada ileri geri dolaşıyordu. Durumu anlattım. Birden gerildi ve:
- Şevketmeap Efendimize arz edin, ben o âdemle (sarayda “adam” denmez, âdem denirdi) bir arada bulunamam. Gerekirse alaya katılmamayı tercih ederim, dedi.
Durumu olduğu gibi padişaha ilettim. Zaten böyle bir sonuç beklediği anlaşılan padişah ses çıkarmadı. Böylece bu iki zat, her zamanki gibi alayda ayrı ayrı yer aldılar.”
Mesai saatleri Ramazan’a göre düzenlenirdi
Temmuz 1912’de Halid Ziya’nın bıraktığı görevi devralarak Mabeyn Başkâtibi olan Ali Fuat Türkgeldi ise hatıralarında Ramazan’da devlet işlerine dair düzenlemelere yer vermiştir. Onun naklettiğine göre Ramazan’ın gelişi Bab-ı Âli’nin de çalışma düzenini değiştirirdi. Gündüz yapılan resmî toplantılar, oruç sebebiyle gece saatlerine kaydırılırdı. Devletin ritmi adeta Ramazan’a göre yeniden ayarlanırdı. Bir keresinde dönemin sadrazamı Hüseyin Hilmi Paşa gündüzleri düzenli çalışmanın zorlaşacağını, orucun etkisiyle vükelâ (bakanlar) arasında gerginlik çıkabileceğini “Birbirimizle kavga ederiz” diyerek ifade etmiştir. Paşa bu gerekçeyle Meclis-i Vükelâ toplantılarının geceye ertelenmesini teklif eder ve bu teklif kabul edilir.
Benzer bir uygulama Kamil Paşa’nın sadrazamlığı döneminde de görülür. Avusturya’nın Bosna-Hersek’i ilhakı ve Bulgaristan’ın bağımsızlığını ilan etmesi gibi kritik gelişmelerin Ramazan ayına denk gelmesi üzerine, Kamil Paşa gündüz yapılacak meclis görüşmelerinin verimli olmayacağını belirtir. Bunun yerine vükelâyı konağına iftara davet eder. Akşam namazı cemaatle kılınır, ardından özenle hazırlanmış bir iftar sofrası kurulur. Bu “mükellef iftar”ın ardından ise devletin dış politikasını yakından ilgilendiren hayati meseleler gece geç saatlere kadar müzakere edilir.
Hırka-i Saadet ziyaretleri
Türkgeldi’nin gözünden ise Osmanlı Sarayı’nda Ramazan ayı, belirli ritüellerin ve titizlikle uygulanan protokol kurallarının öne çıktığı özel bir dönemdi. Sultan V. Mehmed Reşad devrinde Ramazan’ın ilk akşamı Heyet-i Vükelâ’nın (Bakanlar Kurulu) saraya iftara davet edilmesi ve kendilerine hediyeler takdim edilmesi yerleşik bir gelenekti. Nitekim Birinci Dünya Savaşı’nın patlak verdiği günlerde dahi bu usul terk edilmemişti. Ramazan’ın ilk gecesinde vükelâ, Yıldız Sarayı’ndaki Çit Köşkü’nde toplanarak birlikte iftar etmişlerdi.
Ramazan’ın on beşinci günü yapılan Hırka-i Saadet ziyareti, devlet protokolünün en önemli dinî merasimlerinden biriydi. Türkgeldi, Başkitabet görevinde bulunduğu yıllarda her Ramazan’ın on beşinde sadrazam ve vükelâ ile birlikte Topkapı Sarayı’nda iftar etmenin yerleşmiş bir gelenek olduğunu anlatırken Hüseyin Hilmi Paşa’nın sadrazamlığı sırasında Mecidiye Kasrı’nda verilen bir iftarı ise özel bir “zevk-i ruhani” olarak tasvir eder. Ziyaretlerin önemi o denli büyüktür ki Sultan V. Mehmed Reşad vefatından kısa süre önce ağır hasta olmasına rağmen Ramazan’ın on beşindeki Hırka-i Saadet ziyaretini iptal etmemiştir. Sağlık durumu sebebiyle merasimi kısaltarak da olsa yerine getirmiştir. Sultan’ın bu tavrı Ramazan merasimlerinin saray nezdindeki ağırlığını açıkça ortaya koymaktadır.






